Category

Blog

Hangi Yiyecekten Ne Kadar Kalsiyum Alabiliyoruz?

Bir besin grubunu diyetimizden çıkarırken bazen yerine neler koymamız gerektiğini hesap etmeyebiliyoruz. Örneğin peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurtadan oluşan bir kahvaltınız var. Bir gün süt ürünlerinin size dokunduğunu anladınız. Sadece peyniri çıkarıp geri kalanlarla devam ettiğinizde size dokunan bir gıdanın size zarar vermesini engellemiş oluyorsunuz ama diğer yandan o gıdayla birlikte aldığınız bazı besinlerin de eksilme ihtimali doğuyor. Bu yüzden bir besin grubunu çıkarırken onunla birlikte gelen hangi mikrobesinleri çıkardığınıza da göz atmak gerek. Bu yazımda, özellikle de verdiğim örnekteki gibi çeşitli sebeplerle süt ürünlerini beslenmelerinden çıkaranlar için, hangi alternatif kalsiyum kaynaklarından ne kadar kalsiyum alabildiğimizi paylaşacağım. 

Aslında hangi gıdada ne kadar kalsiyum olduğu bilgisi kolayca bulabileceğiniz bir bilgi. Ancak bir gıdadan ne kadar kalsiyum aldığınızı öğrenmek için gıdadaki kalsiyumun ne kadarının emilebildiğini de hesaba katmamız gerekiyor. Örneğin 1 bardak sütte bulunan 300mg kalsiyumun %32 kadarı emilebiliyor. Bu da 1 bardak sütten (240g) 96mg kalsiyum alıyoruz demek oluyor. Bol kalsiyum içeren ıspanağın aynı miktarında (240g) 1 bardak süttekinden daha fazla, 322mg kalsiyum bulunuyor; ancak bunun yalnızca %5’i emilebildiği için 16mg kalsiyum almış oluyoruz. İşte bu yüzden aşağıdaki listeyi, hesabımızı bu emilebilen kalsiyuma göre yapalım diye hazırladım. Merak etmeyin, ıspanak biraz uç bir örnek… Listede, birçok sebzede bol bol emilebilen kalsiyum olduğunu görebilirsiniz. 

Tabi listeyi kullanabilmemiz için önce ne kadar kalsiyuma ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekiyor. Aşağıdaki tabloda yaşlara göre günlük önerilen kalsiyum alım miktarlarını bulabilirsiniz (1)

Yaş Erkek Kadın
0–6 ay* 200 mg 200 mg
7–12 ay* 260 mg 260 mg
1–3 yaş 700 mg 700 mg
4–8 yaş 1,000 mg 1,000 mg
9–13 yaş 1,300 mg 1,300 mg
14–18 yaş 1,300 mg 1,300 mg
19–50 yaş 1,000 mg 1,000 mg
51–70 yaş 1,000 mg 1,200 mg
71+ yaş 1,200 mg 1,200 mg

*yeterli alım (orijinal kaynaktaki bu uyarı, bu yaş grupları için ideal alım miktarının daha fazla olabileceği anlamına geliyor olabilir.)

Bu tabloda, bir yetişkin için önerilen 1000mg’lık günlük alım miktarı aslında emilebilen değil, diyetle alınan kalsiyuma işaret ediyor. Bunu nereden anlıyoruz? Günlük kalsiyum ihtiyacımızı karşılamamız için 3-4 porsiyon süt ürünü tüketmemiz öneriliyor. Eğer 1000mg’ın tamamı, günlük emilmesi gereken kalsiyum olsaydı, 1 porsiyon süt ürününden 96mg emilebilen kalsiyum alacağımız için 10 porsiyon süt ürünü tüketmemiz önerilirdi. Buradan yola çıkarak günlük emilmesi önerilen kalsiyum miktarının 300-400mg olduğunu söyleyebiliriz (5)

Gerçekten ihtiyacımız olan kalsiyumun bu kadar olup olmadığıyla ilgili farklı görüşler olduğuna da kısaca değinelim. Fiziksel aktivite, östrojen hormonu, D vitamini seviyesi gibi farklı etkenler de ihtiyacımız olan kalsiyum miktarını değiştirebilir. Kalsiyum alımları daha az olduğu halde kemik kırıkları daha az görülen Asya ve Afrikalı toplumlar, önerilen kalsiyum miktarları konusunda soru işaretleri yaratıyorlar. Elbette beslenme ve yaşam şekillerinde o kadar fazla değişken olabilir ki, bu farklılığı sadece kalsiyum alımıyla açıklamak zor olur. 

Bu ayrıntıyı da verdikten sonra gıdalardaki emilebilen kalsiyum miktarlarını gösteren tabloya geçebiliriz. Beslenmenizi düzenlemenizde yardımcı olması dileğiyle…

(Tablonun çıktısını alabileceğiniz bir versiyonuna da buradan ulaşabilirsiniz.)

 

YİYECEK PORSİYON BÜYÜKLÜĞÜ EMİLEN KALSİYUM
Kemik (ör. Kaynatılmış tavuk kemiği parçası) 3 g 270mg
Pazı 1 kap pişmiş( 190g) 173mg
Turp yeşillikleri 1 kap pişmiş( 190g) 102mg
Beyaz peynir 30g 96.3mg
Yoğurt 240g 96.3mg
Süt 1 bardak 96.3mg
Kılçıklı sardalya 106g 95mg
Kılçıklı konserve somon 106g 71mg
Çin lahanası 1 kap pişmiş( 170g) 69-85mg
Brokoli 1 kap pişmiş( 156g) 57mg
Kale 1 kap pişmiş( 125g) 46mg
Maden suyu

(San Pellegrino, en yüksek Ca içerenlerden)

500ml 41-45mg
Hardal yeşillikleri 1 kap pişmiş( 190g) 42mg
Kuru Fasulye 110g 24.7mg
Şalgam 85g 22mg
Badem 28g 17mg
Barbunya 110g 15.3mg
Ispanak 1 kap pişmiş( 180g) 12mg
Kırmızı turp 50g 10.4mg
Susam (kabuksuz) 28g 7.7mg
Tatlı patates 164g 9.8mg

Okullardaki Florür Uygulaması

Geçenlerde www.glutensizdunya.com‘dan sevgili Merih ile florür uygulaması hakkında kısa ama birçok konuya değinen bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlkokul çağında çocukları olanlar bilirler, her okul dönemi, florlama için okuldan eve izin kağıtları gönderilir. Bu kağıtlarda aşağıda okuyabileceğiniz gibi oldukça yüzeysel şekilde “bilgilendirme” yapılır.

Bu şekilde okul ortamında ve çocuktaki çürük riskine bakılmaksızın toplum genelinde yapılan bir uygulama ile ilgili anne-babaların daha detaylı bilgi sahibi olmaya hakları olduğunu düşünüyorum. İşte Merihle gerçekleştirdiğimiz bu sohbetimizde, artısı eksisiyle flor konusunu, araştırmalardan edindiğimiz bilgiler ışığında konuştuk.

Nelerden bahsettik?

  • Flor uygulaması neden tartışmalı?
  • Okullardaki flor uygulamasının ne gibi sakıncaları var?
  • Kendi kızıma flor uygulattım mı?
  • Florlu macun da kullanmayalım mı?
  • Diş sağlığımızı korumak için fırça macunun ötesinde neler yapabiliriz?
  • Çürükleri olan çocuklara alternatif öneriler neler olabilir?

Bütün bu soruların cevaplarını Merih’in YouTube kanalındaki videomuzda izleyebilirsiniz. Okumayı tercih edenler ve referansları görmek isteyenleri ise Merih’in bloguna alabiliriz.

İyi seyirler/okumalar…

Yüz Gelişimi, Ortotropik Tedavi ve Mewing

Çapraşık dişler, alt ya da üst çenenin diğerine göre fazla ileride/geride olması, ön dişlerin tam kapanmaması… Bunlar gibi sorunların kaynağı sadece genlerimiz mi? Neden bizden çok önce yaşamış insanların çenelerinde, 20’lik dişler de dahil bütün dişlerin rahatça dizilebileceği kadar yer varken günümüzde bu artık bir lüks gibi görünüyor? 95 yaşındaki İngiliz ortodontist Prof. John Mew’a göre çeneler ve çapraşık dişlerle ilgili bütün sorunların kaynağında özellikle de gelişim çağında yerleşen duruş bozuklukları yatıyor. 

John Mew’u 2019’da IAOMT konferansında tanıdım. Ufuk açıcı ve dinlemeye doyamadığımız bir sunum yaptı…Kendisi önce senelerce çene cerrahı olarak çalışmış. Çenelerin gelişimindeki sorunların cerrahi yöntemlerle düzeltildiği -örneğin çenelerin ileri ya da geri alındığı- ortognatik cerrahilerde görev almış. Savaş sırasında baktığı, yüzlerine yara almış askerler, yüzümüzün hayatımızda ne büyük öneme sahip olduğu fikrine yoğunlaşmasını sağlamış. Yüz gelişimine, estetik oranlarına, sorunların nereden kaynaklandığına büyük merak duymaya başlamış. Bir süre cerrahlığı bırakıp genel diş hekimliği yaptıktan sonra yeniden ortodonti alanında uzmanlaşmış. 

Ona göre ortognatik cerrahilerde gördüğü en güzel sonuçlar gerideki alt veya üst çenenin ileri alınmasıyla ortaya çıkıyormuş. Buna karşılık, ortodontik tedavilerde dişlere yer sağlayıp çapraşıklıkları düzeltmek için sağlam dişlerin çekilmesi ve ön dişlerin geri alınması, ona büyük bir çelişki olarak görünüyormuş. Elbette güzellik anlayışı göreceli olabilir ancak çoğu insana hoş görünen ya da en azından çirkin bulunmayacak olan bazı genel özellikler olduğu bir gerçek. Geride olmayan bir üst çene, belirgin elmacık kemikleri, aşağıya doğru aşırı derecede uzamamış, ileriye doğru da gelişmiş alt ve üst çeneler genel olarak hoş bir ahenk yaratır. Hatta dünya üzerinde, güzel oldukları konusunda çoğu kişinin hemfikir olacağı birçok ünlünün yüzünü incelerseniz bu özellikleri bulabilirsiniz. Bu şekilde bir yüz gelişimi “yatay” büyüme sayesinde oluyor (elbette yüz ileriye doğru büyürken aşağıya doğru da büyüyor ancak “dikey” büyümedeki kadar uzamış bir yüz ortaya çıkmıyor.) John Mew’a göre bu “yatay” büyümenin gerçekleşmesi aşağıda detaylarını vereceğim doğru duruşun korunması sayesinde oluyor. 

Sol tarafta yatay yönde, sağda ise dikey yönde büyüme gösteren profiller görülüyor.

Mew’a göre doğru duruş nasıl olmalı?

  • Dil tamamen damağa temas etmeli. Genelde dilimizi damağımıza değdiriyor olsak bile, bazılarımızda değen kısım sadece dilin ucu olabiliyor. Halbuki dilin orta ve arka kısımlarının da damağa temas etmesi gerekiyor. 

 

Solda dil tamamen damağa temas ediyor, sağda ise alt çenede duruyor. Fotoğraf: http://www.aljabri.com/blog/how-to-mew/

 

  • Dil damaktayken alt ve üst dişler birbirlerine hafifçe temas etmeli veya boşluk kalsa bile çok az olmalı. (Normalde dinlenme pozisyonunda dişlerin birbirinden hafif ayrı olması gerektiğini kabul ederiz ama John Mew bu fikre katılmadığını belirtiyor.)
  • Dil damakta ve dişler hafif temasta olduğu sırada dudaklar da kapalı olmalı ve burundan nefes alınıp verilmeli
  • Dil, dişler ve dudaklar günde 4-8 saat bu pozisyonda kalıyor olmalı. 

(Bu maddelerin özellikle gelişme çağında sağlanıyor olması gerekiyor.)

Bu pozisyon bize ne sağlıyor?

Durup yüzümüzün nasıl geliştiğine kafa yoracak olursak ilk tahminimiz kemiklerin genetik bilgiye göre oluştuğu ve yumuşak dokuların onları takip ettiği şeklinde olabilir. Ama yapılan çalışmalar, kemiğin şekillenmesinde yumuşak dokuların büyük payı olduğunu gösteriyor. “Fonksiyonel Matriks Teorisi” denilen bu teoriye göre kaslar çalışırken kemiği şekillendiriyorlar. Bu yüzden de kasların nasıl ve ne kadar çalıştıkları kemiğin gelişim şekli ve miktarında önemli rol oynuyor.

Örneğin hayvanlarda gelişme döneminde yüzün tek tarafındaki sinirlerin kesilmesi (dolayısıyla kasların çalışmaması) yüzün asimetrik olarak büyümesine yol açıyor. Sıvı beslenen hayvanlarda yüz daha az gelişirken sert gıdalar verilen hayvanların daha belirgin kasları, daha iyi diş dizilimleri ve daha iyi gelişmiş çeneleri oluyor. Çocukların yumuşak gıdalarla beslendiği toplumlarda daha fazla çapraz kapanışlar ve daha dar damaklar görülüyor. Ayrıca beslenme biçimleri zaman içinde değişen yerel halklara bakıldığında, yiyeceklerin sertlikleri azaldıkça yüz şekillerinin de daha dar ve uzun olmaya başladığı gözlemleniyor (1)(2). Yani kemiğin gelişimini yönlendiren ya da onun gerçek potansiyeline ulaşmasını sağlayan, kasların yeteri kadar fonksiyon görmesi oluyor.

Dil pozisyonuna dönecek olursak, dilin damakta durması, üst çene kemiğinin gelişiminde rol oynuyor, damağın ileriye ve yanlara doğru genişlemesini sağlıyor. Bütün dişlerin sığabileceği yer kazanılmış oluyor. Üst çene yalnızca aşağıya doğru uzamıyor, “yatay” büyüme de sağlanmış oluyor. Aşağıdaki fotoğrafı incelediğinizde üst çeneye bağlı olan elmacık kemiklerinin, burnun, göz çukurlarının da bu gelişimden etkileneceğini görebilirsiniz. Ayrıca dişlerin temas etmesi ve ağzın sürekli açık durmaması da, karşılıksız kaldığında uzama eğiliminde olan dişlerin uzamasını önlemiş oluyor. 

Fotoğraf: https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Maxilla.jpg

Ortotropik Tedavi (Orthotropics)

Yukarıda saydığım koşullar sağlanamadığında yüz gelişimi bundan çeşitli şekillerde etkileniyor. Bu koşulların sağlanamamasının farklı nedenleri olabilir. Çocuğun geniz eti büyümüşse burnundan nefes alamıyor olabilir. Gerek uyku sırasında, gerek uyanıkken ağzı uzun süre açık olan çocukta damak genişlemeyecek, dişler uzayacak ve dikey yönde büyüme daha fazla olacaktır. Yine yukarıdaki çalışmalarda bahsettiğim gibi sert gıdalar tüketmeyen çocuklarda da kaslar yeterince güçlenmediği için çene kemikleri bütün dişlerin sığabileceği kadar gelişemeyebilir. Ayrıca parmak emme, emzik kullanma ya da başka alışkanlıklar da çene gelişimini kötü yönde etkiler. 

Bu gibi durumlarda bozulan büyüme-gelişme şeklini düzeltebilmek için bir tedavi uygulanması gerekiyor. John Mew’a göre “yatay” büyümeyi sağlayabilecek tek tedavi şekli, kendi geliştirdiği “ortotropik tedavi” yöntemi. Bu iddiasını, ortodontik tedavinin zararlı olduğu iddiasıyla birleştirince ortodonti camiasının genel olarak ona düşman olmasına şaşırmıyor insan. Yani burada aslında “alternatif” ve eleştirilen bir tedavi şeklinden bahsettiğimizi belirtmiş olalım bu vesileyle. 

Tedavide kullanılan ağız içi aygıtlar bir yandan çenelerin gelişimini yönlendirmeyi, bir yandan da çocuğa dilini damağında konumlandırma ve ağzını kapalı tutma alışkanlıklarını kazandırmayı amaçlıyor.

Mew, en iyi sonuçların 6-8 yaşları arasında alındığını söyledi konuşmasında. Çene gelişiminin ne yönde olacağını bu erken yaşta tahmin etmenin bazı ölçülebilir yolları var. Hatta kendisi karşılaştığı bazı çocuklarda kötü gidişatı fark ederek anneleri uyarmış ancak anneler onu ciddiye almadıkları ve müdahale etmedikleri için maalesef çocuklarında ileride tam da Mew’un tahmin ettiği şekilde sorunlar ortaya çıkmış. Öncesi-sonrası fotoğraflarına baktığınızda gerçekten de büyüme yönünün bozulmasının ne kadar çarpıcı sonuçlar doğurduğunu görebilirsiniz. 

Ortotropik tedavi neden bu kadar şaşırtıcı ve tartışmalı? 

Çünkü Mew, normalde ameliyat olması gerektiği söylenen birçok hastayı bu yöntemle orantılı yüzlere kavuşturmuş. Diş çekimi yapmadan düzelmesi imkansız görünen vakaları, sadece dişleri dizerek değil, yüz estetiğine de büyük katkı sağlayarak tedavi etmeyi başarmış (hatta diş dizilimine yüz gelişimi kadar önem vermediğini söyleyebiliriz). Gömük kalmış köpek dişlerini bile ameliyatsız olarak sürdürdüğü vakaları olmuş. Bütün vakalarda da yatay büyümeyi sağlamış ve dikey büyümeye sebep olabilecek ortodontik tedavilere göre yüz estetiğini daha iyi bir noktaya getirmiş. Ayrıca tedavi sonunda hastaların ömür boyunca retainer (ortodontik tedavi sonrası dişlerin geri gelmesini engelleyen bir aygıt) kullanmaları gerekmiyormuş, çünkü dişler, çene ilişkisi, kaslar olmaları gereken yere gelip denge yakaladıkları için bu konum kendiliğinden korunuyormuş. Aşağıda ortotropik tedavi görmüş bazı vakaları görebilirsiniz.

Fotoğraftaki çocuklar ikiz kardeşler. Yukarıdaki çocuk diş çekimi ve klasik ortodontik tedavi görmüş, aşağıdaki ise diş çekimsiz ortotropik tedavi.

 

Sorun şu ki aldığı sonuçlar klasik ortodontide “yapılamaz” gözüyle bakılan hareketler sayesinde oluyor. Örneğin “Ortodonti Profesörleri” başlıklı şu sayfada alt çenenin yalnızca 1-2 mm ileriye gidebileceği, Mew’un yönteminin yalnızca izole birkaç vakada işe yaradığı söyleniyor. John Mew özellikle 70-80’lerde meslektaşları tarafından ciddi şekilde alaya alınmış ve şu anda bildiğim kadarıyla diş hekimliği kaydı iptal edilmiş bulunuyor. 

Aslında çok iddialı konuşuyor olsa da John Mew’un temelde beklentisi şu: Mutlaka ameliyat olması gerektiği söylenen bir çocuğun ailesinin, “tartışmalı” da olsa başka bir tedavi seçeneğinin olabileceğini bilmeye hakkı olmalı. Bu alternatif yöntemi değerlendirip, güvenip güvenmemeye ailenin kendisinin karar verme hakkı olmalı. Kaç kişi çocuğunun böyle bir çene ameliyatı olmasını basit bir karar gibi görebilir? Bir alternatif olabileceği söylense mutlaka bunun ne olduğunu bilmek isteriz. Diş çekimli ortodontik tedavilerde de benzer şekilde…

Peki Mewing Nedir?

Aslında “mewing” (mew’lemek!) yukarıda saydığım maddeleri yapmak diyebiliriz. John Mew’un tedavi prensiplerinden yola çıkarak yüz şeklini geliştirmek isteyen gençler, tedavi edici aygıtlar olmadan, kendi kendilerine saydığım bu maddeleri uygulamaya başlamışlar ve buna “mewing” demişler. Özellikle de 25 yaşa kadar olanlarda birkaç ay içinde sonuç almaya başlayanların fotoğraflarını internette bulabilirsiniz. Ne gibi sonuçlar almışlar? Daha iyi bir profil, dudakların, elmacık kemiklerinin belirginleşmesi, burun profilinde hafif iyileşme, yanaklardaki tombulluğun azalması, çene hattının belirginleşmesi… Bazıları daha iyi nefes alma, daha iyi uyuma, burnun tıkanmaması gibi etkileri olduğunu da iddia ediyorlar. Yine de internette dolaşan bazı fotoğrafların kafanın açısından dolayı yanıltıcı olabileceğini hatırlatmakta fayda var. Mewingin daha ileri yaşlarda işe yarayıp yaramayacağını merak edenler için… John Mew, daha ileri yaşta da mewing yaparak yüzde değişim görülebileceğini ancak bu değişimin çok yavaş olacağını söyledi konuşmasında.

Mewingle ilgili birkaç ipucu da vereyim… Eğer dilinizi damağınızda konumlandırmak, küçüklükten gelen bir alışkanlığınız değilse ilk başta bunu başarmak biraz zor oluyor. Dilin en arkasını ve hatta bazen ortasını bile damağa değdirmekte zorlanabilirsiniz. Nasıl olması gerektiğini daha iyi anlamak için deneyebileceğiniz bir yöntem, yutkunmak. Yutkunma sırasında dilin arka kısmı damağa değecektir. Dilin damağın değmesinin nasıl bir his olduğunu daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir. 

Bunu yapmayı başardıktan sonra yapılabilecek bir hata, dili damağa çok sıkı bastırmak olabilir. Burada amacımız dille damağı itmek değil (Buna hard-mewing de deniyor). Aslında dili olması gereken yerde konumlandırmaktan ve bu sayede damağa destek ya da bir kalıp görevi görmekten başka bir amacımız yok. Bu yüzden dile nerede durması gerektiğini öğrettikten sonra kaslarımız rahat olmalı. Buna rağmen kasların hiç bir zaman tamamen gevşemediklerini de bilelim ki kasların bu yarı kasılı durumuna kas tonusu denir. Dildeki kaslar yeteri kadar güçlüyse dil damağı desteklemekte zorlanmayacaktır. Aslında dilin ne kadar çok basınç yaptığı değil ne kadar uzun süre bu pozisyonda kaldığı daha çok önem taşıyor. 

Dil kısmından çok bahsettim ama dişlerin temasta ya da çok yakın durması, dudakların kapalı olması ve burundan nefes alma kısımları da çok önemli. Bir de tabi bütün vücudun duruşunun nasıl olduğu da önemli. Başın ve boynun hizalanmış olması, sırtın dik olması, pelvisin doğru eğimde olması birbirlerini zincirleme olarak etkileyen unsurlar. (Şu sitede duruş bozuklukları çok güzel anlatılmış, göz atabilirsiniz)

Ayrıca mewing yapanların diğer yüz kaslarını da çalıştırmak için sert sakızlar ya da bu iş için piyasaya sürülmüş özel aygıtlar çiğnediklerini de söyleyelim. (Bir önceki yazımda bundan bahsetmiştim.)

Bana göre çıkarılacak dersler…

Burada verdiğim bilgilerin özellikle çocuklar için çok önemli olduğuna inanıyorum. Duruş bozuklukları küçük yaşta fark edilip henüz büyüme gelişme dönemi kaçırılmadan doğru yönlendirme sağlanırsa birçok ortodontik sorunun önüne geçilebilir. Bunun başta kendine güven olmak üzere çocuğa sunacağı katkılar bana kalırsa paha biçilemez. 

Diğer yandan ideal bir yüz gelişimi, yer darlığı olmayan alt ve üst çenelerin yalnızca genetik etkenlere bağlı olmadığını bilmek, bunlar için dikkat edebileceğimiz etkenleri öğrenmek, çocuklarımızın gelişimlerini bir de bu açıdan gözlemlememizi sağlayan bir farkındalık yaratıyor. Çocuğumuzun uyurken ya da gün içinde sürekli ağzını açık tutmasının ileride yüz gelişimini nasıl etkileyebileceğini bilirsek, bu, çocuğu daha iyi gözlemlememiz için bizi motive edebilir. Sorunların kök nedenlerini bulup çıkarmak ve çözmek açısından da bize fayda sağlar (sık üst solunum yolu hastalıkları geniz eti, alışkanlıklar, yanlış yutkunma gibi nedenler olabilir.)

Ayrıca yüz gelişimin desteklenmesi için doğru duruş kadar, o duruşu sağlayan kasların güçlü olmasının payı olduğu da bence önemli bir bilgi. Daha sert, doğal işlenmemiş gıdalar içeren bir diyet hem besin zenginliği ile gelişimi destekleyecek hem de kasların güçlenmesine direkt katkı sağlayacaktır.

Faydalanabileceğiniz bazı kaynaklar

John Mew’un kendisi gibi ortodontist olan oğlu Mike Mew’un doğru duruş, doğru yutkunma ve benzer konularda birçok videosunun bulunduğu “Orthotropics” adlı Youtube kanalına bakabilirsiniz. 

Mewing etiketiyle aramalar yaparken Instagram’da rastladığım, ortotropik tedaviler uygulayan Aişe Cemile Cansız’ın instagram hesabına göz atabilirsiniz. Özellikle hikayelerinde kendi kızından uyurken çektiği, emzik kullanımıyla ilgili videoları bu yaşta çocukları olanlar için önemli bence. 

John Mew’un kendi sitesinde  konuyu farklı açılardan ele alan birçok yazısını bulabilirsiniz. 

Bence Steven Lin’in ortodontik tedavilerin tarihsel gelişimi içerisinde, John ve Mike Mew’un tedavi yaklaşımını anlatan şu yazısı da keyifli bir yazı. 

Dipnot: Ortotropik tedavi, bu yaklaşımda ortaya atılmış ilk tedavi şekli değil. John Mew’un da referans gösterdiği başka ortodontistler de elbette bu fikirlerin oluşmasında daha önce öne sürdükleri teorilerle katkıda bulunmuşlar. Günümüzde bioblok olarak adlandırılan ortotropik ağız içi apareyler dışında kasların doğru çalışması, doğru yutkunma, doğru nefese yönlendirmeyi amaçlayan başka alternatif uygulamaların da ortaya atıldığını belirteyim (Myobrace, DNA aygıtı, ALF aygıtı gibi…)

Damla Sakızı

Geçenlerde Instagram’da, @glutensizdunyacom damla sakızının mide sorunlarına nasıl iyi geldiğini, nasıl kullanılacağını, daha daha neler alınabileceğini anlatan detaylı bir paylaşım yapmıştı. Ben de damla sakızını çok sevdiğim için diş hekimliği açısından maharetlerinden bahseden bir yorum yazmıştım bu yazıya. Ama sitede de bulunması için biraz daha açarak bu yazıyı paylaşmak istedim. 

Damla sakızını ağız için iki sebepten dolayı seviyorum. Birincisi çene kaslarını çalıştırmak ve çene gelişimini desteklemek için güzel bir yöntem… Yüz kemiklerimiz aslında onları çevreleyen kaslar sayesinde şekilleniyorlar. Ayrıca diş köklerinin etrafında dişlere gelen basıncı inanılmaz bir hassasiyetle algılayan reseptörler bulunuyor. Çene kemiği fonksiyon gördükçe sağlığını daha iyi muhafaza ediyor (kemik erimesinin en iyi çarelerinden biri egzersiz yapmak bilirsiniz!). Bu yüzden çene gelişimine sert gıdalar tüketerek destek olabileceğimiz düşünülüyor. Hatta şimdiki işlenmiş, yemesi son derece kolay, yumuşak, yapışkan gıdaların (vitamin-minerallerden yoksun olmasının yanında) fiziksel olarak da çenelerin gelişimine katkı sağlamadığı düşünülüyor. Bu yüzden elma, havuç, pancar gibi doğal sert gıdalar tüketmenin yanında sakız çiğnemek gibi yöntemler de çocuklarda  çene gelişimini destekleyebilir. Şu günlerde titanyum dioksitsiz sakız bulamadığımız için damla sakızı bu iş için ideal. Aslında piyasadaki sakızlardan daha sert olması da avantaj bence. Sakızın yetişkinler arasında da “jawline”ı belirginleştirmek için kullanıldığını da ekleyeyim. Angelina Jolie’ninki gibi bir çene yapınız olsun istiyorsanız deneyebilirsiniz:) Hatta bunun için “Jawliner” gibi yapay çiğneme aparatları bile yapmışlar! Instagram sayfalarında öncesi sonrası fotoğraflarını görebilirsiniz…Biz bunun yerine damla sakızı kullanabiliriz bence. ( Bu arada bununla ilgili araştırmak isteyeceğiniz bir konu da “mewing” ki artık bundan da bahsetme zamanı geldi aslında!)

Damla sakızının ikinci bir güzel özelliği çiğnendiğinde ağızdaki ve dolayısıyla ağızdan da vücuda giden bakteri sayısını ve plak birikimini azaltması. Piyasadaki sakızlarda damla sakızındaki kadar etkili sonuç alamıyorsunuz. Aslında bu tarz doğal başka sakızlarda da bu etkiyi görebiliyoruz. Örneğin daha önce akgünlük sakızının da böyle bir etkisi olduğundan bahsetmiştim Instagram hesabımda.

Merih Hanım (@glutensizdunyacom) paylaşımında mide problemleri için aç karnına önerildiğini yazmış. Onun da dediği gibi yemekten önce çiğnemek tükürük salgısını uyarıp beyne yemek yiyoruz sinyali verdiği için sindirime yardımcı olabilir. Yemekten sonra çiğnendiğinde ise ağızda temizlik sağlayabilir. Ama bence bu faydalarına rağmen uzun süreler çiğnenmemeli…Hem sürekli sindirimi uyarmak doğal değil hem de sürekli birşey çiğnemek…Normalde ağzımızın kapalı olması, dilimizin damağımızda durması da önem taşıyor. İşte bu da bahsettiğim “mewing” konusuna giriyor… O da başka bir paylaşımda…

Siyah Diş Lekeleri Anketi

En son yazımda dişlerde oluşan inatçı siyah lekelenmelerin neden oluşabileceği ve nasıl giderilebileceğinden bahsetmiştim. Yazıyı Instagram hesabımda paylaştığımda okuyanlardan kendi tecrübelerini paylaşmalarını rica ettim. 100’lerce yorum ve mesaj geldi. Bazılarında ortak noktalar oldu. Bunları daha derli toplu görebilmek için bir anket hazırlamaya karar verdim. Belki verilen yanıtlardan lekelerin sebepleri ve tedavisine dair bir motif yakalama şansımız olabilir… Sonuçlar anlamlı bir sayıya ulaştığında değerlendirip yine sayfamda paylaşacağım. Hem yorum yazanlara buradan yeniden teşekkür etmek istiyorum hem de ankete katılacak olanlara…

Dişlerdeki Siyah Lekeler

Dişlerdeki siyah lekeler hem hastaların hem de diş hekimlerinin baş belası… Çürükler ya da diş eti sorunları gibi sağlığa ciddi bir zararı olduğu düşünülmemekle birlikte estetik olarak oldukça rahatsız ediciler. Sanki lekeleri olan kişi dişlerine bakmıyormuş gibi bir izlenim yaratıyorlar. Tam tersine! Genelde bu hastalar lekeleri engellemek için çok düzenli olarak dişlerini fırçalıyorlar. Buna rağmen diş hekiminin yaptığı temizlikten kısa bir süre sonra lekeler geri geliyor!

Siyah lekelenmeler genelde diş eti sınırını takip eder. Diş üzerindeki bu siyahlıkların leke mi çürük mü olduğundan emin olmak için diş hekiminize danışabilirsiniz.

Genelde diş hekimleri olarak biz hastamıza neden lekeleri olduğuna dair tatmin edici bir açıklama yapamıyoruz. Genelde çok çay, kahve içmekten, demir takviyesi kullanımından ya da bazı ilaçlardan olabileceği söyleniyor hastaya ancak birçok hastada bu durumlar geçerli olmuyor. Aslında bu konuda gerçekten de kesinleşmiş bir sonuç yok. Ama elimizdeki bilgiler giderek zenginleşiyor diyebiliriz. Şimdi yapılan çalışmalara bir göz atalım:

Neler Biliyoruz?

  • Yapılan çalışmaların çoğunda dişlerinde siyah lekelenmeleri olanlarda diş çürüğü miktarının daha az olduğu görülmüş (1) (4).
  • Bu lekelerdeki bakteri florasında Actinomyces türlerinin ağırlıklı olduğu, bu yüzden çürük yapma potansiyelinin daha az olduğu görülmüş. Özellikle de renklenmemiş plaktakine göre daha fazla Actinomyces naeslundii ve daha az Lactobacillus türleri içerdiği görülmüş (1). Bu akla probiyotikler etkili olabilir mi sorusunu getiriyor ki bununla ilgili de çalışmalar yapılmış. Birazdan bahsedeceğim…
  • Siyah lekelenmelerin içinde yüksek miktarlarda sülfür ve demir bulunuyor ve siyah renk buradan geliyor (1). Sülfür, bakterilerin fermantasyonundan, demir de tükürükten geliyor. Hamilelik ve çocukluk döneminde demir takviyesi alanlarda daha fazla görüldüğünü söyleyen çalışmalar da var. Ancak tükürükteki fazla demirin tek sebebi bu olmayabilir. Bu konuya döneceğiz… Ancak burada şunu söyleyebiliriz ki hem yüksek miktarda demir hem de bazı özel bakterilerin ortamda olması gibi birkaç koşulun bir arada bulunması gerekiyor olabilir. Veya demirin kendisi bu bakterilerin serpilmesi için uygun ortamı yaratıyor olabilir.
  • Siyah lekelenmelerin içinde normal plaktakine göre daha fazla kalsiyum ve fosfat bulunuyor. Ayrıca siyah lekeleri olanların tükürüğünde de daha fazla kalsiyum bulunduğu ve tükürüğün asidik ortamı normale çevirebilme kapasitesinin ve pH’ının daha fazla olduğu (yani asidik olmadığı) biliniyor (1)

Ayrıca daha az biberonla beslenenlerde daha fazla görüldüğü, diş macunu veya diş fırçalama sıklığıyla ilişkisinin olmadığı ve siyah lekeleri olanlarda normal bakteri plağı birikiminin daha az olduğu gibi başka bilgiler de var (1)

Çürük sıklığının daha az olduğuyla ilgili çalışmalar iyi haber diye düşünebiliriz… Ama  başka bir çalışma, siyah lekelerin oluşumunda diş minesinin çözündüğünü ve mine yüzeyinin bozulduğunu ortaya koyuyor. Sonuçta bu lekeler aslında bir biyofilm ve içindeki bakteriler yiyip içiyor ve fermantasyon ürünleri olşturuyorlar. Bunların diş minesinin içine işlediği ve daha pürüzlü olmasına neden olduğu söylenmiş bu çalışmada. Bu pürüzlü yapı da temizlik sonrası lekelerin normal mineye göre daha kolay tutunacağı bir ortam yaratabilir ve lekelerin geri gelmesinde bir payı olabilir (9). Bu yüzden bence temizlikten sonra hidroksiapatit uygulaması gibi diş yüzeyini onarabilecek uygulamalar düşünülebilir.

Probiyotikler Etkili Olabilir Mi?

Bir çalışmada siyah lekeleri olan 58 çocuk iki gruba ayrılmış. Önce bütün çocuklara diş temizliği yapılmış. Ardından gruplardan birine 3 ay boyunca günde bir kez Streptococcus salivarius M18 verilmiş, diğer grup ise kontrol grubu olmuş. 4 çocuk antibiyotik kullandığı için çalışmadan ayrılmak zorunda kalmış. 3 ve 6. Aylarda lekeler yeniden kontrol edildiğinde, lekelerin geri geldiği çocukların sayısının probiyotik kullanan grupta çok daha az olduğu görülmüş (2). Aşağıdaki tabloda sayıları görebilirsiniz… 

 

S. salivarius kullananlar S. salivarius kullanmayanlar
Toplam çocuk 28 26
3. Ayda leke bulunan çocuk sayısı ve yüzdesi 6 (%21) 13 (%50)
6. Ayda leke bulunan çocuk sayısı ve yüzdesi  9 (%32) 14 (%53)

 

Başka bir çalışmada, yine Streptococcus salivarius M18 ve Lactobacillus reuteri probiyotiklerinin, siyah lekelerle ilişkilendirilen iki bakteri türüne karşı etkisi ölçülmüş (bu iki bakteri Aggregatibacter actinomycetemcomitans and Actinomyces naeslundii ). İki probiyotik de bu bakterileri azaltmada başarı göstermişler. S. salivarius biraz daha başarılı bulunmuş. (3)

Bizde S. salivarius bakterisinin M18’ini değil ama K12 suşu hazır probiyotik olarak bulunabiliyor (Bactoblis markasıyla). Başka bir çalışmada M18 ve K12, sülfür üreten bakterilere karşı etkili bulunduğu için K12 suşunun da siyah lekelere karşı etkisi olma ihtimali var. 

Yine sülfür üreten bakterilere karşı etkili olduğu söylenen başka bir ağız probiyotiği ise Prolacsan markasıyla satılıyor. Bunun içinde de Lactobacillus brevis ve Lactobacillus plantarum bakterileri bulunuyor. Özellikle siyah lekelere karşı etkisini ölçen bir çalışma yok ama sülfür üretimini azaltarak etki gösterebilir. 

Yalnız bir noktayı atlamamalıyız bence: Ağızda neden bu bakteriler baskın hale geldi? Tamam probiyotik kullanalım ama bakteri dengesi durduk yerde neden bozuldu sorusunu da soralım. Yukarıda siyah lekelerin özellikleriyle ilgili söylediklerim, bu lekelerin sonucunda oluşan ortamı değil, onların nasıl bir ortamda geliştiklerini anlatıyor olabilir. Bu ortamın doğmasının sebebi nedir? 

Şimdi başka bir teoriye bakalım…

Bu teoriye  göre tükürükte bulunan ve demiri bağlayan laktoferrin proteini bu birikimlerde rol oynuyor. Laktoferrinin demiri bağlama özelliğinin yanında antibakteriyel etki göstermesi de bu hastalarda daha az çürük görülmesinde etkili oluyor olabilir. 

Yapılan bir çalışmada, siyah lekeleri olanların tükürüklerinde laktoferrin konsantrasyonu lekesi olmayanlara göre daha yüksek bulunmuş. Bu çalışmaya katılanların beslenme şekillerinde belirgin bir fark olmamakla birlikte lekeleri olanlarda daha düzenli çay tüketimi olduğu dikkat çekmiş (5)

Karşılaştığı lekeler karşısında yanıtsız kalan bir diş hekimi ise kendi hastaları arasında bir anket yapmış ve dişlerinde siyah lekeleri olanların günde 50 gramdan fazla peynir yediklerini ve çoğunun bunun üzerine bir de süt içtiklerini gözlemlemiş. Bunun üzerine peynirde bulunan laktoferrin maddesinin lekelerde payı olabileceği sonucuna varmış. Aslında laktoferrin normalde de tükürükte bulunuyor ancak  peynir dişler üzerinde daha uzun süre kalarak ve dişlere daha fazla yapışarak, tükürükteki artmış demiri bağlayıp lekelerin tutunmasına yol açıyor olabilir gibi bir öneri ortaya atıyor. Ancak burada diş hekiminin asıl üzerinde durduğu nokta, bu lekelerin tükürükteki artmış demiri ve dolayısıyla vücutta demirle ilgili sorunları ifade ediyor olabileceği. Zira demirin hem eksikliğinde hem de fazlalığında dokularda ve tükürükteki serbest demirde artış gözleniyor (6) (7). Bu teori doğruysa, dişlerinde siyah lekeleri olanlar demir eksikliği anemisi, G6PD eksikliği, beta talasemi, hemokromatozis ve bunlar gibi demirle ilgili sorunlar yaşıyor olabilirler veya beslenme ile çok fazla demir alıyor olabilirler. Yani siyah lekeler bu gibi demir metabolizmasıyla ilgili sorunları tespit etmede bize ipucu verebilirler.

Başka bir çalışmada ise siyah lekelenmeleri olan 4 hastada, diş taşı temizliğinin ardından laktoferrin takviyesi ve laktoferrinli bir diş macunu ile düzenli fırçalama sonucunda lekelerin yeniden oluşumu önlenmiş. Yine aynı makalede bahsedilen bir vakada, hamile bir kadının dişlerinde oluşmaya başlayan lekeler, laktoferrin kullanımı ile profesyonel temizlik yapılmaksızın ortadan kalkmış. Ayrıca düşen hemoglobin ve ferritin değerleri de yeniden yükselmiş (8). Aslında bu çalışma laktoferrini artırarak lekeleri engellemesiyle diğerleriyle çelişiyor çünkü lekeler laktoferrinin yoğun olduğu bir ortamda oluşuyordu. Bir yandan da demiri bağladığı için mantıklı geliyor. Dokularda fazla miktarda serbest demir olmasının çok sağlıklı olmadığını düşünürsek laktoferrin takviyesini değerlendirmekte fayda olabilir. (Fazla demirin sebebini tespit ettikten sonra…)

Antibiyotikler sebep olabilir mi?

Tetrasiklin türü antibiyotiklerin dişlerin gelişimi sırasında alınmasının dişlerin içinden gelen renk değişikliğine sebep olduğunu biliyoruz. Burada ise dışarıda oluşan bir renklenmeden bahsediyoruz. Yine de amoksisilin gibi penisilin grubundaki bazı antibiyotiklerin özellikle de oral süspansiyon olarak alındığında bu tarz lekelere yol açtığına dair bazı kayıtlar olmuş (11). Yani hastaların bir kısmında sorunun kaynağı antibiyotik kullanımı da olabilir. 

Lekelerin geri gelmemesi için neler yapılabilir?

Yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak öncelikle demirle ilgili bir sorun olup olmadığını öğrenmek, kök sebebi bulup ortadan kaldırmak açısından önemli. Üstelik böyle bir sorun varsa bu diş lekelerinden daha fazla önem taşıyor! Ayrıca sadece demirle ilgili teşhis konulabilir bir durum olup olmaması değil, demir metabolizmasını etkileyen her faktör etkili olabilir. Bakır, A vitamini, magnezyum, B vitaminleri, D vitamini, C vitamini… Kısacası birçok etken rol oynuyor demirin vücutta taşınması ve iş yapabilmesinde.

Lekeleri giderme kısmına gelirsek… Bunun evde pek mümkün olacağını sanmıyorum açıkçası. Bu yüzden ilk önce diş hekimi tarafından diş temizliği yapılması gerekecektir. Bu temizliğin çok detaylı olması, biyofilmin yok edilmesi açısından önemli bence. Yukarıda da yazdığım gibi probiyotiklerle mikrobiyomun zenginleştirilmesi denenebilir. Ayrıca mikrobiyom açısından prebiyotiklerin önemini de biliyoruz. Bu yüzden beslenmede prebiyotikleri ihmal etmemek de yeni floranın kalıcı olmasına yardımcı olabilir. 

Diş beyazlatma uygulaması ile lekelerin bir daha geri gelmediğini gösteren bir vaka çalışması bulunuyor (10). Bu çalışmada ev tipi beyazlatma uygulaması yapılmış ve beyazlatıcı ajan dişlerin yalnızca ön yüzeyine değil iç taraflarına da uygulanmış (yine diş temizliği sonrası). Uygulama sonrasında, 10 yıl sonra bile lekeler geri gelmemiş. Burada beyazlatma ajanındaki hidrojen peroksitin leke yapan bakterileri elimine ettiği düşünülüyor. Bu çalışma tabi yalnızca bir hastada elde edilen sonucu gösteriyor, yani herkeste böyle başarılı olur mu söylemek zor. Şunu da ekleyelim, beyazlatmanın genel olarak mikrobiyom üzerindeki etkisine dair çok az çalışma var. O yüzden sağlıklı floraya da zarar verme ihtimali olabilir. Ancak sürekli temizlik yaptırmak zorunda kalmaktansa böyle bir yol denemeyi tercih edecekler olabilir. 

Hidrojen peroksite benzer şekilde çeşitli esansiyel yağların da temizlik sonrası bu bakterilerin yeniden çoğalmasını engelleme şansı olabilir. Bu konuda referans gösterebildiğim bir çalışma yok, sadece mantık yürütüyorum. Nane, okaliptus, çay ağacı, karanfil gibi yağların, hindistan cevizi yağı ile oil pulling yapmanın ya da boswellia gibi sakızların etkisi olabilir belki. (Esansiyel yağları taşıyıcı yağlarla seyreltmek gerektiğini unutmayın!)

Yukarıda da bahsettiğim gibi eğer diş yüzeyinde düzensizlikler varsa bunların giderilmesine yönelik çeşitli uygulamalar da bu saydıklarıma eklenebilir. 

Sizin de siyah lekelere ilişkin bir tecrübeniz olduysa yorum olarak yazarsanız çok sevinirim. Şöyle olunca lekeler başladı, şunu yaptım ve geçti dediğiniz bir tecrübeniz varsa okumayı çok isterim! Gelen cevaplardan yola çıkarak yeni bir ipucu yakalayabilirsem sizinle de mutlaka paylaşırım…

Ekleme: Instagram üzerinden gelen yorumlar ve mesajlar üzerine yanıtları biraz daha net görebilmek adına kısa bir anket hazırladım. Siyah lekeleri olanlar bu anketime katılırsa çok sevinirim. Bu sayede belki lekelerin oluşumuna ve giderilmesine dair ortak bazı özellikler tespit etme şansımız olabilir. 

Ankete bu linkten ulaşabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim…

A Vitamini ve Ağız Sağlığı

Daha önce ağız sağlığı için D ve K2 vitaminlerinden bahsettik ( Sitede değil ama instagram paylaşımlarımda görebilirsiniz). Bu ekibin önemli bir destekçisi ise A vitamini. D ve K2 ile birlikte kemik metabolizmasında, hem yapımda hem yıkımda rol oynuyor (kemik yıkımı da kemiğin sağlıklı olarak şekillenebilmesi için çok önemli, kötü bir rolü olduğu sanılmasın). 

A vitamini  savunma sistemini güçlendiriyor, antikor yapımında ve virüslerle savaşan proteinlerin yapılmasında görev alıyor. 

Vücuttaki diğer mukozalarla birlikte ağız mukozasının da sağlığında önem taşıyor. Tükürük bezlerinin sağlıklı kalabilmesinde görev alıyor. 

Özellikle gelişme sırasında eksikliği diş minesinde defektlere sebep olabiliyor. 

A vitamini ayrıca gün ışığının beyne iletilmesini sağlayarak hem görmede rol oynuyor hem de sirkadyen ritmin düzenlenmesinde…

Astım ve allerjilere, otoimmün hastalıklara, gıda intoleranslarına karşı vücuda destek oluyor.

Yeşil de dahil renkli sebzelerden aldığımız provitamin A karotenoidleri, vücutta A vitaminine çevirebiliyoruz. Ancak bazı durumlar buna engel olabiliyor:

  • Demir, çinko, protein eksikliği
  • Ağır metal toksisitesi
  • Parazitler
  • Hipotiroidi gibi…

Ve en önemlisi de bazı insanların genetik yapısı bu dönüştürme işleminin çok az olmasına yol açıyor. 

Neyse ki A vitaminin hazır olarak bulunduğu gıdalar da var. En iyi kaynağı ciğer, diğer zengin bulunduğu yiyecekler ise yumurta ve yağı alınmamış süt ürünleri.

Emilimini artırmak için D ve K2’de olduğu gibi yağlı yiyeceklerle tüketmek gerek.

Provitamin A içeren sebzeleri pişirdiğinizde veya püre yaptığınızda ve E vitamini içeren gıdalarla tükettiğinizde daha çok yararlanabiliyorsunuz. 

Fazla A vitamininin, özellikle de D vitamini eksikliğinde toksik olabildiğini unutmamak lazım. Yüksek dozlarda takviye almak yerine mümkün olduğunca dengeli ve zengin beslenmek her zaman daha güvenli ve kalıcı sonuçlar almayı sağlayacaktır. 

Kaynaklar
  1. Vitamins and Minerals 101 Premium by Chris Masterjohn
  2. https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S014067369591157X
  3. https://www.health.harvard.edu/newsletter_article/vitamin-a-and-your-bones
  4. https://www.karger.com/Article/Abstract/455372
  5. https://www.who.int/nutrition/publications/public_health_nut7.pdf

“SIBO Özel Diyeti”

SIBO şikayetleriyle başa çıkabilmek için, SIBO konusunda uzman Allison Siebecker’ın “specific carbohydrate diet (SCD) ve düşük FODMAP diyetlerini sentezleyerek hazırladığı “SIBO özel diyet”ini Türkçe’ye çevirmiştim uzun zaman önce; ancak yüklememiştim. Geçenlerde gelen bir yorum üzerine yüklemediğimi hatırladım!

Listede aynı yiyecekleri farklı sütünlarda görünce kafanız karışabilir. SIBO’da yiyecek miktarları önem taşıyor, o yüzden diyelim ki bir yiyeceğin 1 porsiyonu yüksek FODMAP kategorisinde olurken 1/4 porsiyonu daha kolay tolere edilip düşük FODMAP kategorisine girebilir.

Listenin en altında Allison Siebecker’ın önerilerini ve benim notlarımı da bulabilirsiniz…

PDF olarak açmak veya kaydetmek için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen…

Allison Siebecker'ın SIBO Özel Diyeti

SIBO hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz…

Koronavirüsü, Bağışıklık Sistemi ve Uyku

Son günlerde Koronavirüsü sebebiyle siz de gece yarılarına kadar Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını bekliyorsanız bu yazımdan fayda görebilirsiniz…

Şu sıra okuduğum “Why We Sleep” (Neden Uyuruz) kitabında tesadüfen uyku, bağışıklık sistemi ve viral enfeksiyonlara yakalanma riskiyle ilgili araştırmalara denk geldim. Malum gündemde, paylaşayım istedim…

California Üni’de yapılan çalışmada 164 kişinin uykusu, uyku ölçen kol saatleriyle takip edilmiş. Daha sonra bu insanlar soğuk algınlığına yol açan rhinovirüse maruz bırakılmış. Sonra deneye katılanların, virüs verilmeden önceki 1 haftada ne kadar uyuduklarına bakılmış. Sonuç olarak o bir haftada ortalama 5 saatten az uyuyanların %45’inde hastalık gelişirken, 7 saatten fazla uyuyanlarda bu oran %17’ymis. Tabi ki koronanın soğuk algınlığı ve hatta griple karşılaştırılamayacağını görmeye başladık. Şu anki evde kalma stratejimizle aslında hastalığa yakalanmamayı değil, toplum olarak yakalanma hızımızı yavaşlatmayı amaçlıyoruz diyebiliriz. Yavaşlatıyoruz ki hastalığı ağır geçirirsek bize bakacak doktor, hastane bulalım ve o zamana kadar hastalığı daha iyi tanıyalım. Yani aslında büyük ihtimalle çoğumuz hastalığa bir şekilde yakalanacağız ve bağışıklık sistemimiz kuvvetli olursa atlatıp doğal olarak aşılanmış olacağız. En azından benim anladığım bu, uzman değilim… Bu yüzden bağışıklığı sağlam tutmak için bütün uygun koşulları sağlamak mantıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Neyse kitapta aşıların etkinliği ve uykudan da bahsedilmiş. Aşı oluruz olmayız, bu konuda yorum yapmak istemiyorum ama bu araştırma da bağışıklık sistemi ve uyku ilişkisini gösterdiği için önemli. Aşılar vücut antikor üretirse işe yarar. Bu çalışmada kişiler 1 hafta boyunca 6 saat ve 7,5-8,5 saat uyuyanlar olarak iki gruba ayrılmış. Bu insanlara bu 1 hafta sonrasında grip aşısı yapılmış. Sonuç olarak iyi uyumayanlardaki antikor yanıtı uyuyanlardaki yanıtın %50’sinden az olmuş. Başka çalışmalarda Hepatit A ve B aşısı için de benzer sonuçlar alınmış. Dahası kişi o bir haftada kaybettiği uykuyu telafi etmek için 2-3 hafta düzenli uyusa bile bağışıklık sisteminin yanıtı ideal seviyeye çıkmamış. Yazar Matthew Walker, bazı bağışıklık hücrelerindeki azalmanın 1 sene sonra bile görülmeye devam edebildiğini eklemiş. Özetle, uykuyu ihmal ettiğimizde telafisi çok zor olabiliyor…

 

Karbonat Dişleri Çizer Mi?

Sevgili İlkay @biyokimyageranne İnstagram’da şu sıra diş macunlarındaki içeriklerden bahsediyor. Dün ise evde diş macunu yapabilmemiz için tarifler paylaşmış. Benim de katkıda bulunmamı istemiş:) Ben de size karbonattan bahsetmek istedim. Çünkü kendim uzun süredir diş macunu olarak evde kendi hazırladığım karbonat (sodyum bikarbonat) ve hindistan cevizi yağı karışımını kullanıyorum.

Diş macunlarının içlerinde çoğu zaman aşındırıcı özellikte bir bileşen oluyor. Bununla yüzeysel lekelerin çıkarılması ve dişlerin üzerinde biriken plağın daha kolay uzaklaştırılması amaçlanıyor. Bu aşındırıcılardan bazıları, diş macunu paketlerinde okuduğumuz hydrated silica, kalsiyum karbonat, kalsiyum pirofosfat ve son zamanlarda da aktif karbon ve bentonit kil gibi maddeler.

İdeal olanı diş macununun yalnızca lekeleri çıkaracak ve plağı uzaklaştıracak kadar aşındırıcı içermesi, diş yüzeyini aşındırmaması. Sodyum bikarbonata güvenme nedenlerimden biri bu… Sodyum bikarbonat diğer aşındırıcılarla kıyaslandığında çok zayıf bir aşındırıcı. Ve yüksek miktarda kullanılsa bile zayıf-orta olarak kabul edilen aşındırma değerlerini geçemiyor. Hatta bir çalışmada, karbonat oranıyla aşındırma miktarı arasında neredeyse ters orantı olduğu söylenmiş. %100 oranında sodyum bikarbonat kullanılan bir çalışmada aşındırma oranı çok düşük bulunmuş (yoğunluktan dolayı aslında işini iyi yapamıyor olabileceği düşünülmüş.) Diş köklerinin açığa çıktığı ya da diş hassasiyetlerinin olduğu durumlarda bile sodyum bikarbonatın güvenle kullanılabileceği belirtilmiş.

Zayıf bir aşındırıcı olduğu halde birçok çalışmada lekeleri çıkarmada silika ve kalsiyum karbonat gibi daha agresif içeriklerden daha etkili bulunmuş. Bir çalışmada sodyum bikarbonat oranının %45’ten %65’e çıkarılmasının lekeleri çıkarmadaki başarısını artırdığını ama daha yüksek yüzdelerin bu etkiyi bozduğunu söylemişler. Yani ideal oran %65 olabilir! Lab ortamında dişler 30 dk. boyunca karbonatla fırçalandığında dişin iç yapısında bulunan ve klasik diş macunlarıyla çıkarılamayan lekeleri bile azaltmış. Acaba uzun dönemde ağızda da benzer sonucu verebilir mi?

Sodyum bikarbonat ayrıca plak asitlerini nötralize ederek diş çürüğünün engellenmesine katkı sağlıyor ve diş minesine tükürükteki minerallerin yeniden yerleşebilmesi için uygun bir ortam yaratıyor. 

Ağız patojenlerine karşı da etkili olduğu için diş eti hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda olumlu sonuçlar alınıyor.

Kısacası macununuzu kendiniz hazırlıyorsanız sodyum bikarbonat faydalı ve güvenilir bir tercih olabilir. Kolay ulaşılabilir olmasını da unutmayalım…

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!