Skip to main content
Category

Blog

A Vitamini ve Ağız Sağlığı

Daha önce ağız sağlığı için D ve K2 vitaminlerinden bahsettik ( Sitede değil ama instagram paylaşımlarımda görebilirsiniz). Bu ekibin önemli bir destekçisi ise A vitamini. D ve K2 ile birlikte kemik metabolizmasında, hem yapımda hem yıkımda rol oynuyor (kemik yıkımı da kemiğin sağlıklı olarak şekillenebilmesi için çok önemli, kötü bir rolü olduğu sanılmasın). 

A vitamini  savunma sistemini güçlendiriyor, antikor yapımında ve virüslerle savaşan proteinlerin yapılmasında görev alıyor. 

Vücuttaki diğer mukozalarla birlikte ağız mukozasının da sağlığında önem taşıyor. Tükürük bezlerinin sağlıklı kalabilmesinde görev alıyor. 

Özellikle gelişme sırasında eksikliği diş minesinde defektlere sebep olabiliyor. 

A vitamini ayrıca gün ışığının beyne iletilmesini sağlayarak hem görmede rol oynuyor hem de sirkadyen ritmin düzenlenmesinde…

Astım ve allerjilere, otoimmün hastalıklara, gıda intoleranslarına karşı vücuda destek oluyor.

Yeşil de dahil renkli sebzelerden aldığımız provitamin A karotenoidleri, vücutta A vitaminine çevirebiliyoruz. Ancak bazı durumlar buna engel olabiliyor:

  • Demir, çinko, protein eksikliği
  • Ağır metal toksisitesi
  • Parazitler
  • Hipotiroidi gibi…

Ve en önemlisi de bazı insanların genetik yapısı bu dönüştürme işleminin çok az olmasına yol açıyor. 

Neyse ki A vitaminin hazır olarak bulunduğu gıdalar da var. En iyi kaynağı ciğer, diğer zengin bulunduğu yiyecekler ise yumurta ve yağı alınmamış süt ürünleri.

Emilimini artırmak için D ve K2’de olduğu gibi yağlı yiyeceklerle tüketmek gerek.

Provitamin A içeren sebzeleri pişirdiğinizde veya püre yaptığınızda ve E vitamini içeren gıdalarla tükettiğinizde daha çok yararlanabiliyorsunuz. 

Fazla A vitamininin, özellikle de D vitamini eksikliğinde toksik olabildiğini unutmamak lazım. Yüksek dozlarda takviye almak yerine mümkün olduğunca dengeli ve zengin beslenmek her zaman daha güvenli ve kalıcı sonuçlar almayı sağlayacaktır. 

Kaynaklar
  1. Vitamins and Minerals 101 Premium by Chris Masterjohn
  2. https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S014067369591157X
  3. https://www.health.harvard.edu/newsletter_article/vitamin-a-and-your-bones
  4. https://www.karger.com/Article/Abstract/455372
  5. https://www.who.int/nutrition/publications/public_health_nut7.pdf

“SIBO Özel Diyeti”

SIBO şikayetleriyle başa çıkabilmek için, SIBO konusunda uzman Allison Siebecker’ın “specific carbohydrate diet (SCD) ve düşük FODMAP diyetlerini sentezleyerek hazırladığı “SIBO özel diyet”ini Türkçe’ye çevirmiştim uzun zaman önce; ancak yüklememiştim. Geçenlerde gelen bir yorum üzerine yüklemediğimi hatırladım!

Listede aynı yiyecekleri farklı sütünlarda görünce kafanız karışabilir. SIBO’da yiyecek miktarları önem taşıyor, o yüzden diyelim ki bir yiyeceğin 1 porsiyonu yüksek FODMAP kategorisinde olurken 1/4 porsiyonu daha kolay tolere edilip düşük FODMAP kategorisine girebilir.

Listenin en altında Allison Siebecker’ın önerilerini ve benim notlarımı da bulabilirsiniz…

PDF olarak açmak veya kaydetmek için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen…

Allison Siebecker'ın SIBO Özel Diyeti

SIBO hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz…

Koronavirüsü, Bağışıklık Sistemi ve Uyku

Son günlerde Koronavirüsü sebebiyle siz de gece yarılarına kadar Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını bekliyorsanız bu yazımdan fayda görebilirsiniz…

Şu sıra okuduğum “Why We Sleep” (Neden Uyuruz) kitabında tesadüfen uyku, bağışıklık sistemi ve viral enfeksiyonlara yakalanma riskiyle ilgili araştırmalara denk geldim. Malum gündemde, paylaşayım istedim…

California Üni’de yapılan çalışmada 164 kişinin uykusu, uyku ölçen kol saatleriyle takip edilmiş. Daha sonra bu insanlar soğuk algınlığına yol açan rhinovirüse maruz bırakılmış. Sonra deneye katılanların, virüs verilmeden önceki 1 haftada ne kadar uyuduklarına bakılmış. Sonuç olarak o bir haftada ortalama 5 saatten az uyuyanların %45’inde hastalık gelişirken, 7 saatten fazla uyuyanlarda bu oran %17’ymis. Tabi ki koronanın soğuk algınlığı ve hatta griple karşılaştırılamayacağını görmeye başladık. Şu anki evde kalma stratejimizle aslında hastalığa yakalanmamayı değil, toplum olarak yakalanma hızımızı yavaşlatmayı amaçlıyoruz diyebiliriz. Yavaşlatıyoruz ki hastalığı ağır geçirirsek bize bakacak doktor, hastane bulalım ve o zamana kadar hastalığı daha iyi tanıyalım. Yani aslında büyük ihtimalle çoğumuz hastalığa bir şekilde yakalanacağız ve bağışıklık sistemimiz kuvvetli olursa atlatıp doğal olarak aşılanmış olacağız. En azından benim anladığım bu, uzman değilim… Bu yüzden bağışıklığı sağlam tutmak için bütün uygun koşulları sağlamak mantıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Neyse kitapta aşıların etkinliği ve uykudan da bahsedilmiş. Aşı oluruz olmayız, bu konuda yorum yapmak istemiyorum ama bu araştırma da bağışıklık sistemi ve uyku ilişkisini gösterdiği için önemli. Aşılar vücut antikor üretirse işe yarar. Bu çalışmada kişiler 1 hafta boyunca 6 saat ve 7,5-8,5 saat uyuyanlar olarak iki gruba ayrılmış. Bu insanlara bu 1 hafta sonrasında grip aşısı yapılmış. Sonuç olarak iyi uyumayanlardaki antikor yanıtı uyuyanlardaki yanıtın %50’sinden az olmuş. Başka çalışmalarda Hepatit A ve B aşısı için de benzer sonuçlar alınmış. Dahası kişi o bir haftada kaybettiği uykuyu telafi etmek için 2-3 hafta düzenli uyusa bile bağışıklık sisteminin yanıtı ideal seviyeye çıkmamış. Yazar Matthew Walker, bazı bağışıklık hücrelerindeki azalmanın 1 sene sonra bile görülmeye devam edebildiğini eklemiş. Özetle, uykuyu ihmal ettiğimizde telafisi çok zor olabiliyor…

 

Karbonat Dişleri Çizer Mi?

Sevgili İlkay @biyokimyageranne İnstagram’da şu sıra diş macunlarındaki içeriklerden bahsediyor. Dün ise evde diş macunu yapabilmemiz için tarifler paylaşmış. Benim de katkıda bulunmamı istemiş:) Ben de size karbonattan bahsetmek istedim. Çünkü kendim uzun süredir diş macunu olarak evde kendi hazırladığım karbonat (sodyum bikarbonat) ve hindistan cevizi yağı karışımını kullanıyorum.

Diş macunlarının içlerinde çoğu zaman aşındırıcı özellikte bir bileşen oluyor. Bununla yüzeysel lekelerin çıkarılması ve dişlerin üzerinde biriken plağın daha kolay uzaklaştırılması amaçlanıyor. Bu aşındırıcılardan bazıları, diş macunu paketlerinde okuduğumuz hydrated silica, kalsiyum karbonat, kalsiyum pirofosfat ve son zamanlarda da aktif karbon ve bentonit kil gibi maddeler.

İdeal olanı diş macununun yalnızca lekeleri çıkaracak ve plağı uzaklaştıracak kadar aşındırıcı içermesi, diş yüzeyini aşındırmaması. Sodyum bikarbonata güvenme nedenlerimden biri bu… Sodyum bikarbonat diğer aşındırıcılarla kıyaslandığında çok zayıf bir aşındırıcı. Ve yüksek miktarda kullanılsa bile zayıf-orta olarak kabul edilen aşındırma değerlerini geçemiyor. Hatta bir çalışmada, karbonat oranıyla aşındırma miktarı arasında neredeyse ters orantı olduğu söylenmiş. %100 oranında sodyum bikarbonat kullanılan bir çalışmada aşındırma oranı çok düşük bulunmuş (yoğunluktan dolayı aslında işini iyi yapamıyor olabileceği düşünülmüş.) Diş köklerinin açığa çıktığı ya da diş hassasiyetlerinin olduğu durumlarda bile sodyum bikarbonatın güvenle kullanılabileceği belirtilmiş.

Zayıf bir aşındırıcı olduğu halde birçok çalışmada lekeleri çıkarmada silika ve kalsiyum karbonat gibi daha agresif içeriklerden daha etkili bulunmuş. Bir çalışmada sodyum bikarbonat oranının %45’ten %65’e çıkarılmasının lekeleri çıkarmadaki başarısını artırdığını ama daha yüksek yüzdelerin bu etkiyi bozduğunu söylemişler. Yani ideal oran %65 olabilir! Lab ortamında dişler 30 dk. boyunca karbonatla fırçalandığında dişin iç yapısında bulunan ve klasik diş macunlarıyla çıkarılamayan lekeleri bile azaltmış. Acaba uzun dönemde ağızda da benzer sonucu verebilir mi?

Sodyum bikarbonat ayrıca plak asitlerini nötralize ederek diş çürüğünün engellenmesine katkı sağlıyor ve diş minesine tükürükteki minerallerin yeniden yerleşebilmesi için uygun bir ortam yaratıyor. 

Ağız patojenlerine karşı da etkili olduğu için diş eti hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda olumlu sonuçlar alınıyor.

Kısacası macununuzu kendiniz hazırlıyorsanız sodyum bikarbonat faydalı ve güvenilir bir tercih olabilir. Kolay ulaşılabilir olmasını da unutmayalım…

Diş Taşı Temizliği Zararlı Mı?

“Diş taşlarını temizletmek zararlı diyorlar”,  diş hekimlerinin en sık duydukları sözlerden biridir herhalde. Durup dururken dişe işlem yapılması doğru değil, evet. Ancak bir kez dişlerin üzerindeki birikintiler tükürükteki minerallerle taşlaştığında onları oradan fırçayla uzaklaştırmak mümkün olmuyor. Bazen hastalar kendiliğinden kırıldığını söylüyorlar ancak bu durumda da geride tertemiz bir yüzey kalmıyor tabi.

Bu taşların içinde neler var? Mineraller, protein-polisakkarit kompleksleri, epitel hücreleri, lökositler ve mikroorganizmalar… İçeriğe dikkat edin… Bu yapıyla direkt komşulukta olan diş etinde elbette iltihabi bir yanıt gelişiyor. Gerek mikroorganizmaların direkt aktivitesinden gerekse iltihabi yanıt sonucu oluşan yıkıcı enzimlerden dolayı dokuda hasar meydana geliyor (1). Bu hasarı direkt gözle görmek mümkün… Aşağıda diş taşı kaldırıldığında hemen altından çıkan diş etinin görüntüsü yer alıyor. Hiç diş etine dokunulmadan, yalnızca taş uzaklaştırıldığında görülen tablo bu… 

Diş eti iltihabının diş kaybına varan ciddi sonuçları olabilir ancak sorun yalnızca ağız içinde sınırlı kalmayabiliyor. Diş eti iltihabının, kalp hastalıkları, diyabet, düşük doğum ağırlıkları, romatoid artrit ve daha birçok sistemik sorunla ilişkisi olabileceği düşünülüyor. Bunun nedeniyle ilgili farklı teoriler var. Birine göre hastada bu sorunlara bir yatkınlık var ve bunlar birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkıyor. Başka bir teoriye göre ise diş etindeki bu iltihaptan kaynaklanan sinyaller (sitokinler vb.) dolaşım yoluyla tüm vücuda yayılıyor. Üçüncü bir teori bakterilerin kendisinin dolaşıma katılıp sorun yarattığını söylüyor ki kalp krizi geçirenlerden alınan pıhtılarda bu bakterilere rastlandığını gösteren çalışmalar var. Dördüncü bir teoride ise bakterilere karşı üretilen antikorlar “moleküler benzerlik”ten dolayı vücudun kendisine saldırıyor (2). Bütün bunlar size başka bir tabloyu hatırlattı mı? Bana bu durum hep “sızıntılı bağırsak” ve sonucunda gelişen olayları çağrıştırır. O zaman bir nevi “sızıntılı diş eti”nden bahsedebiliriz sanki değil mi? 

Baştaki soruya dönecek olursak… Diş taşlarınızı temizletirken dişlerin bir miktar çizilme ihtimali olabilir (bu temizliğin nasıl yapıldığıyla da biraz alakalı). Ancak temizletmemenin verdiği zarar bununla kıyaslandığında kat kat fazla. Taş oluştuysa bunu fırça-macun, karbonat, vb. yöntemlerle tamamen temizleyemiyoruz. Dediğim gibi taşların bir kısmı gitse bile geride kalan yüzey pürüzsüz olmayacağı için sorun tamamen çözülmeyecektir. Bu yüzden dişlerin özel aletlerle tamamen temizlenmesi gerekiyor. Bir de bu temizliğin size 6 ay taşsız kalacağınızın garantisini vermeyeceğini bilmeniz gerek. Bakteri plağının taşlaşması 24 saat gibi kısa bir sürede bile olabiliyor. Bu süre tükürüğün yapısı ve mikrobiyomla ilgili bazı faktörlere bağlı olarak kişiden kişiye değişebiliyor. Ama sonuç olarak yapılan temizliği koruma görevi sizde. 

Peki nasıl koruyabiliriz? Kısa yöntem: diş fırçası ve diş ipi kullanarak. Doğru fırçalayıp diş ipi yaptığınızda dişlerin yüzeyindeki plak birikimini önlemiş olduğunuz için diş taşı oluşumunu kontrol altında tutabilirsiniz. Ancak olaya daha bütünsel bakan ve sadece ağız ve diş sağlığına değil bütün vücuda faydası olacak bir yöntem daha var: Sağlıklı beslenmek! 

Çürük ve diş eti hastalıklarının ortaya çıkma nedenini açıklamaya çalışan “Ekolojik Plak Hipotezi”ne göre, çevresel koşullarda gelişen bir değişiklik, dental plak mikroflorasının dengesinde bozulmaya yol açarak hastalığı getirebilir (3). Bu değişikliği yaratmada en bilindik olağan şüpheli, aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimi. İşlenmiş gıdalardan uzak bir beslenme şeklinde, alınan doğal kompleks karbonhidratların oluşturduğu asit, tükürüğün tolere edebileceği seviyededir. Ama sık sık işlenmiş basit karbonhidratlar tüketilmeye başlanırsa, oluşan asidik ortam çürük yapan bakterilerin rahatça yaşayabildiği, koruyucu bakterilerimizin ise dayanamadığı bir ortama dönüşecektir. Diş eti sağlığı için de durum benzer… Hem işlenmiş karbonhidratların yapışkan yapısı hem de diş eti oluğu sıvısının profilinin değişmesi plak birikimini artırır. Artan birikimin yarattığı metabolik değişiklikler redoks potansiyelini azaltır (elektron alma potansiyeli), pH yükselir ve daha önce sayıları az olan hastalık yapan bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşur. Bunlara bir de kişinin savunma sistemindeki yetersizlik de eklenirse ki sık sık şekerli gıdalar tüketmek dolaylı yoldan burayı da etkileyecektir, o zaman patojen mikroorganizmaların ağırlık kazanması daha da kolay olacaktır. Kan şekerinin sürekli yüksek seyretmesi de oksidatif stresi artırır ve başka bölgelerde olduğu kadar diş etlerinde de enflamasyonu tetikler (4)

Diyetle ağız diş sağlığı ve sistemik hastalıkların ilişkisini inceleyen bir makaleden aldığım aşağıdaki çalışmalar, günümüzün aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimiyle gelişen hastalıklarıyla diş eti hastalıkları arasındaki ilişkiyi görebilmek için birkaç örnek:

“Anormal kan şekeri metabolizması sonucu gelişen diyabetle periodontal hastalık göstergeleri arasında, hem çocuklarda hem yetişkinlerde yapılan çalışmalarda bir ilişki tespit edilmiş  (Tsai et al., 2002; Lalla et al., 2006). Kan şekeri seviyesini düşürdüğü bilinen fiziksel aktivite, yetişkinlerde yıkıcı periodontal hastalık gelişme riskini azaltmış (Merchant et al., 2003).  Fermente olabilen karbonhidratların aşırı tüketiminin bir göstergesi olan obezite, periodontal hastalık riskinde artış olmasıyla doğru orantılı bulunmuş (Perlstein and Bissada, 1977; Saito et al., 1998, 2005; Alabdulkarim et al., 2005; Dalla Vecchia et al., 2005; Reeves et al., 2006). (5)”

Aynı makalede diş ve diş eti sorunlarının aslında ileride gelişebilecek sistemik hastalıklar için bir alarm zili olabileceği vurgulanıyor. Günde 50 gramlık sükrozlu bir içeceğin diş eti cebi derinliğini yalnızca 4 günde artırdığı (Cheraskin et al., 1965), işlenmiş karbonhidratların diyetten çıkarılmasının ise diş eti kanamasını birkaç hafta içinde azalttığı, diğer yandan sistemik kronik hastalıkların gelişmesinin yıllar aldığı, bu açıdan diş ve diş eti sorunlarının sistemik kronik hastalıkların bir habercisi gibi görülmesi gerektiği söyleniyor. 

Başka bir yazıda diş taşı oluşumunu kolaylaştıran sistemik faktörlerden bahsedelim. Şimdilik bu yazıyı kısa bir özetle bitirelim: Diş taşı bir kez oluştuğunda diş eti iltihabının ilerlememesi için temizlik yapmak zararlı değil, aksine gerekli. Sonrasında ise temizlenmiş dişleri koruma görevi kişinin kendisinde. Bunun için hızlı yöntem, etkili bir fırçalama ve diş ipi alışkanlığı. Diğer yandan da diş eti iltihabını ileride oluşabilecek kronik sistemik sorunların bir göstergesi olarak görüp hemen beslenmeyi gözden geçirmek ve işlenmiş, basit karbonhidratların miktarını ve yenme sıklığını azaltmak, atılması gereken en önemli adım. 

Beslenmenin ağız-diş sağlığında ne denli öneme sahip olabileceğine dair sevdiğim başka bir yazım “Fırçasız, Macunsuz, Taş Devrinde Ağız Sağlı”ydı. Buradan okuyabilirsiniz…

Kaynaklar:
  1. https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/08959374940080022001
  2. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1469-0691.2007.01798.x
  3. https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/0022034517735295
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28266114
  5. Hujoel, P. (2009). Dietary Carbohydrates and Dental-Systemic Diseases. Journal of Dental Research, 88(6), 490–502. doi:10.1177/0022034509337700 

Kompozit Dolgulardaki BPA

Kompozit Dolgulardaki BPA

Amalgam dolguların zararlarından bahsettiğimizde haklı olarak akla gelen soru “Amalgam yerine ne yaptırmalıyız? Kompozit dolgular çok mu masum?” oluyor. Bu soruyu soranlar, kompozit dolgulardaki Bis-GMA, UDMA, Teg-DMA gibi korkutucu adlara sahip içeriklerden haberdar olan, kompozit dolguların BPA yükünü artırabileceği kaygısını taşıyan insanlar. BPA’nın sorunlu olmasının sebebi vücutta östrojenik aktivite göstermesi. Bu ise erken ergenlik, sperm sayısının azalması, üreme organlarının fonksiyonlarında bozukluk, obezite, cinsiyete özgü davranışların değişmesi, meme, yumurtalık, testis ve prostat kanseri riskinde artış gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor (1)

Birçok farklı kaynaktan BPA alıyoruz. Hatta “BPA-free” (BPA içermez) etiketli plastiklerin bile BPA gibi ve bazen ondan da fazla östrojenik aktiviteye yol açtığı görülmüş (2). Özellikle de bu ürünler ısıya maruz kaldıklarında…Geçen sene çıkan bir haberde, ülkemizdeki bütün sofra tuzlarında (deniz, göl ve kaya tuzları dahil) plastik parçalarına rastlandığını okumuştuk (3). Yani BPA ve benzeri etki gösteren plastikler hayatımızın birçok alanına sızmış durumda.

Peki kompozit dolgular, aldığımız BPA’nın ne kadarını oluşturuyorlar ve maruz kalınan miktarı azaltmak için dolguların yapılması sırasında nelere dikkat edilebilir? Araştırmalardan örneklerle bu sorulara cevap bulmaya çalıştım. Ancak kompozit yaptırın ya da yaptırmayın türünden bir cevap bekleyenleri boşuna yormayayım. Kısaca özetleyecek olursam, şu andaki genel kanı, kompozitlerden gelen BPA’nın günlük hayatta aldığımız BPA’ya göre çok düşük miktarda olduğu, ancak uzun dönemde birikime katkısı olma ihtimalinin varlığı yönünde. Araştırmalara kendileri bakmak isteyenler yazının devamını okuyabilirler.

 

Avrupa Komisyonu Raporuna Göre…

https://publications.europa.eu/en/publication-detail/-/publication/51f337b9-05f1-11e6-b713-01aa75ed71a1/language-en 

Avrupa Komisyonu, medikal malzemelerdeki BPA’ya yönelik raporunda diş hekimliği malzemelerinden gelen BPA’nın ilk 24 saatin öncesinde 140-200 mcg/kg/gün, uzun dönemde ise 2-12 mcg/kg/gün olduğunu söylemiş. Uzun dönemde maruz kalınabilecek dozun, EFSA’ya (European Food Safety Authority) göre şu an için güvenli kabul edilen 4 mcg/kg/gün dozun altında kaldığını belirtmiş. Ancak aşağıdaki araştırmalarda konunun bu kadar kesin olmadığını göreceksiniz…

 

CLARITY-BPA Çalışması

ABD Ulusal Çevre Sağlığı Enstitüsü, Ulusal Toksikoloji Programı ve FDA, akademik laboratuvarlarla birleşerek BPA konusunda düzenlemeler yapabilmek amacıyla bir ortak çalışma yürütmüşler (CLARITY-BPA)(5) . Bu çalışmanın beyin ve davranışları inceleyen ayağında ulaşılan şu sonuçlar kaygı verici:

“ Yaşa ve cinsiyete bağlı östrojen reseptörlerinin ortaya çıkması, beyine özgü ve davranışsal eşey ayrılığının (cinsiyetlerin) ortadan kalkması dahil, nöroendokrin gelişimin bozulduğuna dair kanıtlar; gelişim zamanında maruz kalınan BPA’nın […] ‘güvenli’ kabul edilen dozların altında bile olsa, beyin ve davranış değişikliklerine katkıda bulunduğu görüşünü destekliyorlar.”

Yani birkaç sene içinde, şu anda sorun oluşturmayacağı düşünülen dozların aslında sorun oluşturabildiği bilgisiyle karşılaşabiliriz. 

Güvenli kabul edilen dozlarla ilgili bu genel görüşlerden sonra diş hekimliği alanında yapılan çalışmalara bakalım.

 

Dolgu öncesi ve sonrası tükürük ve kandaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10649872

Daha önce kompozit dolgusu ya da fissür örtücüsü olmayan 40 yetişkinden bazılarının bir, bazılarının dört dişine fissür örtücüler uygulanmış. Katılımcılardan işlemden hemen önce ve işlemden sonraki 1. ve 3.saatlerde ve 1., 3. ve 5. günlerde tükürük ve kan örnekleri alınmış. Sonuçlar şöyle: 1. ve 3. saatlerde alınan tükürüklerden bazılarında BPA tespit edilmiş. Daha sonraki ölçümlerde tükürükte BPA tespit edilememiş. Kandan alınan örneklerin hiçbirinde BPA tespit edilememiş. BPA kana geçiyorsa bile bu çalışmaya göre tespit edilemeyen oranlarda olabilir diye yorumlamışlar.

 

Dolgu Maddelerinin Östrojenik Aktivitesi

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11145352

Kompozit dolgularda aslında teknik olarak BPA’nın kendisi değil, BPA’dan üretilen başka maddeler bulunuyor. Bis-GMA da bunlardan biri. BPA’dan Bis-GMA elde edilmesi sırasında, işlem görmemiş BPA’nın da kompozitin içerisinde kalmış olabileceği ve östrojenik aktiviteye sebep olabileceği düşünülüyor. Yapılan bir çalışma bu aktiviteyi ölçmeyi amaçlamış. 3 fissür örtücü ve 5 dolgu yapıştırılmasında kullanılan ajan incelenmiş. Hiçbirinde BPA bulunamadığı halde iki fissür örtücünün östrojenik aktivite gösterdiğini saptamışlar. Bu fissür örtücülerde BPA yerine BPA-DMA diye yine östrojenik aktivite gösterdiği bilinen başka bir ajan varmış ve sorumlunun bu madde olduğu düşünülmüş. Ancak bu çalışmada bir ayrıntı var: Kullanılan malzemeler polimerize edilmemiş, yani reaksiyona girip kimyasal bağlar oluşturmamışlar. Bu yüzden de serbest haldeler. Dolgular, fissür örtücüler ağızda bu şekilde bulunmuyorlar. Işık verildiğinde reaksiyona girip sertleşiyorlar. O yüzden bu çalışmanın gerçek durumu ne kadar yansıttığı tartışılabilir. 

 

Kompozit dolgusu olan ve olmayanlardaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28181074

Ağzında 6 veya daha fazla sayıda yüzeyi olan kompozit dolgular bulunan 20 kişiyle hiç kompozit dolguları bulunmayan 20 kişinin tükürüklerindeki BPA karşılaştırılmış. Kompozit grubundan 8 kişide BPA tespit edilirken kompoziti olmayan gruptan 3 kişide BPA tespit edilmiş. Ayrıca bağlı olmayan BPA oranı kompozit grubunda daha yüksekmiş. 

 

Lab. ortamında uzun dönem sonuçları

https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0109564118312004 

Bu çalışmada sekiz farklı kompozit dolgu markasından elde edilen küçük bloklar, su, yapay tükürük ve etanol solüsyonları içinde bekletilerek uzun dönemde bunlardan açığa çıkan monomer miktarları incelenmiş. Dolgu markalarına ve kullanılan solüsyona göre BisGMA, HEMA ve UDMA gibi bazı monomerlerin 52 hafta sonra bile solüsyona sızmaya devam ettikleri görülmüş. Araştırmacılar, monomer salınımının kısa dönemde risk taşımayabileceği düşünülse bile uzun dönemdeki birikim ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiği konusunda uyarmışlar. 

Yukarıda çalışmada böyle sonuçlar elde edilmiş olsa da başka makalelerde ağız içinde ve laboratuvar ortamında yapılan çalışmaların birbiriyle çelişebildiği de belirtilmiş. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31193754, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5445714/?tool=pmcentrez). 

 

Tükürük, idrar ve kanı baz alan çalışmalar 

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31075949 

20 Farklı klinik çalışmanın dahil edildiği kapsamlı bir incelemede, çoğu çalışmada kompozit dolgu ve fissür örtücü uygulamalarından sonraki 1. saatte tükürükte BPA miktarında artış tespit edildiği görülmüş. Uygulamalardan 1 hafta sonra BPA seviyeleri düşüş göstermiş. Bazı çalışmalarda bu artış 2-42 ng/mL kadar bulunurken, 120-931 ng/mL gibi daha yüksek miktarlar tespit eden çalışmalar da olmuş. Özellikle de uygulanan yüzey sayısının 6’yı geçtiği durumlarda tespit edilen BPA oranları daha da fazla artış göstermiş. Bir çalışmada, uygulamadan sonra ağzın çalkalanmasının BPA oranını düşürdüğü gösterilmiş. Yalnızca iki çalışmada kan serumunda ölçüm yapılmış ve bunlarda BPA seviyesinde artış bulunmamış. Ancak kan örneklerinden immün ve böbrek fonksiyonlarını değerlendiren başka iki çalışmada immün fonksiyonun 6. ve 12. ayda değiştiği ve bunun, B hücresi aktivasyonu, monosit ve nötrofil fonksiyonlarında değişiklik şeklinde ortaya çıktığı, 5. yılda bir değişiklik gözlenmediği belirtilmiş. Böbrek fonksiyonlarında değişiklik izlenmemiş. İdrar örneklerini değerlendiren çalışmalarda, tükürükteki kadar olmasa da idrarda BPA artışına rastlanmış. 

Kompozit dolgu ve fissür örtücü yaptıracaklara tavsiyeler

Yukarıdaki araştırmada, günlük yaşantımızda maruz kaldığımız BPA’ya bir de dolgulardan eklenecek olan BPA miktarını minimuma indirebilmek için şu önerilerde bulunulmuş:

  • Uygulanan dolgu maddesinin içeriğine dikkat edilmeli çünkü bazı monomerlerin östrojenik aktivitesi diğerlerinden daha fazla (örneğin Big-GMA, Bis-DMA’ya göre daha iyi). Dolgu maddelerinin içinde birden çok monomer kullanıldığı için bu kararı vermek zor olacaktır diye eklemişler. Dolguların güvenlik verilerinin olabildiğince açık yazılması gerektiğini söylemişler. (Maalesef böyle değil!)
  • Dolgu ve fissür örtücüler rubber dam (lastik örtü) kullanılarak yapılmalı.
  • Dolgu yapımı sırasındaki en son basamakta, oksijenle bir araya gelerek polimerize olmayan tabakayı engellemek için bu aşamada gliserin jel kullanılmalı. Buna alternatif olarak dolgu yüzeyinin güzelce cilalanması veya 30 sn. boyunca suyla yıkanması da düşünülebilir. 
  • Hasta dolgu yapıldıktan sonra 30 sn. boyunca ağzını çalkalamalı.
  • Işıkla sertleşen kompozitler kendi kendine sertleşenlere tercih edilmeli. 
  • BPA’nın yüksek östrojenik ve teratojenik (embryo veya fetüsün gelişimini etkileyebilecek) aktivitesinden dolayı çocuklarda, ergenlik dönemindeki gençlerde ve hamilelerde daha da dikkatli olunmalı. Hamilelerde aciliyet yoksa tedavi ertelenmeli ve özellikle de ilk 3 ay tedaviden kaçınılmalı. 
  • Bir seansta mümkün olduğunca az dolgu veya fissür örtücü yapılmalı.

Bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

Gördüğünüz gibi birçok çalışmada dolgu yapıldıktan bir süre sonra tükürükte BPA tespit edilemiyor. Ancak laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda dolguların kimyasal reaksiyonlarını tamamlamalarından 1 sene sonra bile içlerindeki monomerlerin, bulundukları sıvılara salınabildiği görülüyor. Yani salınım çok düşük, tespit edilemeyecek kadar düşük olsa bile uzun süre ağızda kaldığında vücutta birikime yol açıyor olabilir.  BPA’nın tek kaynağı kompozit dolgu ve fissür örtücüler olmadığı için bu birikim günlük hayatta alınan BPA’ya eklenebilir. Güvenilir kabul edilen dozlardaki belirsizlik de dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Kompozit dolguları kötülemek gibi gizli bir ajandam olmadığını da belirtmek istiyorum. Kompozit dolgular çok daha uygun fiyata, esnek ve diş yapısını koruyan tedavi seçenekleri sunuyorlar. Estetik olarak oldukça güzel sonuçlar veriyorlar. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yapabilmeyi ben de isterim. Ancak verilere bakarken mümkün olduğunca tarafsız kalmak zorundayız.

Ne yapmalı?

Kompozite alternatif olabilecek malzemelerden artıları eksileriyle başka bir yazıda bahsedeceğim. Ancak öncelikle kompozit dolgulardaki bu şüpheden dolayı dolgu yaptırmaktan vazgeçmeden önce günlük hayatta başka kaynaklardan BPA alıp almadığınızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kez dişe dolgu yapılmasını gerektirecek duruma gelinmişse elimizdeki malzemelerden bir seçim yapmak zorundayız. Ama su alırken plastik şişe seçmek zorunda değiliz, mutfakta plastik kap kullanmak zorunda değiliz. O yüzden önce bu BPA kaynaklarını sıfırlamaya çalışmak iyi bir strateji olabilir. 

Kompozit dolgu yapılması sırasında yukarıda bahsettiğim önlemlere dikkat edilmesi, en azından başlangıçta maruz kalınan, nispeten daha yüksek olan miktarı azaltabilir. 

Ve bizim için geç olsa bile en azından çocuklarımız için, kendi sağlıklı dişlerini korumak aslında herhangi bir malzemenin beraberinde getirdiği şüpheleri bertaraf etmek için atılabilecek en iyi adım. Bunun için de her şeyden önce işlenmiş yiyeceklerden uzak, doğal ve zengin bir beslenme geliyor. Gerek gelişme çağında sağlam bir diş yapısı kazanmaları, gerek dişler sürdükten sonra asit saldırılarına karşı koruyabilecek minerallerden zengin bir ortam sağlanabilmesi, gerekse dost mikroorganizmaların baskın olduğu sağlıklı bir ağız mikrobiomu için sağlıklı beslenme ve beraberinde tabi ki güneş ışığı, uyku ve hareketin olduğu bir yaşam tarzı onlar için ilk hedefimiz olmalı. Daha sonra elbette doğru fırçalama ve diş ipi…

Doğal Tiroid Hormonu – NDT Tecrübem

Hipotiroidi için sentetik hormonlar yerine doğal tiroid hormonu deneyimleyen var mı aranızda sevgili okurlarım? Bu yazımda sizlerle NDT de denen bu ilaçla ilgili kendi deneyimimi paylaşmak istiyorum. 

Açılımı “Natural dessicated thyroid” olan NDT, sığır ya da domuzdan elde edilen tiroid bezinin, toz haline getirilip kapsüle doldurulmasıyla üretiliyor. Bizde bulunmasa da Batı’da senelerdir kullanılan bir ilaç. Yalnizca T4 değil, T3 ve hatta T1 ve T2 gibi çok üzerinde durmadığımız tiroit hormonlarını da içeriyor. Doğal olması ve özellikle de T3 içermesi sebebiyle, özellikle naturopatlar, fonksiyonel tıp doktorları gibi alternatif yaklaşıma açık doktorlar tarafından öneriliyorlar. Klasik tıbbın önerdiği, ülkemizde de neredeyse tek seçeneğimiz olan sentetik ilaçlar (Euthyrox, Levotiron gibi) ise yalnızca T4 hormonu içeriyor ve vücudun bunu asıl kullanılan aktif hormon formu olan T3’e çevirmesi bekleniyor. Birçok Haşimato hastası çeşitli sebeplerle T4’ü aktif formu olan T3’e dönüştüremedikleri için aldıkları sentetik ilaç , TSH’ı normal sınırlar içerisinde tutsa da vücut hala asıl kullanacağı T3’ten mahrum kalmış olabiliyor. Kontrollerde yalnızca TSH ve T4’e bakılıyorsa hastadaki düşük T3 gözden kaçabilir, her şey normalmiş gibi görünebilir. T3’e bakıldığı zaman da sadece normal değerler içinde olması değil, referans değerinin üst sınırına yakın seyretmesi daha ideal bir durum. (Bu arada eskiden sağlık ocaklarındaki tahlillerde T3’e bakılırdı, şimdi bunu kaldırmışlar. İleri gideceğimize geri gidiyoruz!)

İşte ben de hep o T3’ü düşük seyredenlerden oldum, normal değerin içinde olsa bile… T3’üm yalnızca otoimmün diyeti yaptığım dönemde çok iyi bir seviyeye çıkmıştı. Hemen ardından, 1 buçuk yıl için gittiğimiz sakin, huzurlu Bulgaristan’dan karmakarışık İstanbul’a geri dönme, yeni iş, kızıma yeni okul vs. vs. derken çok iyi bir seviyeye getirdiğim sağlığım garip sinyaller vermeye başladı. Türkiye’ye ve çalışmaya geri döndüğümde, amalgam dolgu sökümü de yapmaya başladım – tabi SMART protokolüne göre. O dönemde uzun yıllar önce yaşadığım kalbimdeki düzensiz atımlar çok daha siddetli bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Amalgam sökümü sırasında kullandığım maskeden şüphelenip hemen daha güvenilir bir gaz maskesine geçtim. Ama aritmiler gitmiyordu. Kahveyi minimuma indirdim, hatta hiç içmediğim dönemler oldu ama aritmiler azalsa da gitmedi… 

Sonra bir gün, uzun zamandır denemek istediğim ama Türkiye’de bulamadığım, internet üzerinden satın alma imkanı olmadığı için de yurt dışından alamadığım NDT’yi yeniden araştırdım. Thyrovanz adlı bir ilaç markasına ulaştım. Bu ilaç sığır tiroit bezinden elde ediliyordu. Arjantin ya da Yeni Zelanda kaynaklı, hiç GDO’ya ya da antibiyotiğe maruz kalmayan hayvanlardı bunlar. Amerika’dan gelecek olan bir arkadaşım sayesinde ilacı aldım. Sentetik ilaçtan direkt olarak doğal ilaca geçiş yapanların tecrübelerine dayanarak, Euthyrox’u bir anda bırakıp Thyrovanz’a geçtim. Çok düşük doz bir Euthyrox da kullanmıyordum hani! (125mcg). Biraz doz denemeleri yaptıktan sonra Thyrovanz’ın düşük bir dozunda kendimi harika hissetmeye başladım (50mg). Bir ay kadar kullandıktan sonra ise değerlere baktırdığımda durum aslında hiç de harika değildi. TSH’ım fırlamıştı! (25 seviyelerine!!!) Serbest T3’üm çok düşüktü. Ancak işin garip yanı kalbimde düzensiz atım falan kalmamıştı!

Sonra ben korkuyla yeniden Euthyrox’a geçtim. Bir süre sonra TSH’ım T3, T4’üm yeniden eski değerlerine döndü. Ancak düzensiz atımlar da geri geldi! O zaman Euthyrox’tan duyduğum şüpheler iyice arttı. Zaten Euthyrox kullanılmasını önermeyen ve bu fikirleriyle tepki çeken doktorlar da olduğunu biliyordum. Ama yapılan çalışmalara göre subklinik hipotiroidi denen, tiroit kan değerlerinin normal sınırlar içerisinde ancak ideal değerlerin dışında olduğu durumlarda bile doku düzeyinde hipotiroidi belirtileri olabiliyor. Yani kan değerleri sınırlar içinde olsa bile ideal değillerse, hücresel fonksiyonların en iyi şekilde yürümesine yetecek kadar iyi olmayabilir. Bu yüzden de bu gibi durumlarda eksik tiroit hormonlarının yerine konması daha iyi bir yaklaşım gibi görünüyor. Hele de benim gibi ilaç kullanmadığında değerleri bu kadar değişen eski tiroit hastaları için ilacı bırakmak biraz iddialı ve riskli bir yaklaşım bence.  

Hikayeme dönecek olursam… Euthyrox’la geri gelen aritmilerden sonra Thyrovanz’ı mutlaka yeniden denemeye karar verdim. Thyrovanz kullanıcılarının bir Facebook grupları olduğunu gördüm. Grupta yazılanları, diğer insanların tecrübelerini, önerilen dozları ve bu doza ne hızla çıkılması gerektiğini okudum. Gerçekten de Euthyrox ve Thyrovanz’ın birlikte kullanılması önerilmiyordu. Ani bir geçiş yapmakla hata etmemiştim. Ancak dozu daha yüksek kullanmam gerekiyordu. Benim kullandığım kadar Euthyrox kullanan biri için 200mg Thyrovanz’a çıkılabileceği öneriliyordu. Ben de öyle yaptım… Bir ay kadar sonra yapılan testimde TSH’ım 0,18 gibi çok düşük bir değere düşmüştü… Bu değerin elbette biraz yükselmesi gerekiyor. O yüzden ilaç dozumu biraz azalttım. Birkaç hafta içinde değerlerimi yine gözden geçirip bu yazıyı güncelleyeceğim. 

Ancak bence asıl can alıcı nokta Euthyrox’u yeniden bırakıp Thyrovanz’a başladığımda aritmilerimin de yeniden ortadan kaybolmalarıydı. Farklı seviyelerdeki TSH’a ve ilk denememdeki düşük serbest T3’e rağmen iki denemede de aritmilerin yok oluşu, bana ilaç dozlarının değil Euthyrox’la ilgili bir durumun bu aritmilere sebep olduğu izlenimini veriyor. Zaten ilaçla ilgili bilgilere baktığımızda, bu tarz yan etkileri olabileceğini görüyoruz (1).

Thyrovanz dışında başka NDT markaları da var. Ancak ben bu markayı internetten reçetesiz satın alabildiğim için ve bazı başka Uzak Doğu ilaçları gibi şüpheli görünmediği için tercih ettim.  Firma ilacı Türkiye’ye kargoladığını söylüyor ancak ben hiç bu şekilde getirtmedim, gümrükte sorunla karşılaşılır mı bilmiyorum. Büyük ihtimalle iHerb’de olduğu gibi reçeteniz olması gerekecektir. Ayrıca benim başıma geldiği gibi TSH’ınız büyük dalgalanmalar gösterebilir ve bunun ciddi yan etkileri de olabilir. Doz ayarlaması yapmakta zorlanabilirsiniz. Ayrıca demir seviyesinin düşük olması, kortizol seviyelerinin ideal seyretmemesi gibi sebeplerin de doğal tiroit ilaçlarıyla başarılı sonuçlar alınamamasına yol açabilecekleri söyleniyor (“Stop the Thyroid Madness” sitesini hiç görmediyseniz, bir göz atmanızı öneririm.) O yüzden doğal tiroit hormonlarını denemeye karar verirseniz, anlaşabileceğiniz bir doktor bulup onunla ilerlemenizi tavsiye ederim.

Pekiyi o zaman bunları neden paylaştım? Çünkü biz bunları konuştuğumuzda bir talep yaratmış oluyoruz ve bu sayede bu ilacı önermeyi düşünecek doktorlamızın sayısı artabilir. Belki ileride ilacı direkt Türkiye’den satın almak mümkün olabilir. Hatta ülkemizde antibiyotiksiz, GDO’suz hayvanlar yetiştiren çiftliklerimizden kendi doğal tiroit hormonu takviyemizi üreten birileri çıkabilir belki bir gün, ne dersiniz?

Kaynaklar
  1. https://www.drugs.com/euthyrox.html

Kanal Tedavisi Tartışması

Kanal tedavili dişlerin kronik hastalıkların altında yatan nedenlerden biri olabileceğini iddia eden Root Cause belgeseli, kanal tedavileri konusunda alevli bir tartışma yarattı. Bu iddialar aslında yeni değil, temeli 1900’lerin başında Weston Price’ın yaptığı deneylere dayanıyor. W. Price, kanal tedavili dişleri çekip tavşanların derilerinin altına yerleştirdiğinde, dişin çekildiği kişide hangi sorunlar varsa tavşanlarda da bu sorunların geliştiğini gözlemlemiş. Price’ın çalışmaları çok eski olduğu için steril ortamda yapılmamış olabileceği şeklinde eleştirilmiş ancak tartışmalar son bulmamış.

Kanallar neden sorunlu olabilir?

  • Birincisi, kanal yapısı çok değişkenlik gösterebildiği için mükemmel temizlenmeleri çok zor. Örneğin büyük azı dişleri “çoğunlukla” üç kanallı, bilemediniz 4 kanallı kabul edilip tedavi edilir. Halbuki bunların dışında birbiriyle bağlantı yapan, dallanan başka kanallar olabiliyor.  Aşağıdaki fotoğrafta kanalların bu karışık morfolojileri boyayla gösterilmiş.

  • İkinci ve asıl sorun ise dişin yapısını oluşturan binlerce mikrotübül. Ana ve yan kanalları mükemmel şekilde temizlesek bile dişin kendisi binlerce incecik kanalcıktan oluşuyor. Canlı bir dişte bu kanalcıkların içlerinde bir sıvı akışı bulunuyor. Kanal tedavili, ölü bir dişte ise bu ortadan kalkıyor. Bu alan mikroorganizmaların yerleşebileceği ideal bir ortam haline dönüşüyor. Mikrotübülleri gözünüzde canlandırabilmeniz için aşağıda bir çizim paylaştım. 

Aşağıdaki fotoğrafta ise mikrotübüllerin ve içlerindeki mikroorganizmaların elektron mikroskobu görüntüleri yer alıyor.

  • Gerek ana ve yan kanalların, gerekse mikrotübüllerin içindeki bu mikroorganizmalar, metilmerkaptan ve thioeter gibi gazlar üretebiliyorlar. Bu gazların bağışıklık sistemini uyararak verilen yanıtın sistemik olmasına yol açtığı düşünülüyor (1)

Yapılan bazı çalışmalar kanal tedavili dişlerin vücutta hastalıklara yol açabildiklerini düşündürüyor. Örneğin kalp krizi geçiren 101 hastadan alınan pıhtılar incelenmiş ve %78,2’sinde kanal tedavili dişlerde bulunan bakteriler olduğu görülmüş (2). Ayrıca bu trombüslerdeki bakteri DNA’ları, hastaların kanlarında bulunanlardan 16 kat fazlaymış.

Ancak kanal tedavisi konusunda direkt bir karara varmadan önce bazı başka noktaları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. 

Kanal Tedavisi ve Başarısız Kanal Tedavisi 

Kanal tedavisi ve sistemik hastalıklarla ilgili yapılan araştırmaların çoğunda köklerinin ucunda kronikleşmiş iltihabi alanlar bulunan kanal tedavili dişler kullanılmış. Röntgende “başarılı” görünen kanal tedavili dişler değil… Yukarıda örnek verdiğim araştırma bunlardan biriydi. 

Mikrotübüllerin temizlenememesi ve doldurulamaması olayı, başarılı görünen kanal tedavileri için de geçerli olsa bile bunlarla ilgili yayınlanmış pek çalışma yok.

Başarılı Kabul Edilen Kanallar Gerçekten Başarılı Mı?

Klasik diş hekimliğinde kanal tedavili dişin durumunu yorumlamak için röntgene başvurulur. Son yıllarda tomografi görüntüleriyle kıyaslandığında röntgenlerin bu patolojileri tespit etmede çok yetersiz kaldığı anlaşıldı. Bu yüzden röntgende “başarılı” görünmesi kanal tedavisinin sorunsuz olduğu anlamına gelmeyebilir. 

Soldaki ve sağdaki görüntüler aynı dişe ait. Soldaki röntgen görüntüsü dişin sorunsuz olduğunu düşündürebilir. Oysa sağdaki tomografide kökün ucundaki iltihaplı alanı rahatlıkla görebiliyoruz.

Aşağıdaki çalışmada(3) sistemik hastalığı olan ve olmayanların kanal tedavileri kıyaslanmış. Diyor ki: “Sistemik hastalığı olan 98 kişilik grupta, sayılan bütün kanal tedavilerinin %95’inde kronik lezyon da tespit edilmiş (tomografi kullanılmış). 

Aynı çalışmada, sağlık sorunu olmayan kontrol grubundaki kanal tedavileri de pek iç açıcı çıkmamış: 631 tomografide tespit edilen 656 kanal tedavili dişin 444’ünde kök ucunda kronik iltihap varmış. “Başarısız” kanal tedavilerinin oranının yüksek olması büyük ihtimalle teşhiste tomografi kullanılmış olmasından kaynaklanıyor. 

Yani sistemik hastalıklarla ilişkilendirilen kanal tedavileri başarısız olan kanal tedavileri olabilirler ama bunların oranı sandığımızdan daha yüksek olabilir. 

Hangisi Başlattı?

Sistemik hastalığı olanlarda daha fazla kronik iltihaplı kanal tedavisi görüldüğüne dair daha birçok çalışma mevcut (4, 5, 6, 7). Ama bu ilişkiden yola çıkarak bu sorunlara kanal tedavisi sebep olmuştur diyebilir miyiz? Yoksa bu hastalıkların görüldüğü kişilerde kanal tedavisinin başarısız olmasına yol açacak bir zemin mi var? Sistemik hastalıklara yol açan durum her neyse kanal tedavisinin başarısız olmasına da mı yol açıyor?

Köklerin ucunda bu tarz bir lezyon oluşmasının genetik yatkınlıkla ilgisi olabileceğine ilişkin çalışmalar var (8, 9). Fotodaki çalışmada klinik olarak başarısız olan kanal tedavilerinin olduğu insanlarda iltihabi yanıtları artıran türde bir genetik değişiklik gözlenmiş.

Sonuç olarak?

Şimdilik yazıyı daha fazla uzatmamak için kısaca yorumumu yazarak bitirmek istiyorum. Kanal tedavili dişlere yakından baktığımızda vücutta çok barındırmak isteyeceğimiz türde bir ortam olmadıklarını görebiliriz. Diğer yandan elimizdeki verilerle “Kanal tedavileri herkeste hastalıklara yol açar” da diyemiyoruz. Hani bazı insanlar sigara içer, doğru düzgün uyumaz, kötü beslenir ve siz bu konuların hepsine titizlikle yaklaşırken, o kişiden daha sağlıksız hissedersiniz ya… Kanal tedavilerinde de benzer bir durum olabilir. Kişi kanalın yol açabileceği sorunları kontrol altında tutmayı başaran avantajlı bir yapıya sahip olabilir. Veya henüz herşey bir araya gelmemiştir! Bardak taşmamıştır… Bilemiyoruz. Bazı biyolojik diş hekimleri kesinlikle bütün kanal tedavili dişlerin çekilmesinden yanalar. Yalnızca diş hekimleri değil, onkolog, kardiyolog ve başka branşlardan doktorlar arasında da yine bu görüşü savunanları bulmak mümkün. Diğer yandan, henüz noktayı koyamayacağımızı düşünen, daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanan hekimler de var. Amalgam dolgular ve flor konusunda tavrı çok net olan IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) de kanal tedavileri konusunda net bir öneride bulunmuyor.

Bu yüzden kanal tedavisi yapılıp yapılmamasına, kanallı dişlerin çekilip çekilmemesine karar vermek için hastanın genel sağlık durumunun, beklentisinin, yerine yapılacak işlemlerin, dişin yalnızca röntgen değil tomografi görüntülerinin vb. birçok faktörün değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca hastaya bu konudaki bilgilerin aktarılmasının ve işlem yapılmadan onayının alınmasının gerektiğine inanıyorum. 

Tabi bundan da önemlisi canlı dişlerin sağlığını korumak! Bunun için toplumun özellikle beslenme konusunda bilinçlendirilmesi, düzenli kontrole gitmenin toplumda alışkanlık haline getirilmesi, dişlerin kanal tedavisi noktasına gelmemesi için hastaların erken teşhisi sağlayabilecek belirtiler konusunda eğitilmesi ve rejeneratif tedavilere daha fazla şans verilmesi gibi önlemler alınabilir. Gerek olmayan yerlerde kanal tedavisinden mümkün olduğunca kaçınılabilir (Örneğin estetik amaçla kaplanacak çapraşık bir diş, kanala gideceği öngörülüyorsa, ortodonti ile tedavi edilebilir.) 

İlerleyen günlerde bütün bu bahsettiğim önlemlerle ilgili daha detaylı bilgiler paylaşmaya çalışacağım…

Sağlıcakla!

 

Kaynaklar
  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25864743
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23418311
  3. https://www.omicsonline.org/open-access/impact-of-endodontically-treated-teeth-on-systemic-diseases-2161-1122-1000476.pdf
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3448330/
  5. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6164509/
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4856634/
  7. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26174809
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21419289
  9. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29306532 

Uykudan Önce Takviye Almak Doğru Mu?

Son yazımda metiyonin kısıtlamasının, bazı tümör kök hücrelerinde tümörleşme kabiliyetini ortadan kaldırdığını anlatmıştım. Ayrıca fazla metiyoninin atılmasında glisinin rolü olduğu için, yediklerimizdeki metiyonin-glisin dengesinin önemli olabileceğinden bahsettim. Glisin daha çok kemik, kıkırdak gibi yapılarda bulunduğu için beslenmemize bunları daha fazla katmamız önemli olabilir.

Sirkadyen konulu yazılarını çok sevdiğim Dave Mayo, bir yazısında (1) bazı tümörlerde glisin kısıtlamasının da metiyonin gibi olumlu sonuç verdiğini yazmış (Şu çalışmadan bahsetmiş: https://www.nature.com/articles/nature22056). Düz mantıkla ilk akla gelen soruyu sormuş: Glisini kısıtlayalım mı? Cevap tabi ki hayır!

Ama bu bilgiyi kullanarak, daha iyi bir uyku için yatmadan önce 3-5gram kadar alınması önerilen glisin takviyesinin iyi bir fikir olmayabileceğini öne sürmüş. Böyle bir takviye zaten almıyor olabilirsiniz ama Dave Mayo’nun açıklamasını okuduğumuzda bu fikri bence başka takviyelere de genelleyebiliriz. Şimdi ne dediğine bakalım:

“Sağlıklı hücrelerde hücresel metabolizma ve hücresel döngü bir sirkadyen ritmi takip eder. Hücre bölünmesinin hücre metabolizmasından ayrılması gerekir, çünkü mitokondriyal enerji metabolizması, hücre bölünmesi sırasında DNA’ya zarar verebilecek reaktif oksijen türleri ortaya çıkarır.

“Mitokondriyal metabolizma, sağlıklı hücreler için gereken enerjinin %90’ından fazlasını karşılar.

Kanser hücrelerinin ise buna ihtiyacı yoktur çünkü onlar farklı bir enerji metabolizmasını kullanırlar(Warburg metabolizması). Bu sayede çok daha hızlı çoğalabilirler. […]

“Ayrıca kanser hücreleri, saat geninin çalışmasını baskılayarak sirkadyen ritimden etkilenmezler. […]

“Kanser hücrelerinin farklı metabolizması ve sirkadiyen saati inhibe etmesi, onlara sağlıklı hücrelere karşı bir üstünlük sağlar. Gün içinde sağlıklı hücreleriniz bir noktada bakım onarım çalışmaları için kapanmak ister. Kanser hücreleri ise yalnızca büyümek ister ve bunun için sürekli bir enerji kaynağına ihtiyaç duyar.

“Varsayımsal olarak, gün içinde glisin tüketmek sağlıklı hücrelerle kanser hücrelerinin glisin için yarışmasına sebep olacaktır. Yatmadan hemen önce alınan glisin ise normal tokluk penceresinin dışında alındığından problem yaratabilir.”

Anladığım kadarıyla Dave Mayo, yatmadan önce alınan glisinin direkt kanser hücreleri tarafından kullanılabileceğini düşünüyor.

Bununla ilgili yapılan bir çalışma olmadığını da belirtmiş. Yani vücuttaki durum gerçekte böyle olmayabilir.

Yine de bu fikir bana çok mantıksız gelmiyor. Sirkadyen ritmi bozmamak adına olduğu kadar, vücuda izole edilmiş bir maddeyi vermenin etkileri açısından da takviyelerin gün içinde, ya yemeklerle birlikte ya da beslenme vaktine yakın alınmalarının daha iyi olabileceği görüşündeyim. Bu sayede diğer besinlerle sinerjistik etkilerinden faydalanılabilir, vücut için fazla olabilecek kısımları alınan besinlerdeki diğer maddelerce dengelenebilir. Aynı yemek yerken aldığımız vitamin ve minerallerde olduğu gibi…

Bazı takviyelerden maksimum faydayı sağlamak için aç karna ve diğer takviyelerden uzak alınması önerilir. Takviyenin kullanılma sebebine bağlı olarak en azından durum düzelene kadar bunun daha avantajlı olduğu yerler olabilir. Yine de bu alınma zamanını gündüz beslenmemiz gereken zamanın içerisinde tutmak, vücudun normal çalışma seyriyle daha uyumlu olabilir görüşündeyim.

Bazı kaynaklarda gece yatmadan önce içilmesi önerilen takviyelerden, glutamin ve kollajeni de bu vesileyle burada analım… Bunlar da aynı glisin gibi protein takviyeleri oldukları için geç saatte yemek yemenin yarattığı etkileri yaratabilirler diye düşünüyorum.

Metiyoninle Beslenen Kanser Hücreleri Bize Ne Ders Verebilir?

Metiyonin, vücudumuzun birçok fonksiyon için ihtiyaç duyduğu temel bir aminoasit. Yumurta, balık, et, tavuk, hindi, süt ürünleri, bakliyat ve bazı kuruyemişlerde bol bulunuyor. Esansiyel bir aminoasit olarak kabul ediliyor, yani dışarıdan alınması gerekiyor. Ancak vücut kullandığı metiyonini, bazı yardımcı maddelerin varlığında yeniden üretebiliyor. Bu döngüde homosistein, SAM, metil folat gibi maddeler kullanılıyor.

Nature dergisinde yayınlanan çok taze (6 Mayıs 2019 tarihli) bir makaleye göre (1) tümör kök hücrelerinin vücuttaki diğer hücrelerden farklı olarak yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlaka dışarıdan aldıkları metiyonine ihtiyaçları var ve metiyonin yokluğunda tümör oluşturma kabiliyetlerini kaybediyorlar.

Tümörler çok heterojen bir yapıya sahiptirler ve içlerinde farklı kanser hücre grupları bulunur. Kanser kök hücreleri de bu gruplardan biridir. Bu kök hücreleri tümörün oluşmasından sorumludurlar ve geleneksel kemoterapiye oldukça dirençlidirler. Agresif kanserlerde, kanserin yeniden ortaya çıkmasında ve metastaz yapmasında bu hücreler rol oynarlar (1).

Nature’da yayınlanan çalışmada, akciğer kanseri kök hücreleri alınıp vücut dışında bir kültür ortamında çoğaltılmışlar. Vücuttaki aktivitelerinin gözlemlenebilmesi için aynı zamanda bağışıklık sistemleri zayıflatılmış farelerin vücutlarına da yerleştirilmişler. Bu hücrelerin tümörleşme faaliyetinin çok yüksek olduğu, hızlı bir şekilde kolonileşmeleriyle ve farelerin vücutlarına yerleştirildiklerinde hemen tümörleşmeleriyle onaylanmış.

Daha sonra kanser kök hücrelerinin yerleştirildiği ortamdan metiyonin 48 saat boyunca uzaklaştırılmış. Metiyonin yokluğunda hücrelerin koloni oluşturma kabiliyetleri oldukça azalmış. Bu hücreler farelere yerleştirildiğinde hücrelerin tümör oluşturma kabiliyetlerinin oldukça azaldığı, oluşan tümör kütlesindeki %94’lük azalmayla görülmüş. Daha sonra aynı deney 24 saatlik süreyle tekrarlanmış ve bu süre bile kanser kök hücrelerinin tümör oluşturma potansiyelini geri dönüşümsüz olarak ortadan kaldırmaya yetmiş.

Hücreler yeniden metiyonin bulunan ortama yerleştirildikleri halde tümör oluşturma potansiyelleri geri gelmemiş.

Fig. 2
Farklı aminoasitlerin kısıtlanmasıyla farelerde oluşan tümör boyutlarındaki fark etkileyici…

Metiyonin temel bir aminoasit olduğu için kısa süreli olarak azalması bile hücre canlılığını olumsuz yönde etkileyebilir. Araştırmacılar “Acaba başka bir temel aminoasiti ortadan kaldırsak aynı etkiyi görür müydük?” sorusuna cevap verebilmek için, threonin, lösin ve triptofan aminoasitlerini ayrı ayrı besi yerinden kaldırarak aynı deneyleri uygulamışlar. Bunların kısa süreli olarak verilmemesi tümörojenik faaliyeti etkilememiş, hücreler canlı kalmaya devam etmişler ve tam besi yerine geri yerleştirildiklerinde tümör oluşturmaya devam etmişler.

Ayrıca metiyoninden fakir hücreleri üç farklı şekilde kurtarmayı denemişler.

Birinci gruba homosistein takviyesi verilmiş. Normalde vücutta homosistein ve bazı yardımcı maddelerle metiyonini yeniden oluşturabiliriz. Ancak bu hücrelerde homosistein verilmesi hücreleri kurtaramamış. Yani sağlıklı vücut hücrelerinin aksine mutlaka dışarıdan gelen metiyonine ihtiyaç duyuyorlarmış.

İkinci gruba SAM takviyesi verilmiş, metilasyon için metiyonine olan ihtiyacı ortadan kaldırabilir miyiz diye anlamaya çalışmışlar. Bu yöntem tümör oluşturma potansiyelini yeniden biraz artırmış.

Üçüncü grup ise tüm aminoasitlerin bulunduğu bir ortama yeniden yerleştirilmiş. 48 saat sonra tümör oluşturma potansiyeli geri gelmemiş. Bu da metiyoninin ortadan kalkmasının bu hücrelerde uzun süreli epigenetik bir değişikliğe neden olmak suretiyle tümör oluşturma potansiyellerinin ortadan kalkmasına yol açtığını düşündürmüş.

Araştırmacılar, bu sonuçların laboratuvar ortamında olduğunun, insan vücudundaki kanser kök hücrelerinin farklı davranış sergileyebileceğinin de altını çizmişler.

Metiyonin sınırlandırmasının kanser üzerine olumlu etkilerine dair başka çalışmalar da var…

2015 tarihli bir derlemede metiyoninin azaltılmasının farklı kanser türlerine etkilerine dair çalışmalara yer verilmiş (2):

  • Bir çalışmada meme kanseri kök hücrelerinin çoğalması, metiyonin kısıtlamasıyla azalmış.
  • Prostat ve beyin kanserli kemirgenlerde yapılan çalışmalarda metiyonin kısıtlaması olumlu sonuç vermiş.
  • 2002’de yapılan bir klinik çalışmada metastatik kanseri olan 8 kişi metiyonini azaltılmış proteinle beslenmiş. Dolaşımdaki metiyonin %58 oranında azalmış. Hormonal olmayan prostat kanseri olan bir katılımcıda 12 haftanın sonunda PSA’da %25 azalma görülmüş.
  • Bir çalışmaya göre tek bir günlük metiyonin kısıtlamasıyla bile vücutta dolaşan metiyonin seviyesi ortalama %41 azalabiliyormuş.
  • Metiyonin alınmadığında, yeterli kalori alınsa bile kilo kaybı olabildiği görülmüş.

Neden Metiyonin konusundaki bu makale ilgimi çekti?

Metiyonin, yıllardır yalnızca kanser değil, uzun ömrün sırlarını araştıran çalışmaların da konusu olmuştur ve yüksek proteinli diyetlerin eleştiriye uğradıkları noktalardan birini oluşturmuştur. Özellikle de hayvansal proteinlerin ömrü kısalttıkları ve kansere yol açtıkları söylenir. Ve bunun altında yatan nedenlerden birinin de metiyonin olabileceği düşünülür.

O halde metiyonini kısıtlamalı mıyız?

Başlangıçta da bahsettiğim gibi metiyonin vücutta önemli hücresel işlevlerde görev alıyor, bu yüzden aslında korkmamız gereken bir aminoasit değil.

Chris Kresser’ın bir yazısında belirttiği gibi sorun metiyonini fazla tüketiyor olmamız değil, onu dengeleyen glisin aminoasitini az alıyor olmamız olabilir (3). Glisin, fazla metiyoninin karaciğer yoluyla atılmasında rol oynuyor (4). Kresser’ın bahsettiği 2011 yılına ait bir çalışmaya göre (4), glisini artırmak da metionini kısıtlamakla aynı ömrü uzatıcı, sağlıklı etkileri sağlıyor. Mart 2019’a ait başka bir çalışma da glisinin bu olumlu etkilerini doğrulamış (5).

Glisinin hangi gıdalarda bol bulunduğuna baktığımızda bizim çok da fazla tüketmediğimiz, hayvanların kıkırdakları, kemikleri, ligamentleri, derileri gibi bölgelerinde olduğunu görüyoruz.

İnsanlığın avcı-toplayıcı olduğu zamanlardaki beslenmesine baktığımızda bu bilgiler tam da yerine oturuyor! O zamanlarda şimdi yaptığımız gibi hayvanların sadece kırmızı etleri, derisiz, yağsız parçaları değil, her yeri yenilir, belki günlerce aç kalma ihtimaline karşın hiçbir parçası ziyan edilmezdi. Büyük ihtimalle onların tükettikleri protein çeşitleri bizimkinden çok daha fazlaydı. Dolayısısyla protein kaynaklarımızı çeşitlendirmek, kırmızı et, yumurta, süt ürünlerinin dışında kemik suları, kıkırdak, hatta yumuşak kemik parçalarını, kılçıklı balıkların kılçıklarını ve sadece glisin için değil, genel faydaları için ciğer, dalak, yürek vb. kısımları da dönüşümlü olarak tüketmek daha zengin ve aldığımız besinlerin birbirlerini dengelediği bir beslenme şekli oluşturabilir. (Bunların mümkünse GDO’suz, antibiyotiksiz beslenen, serbest dolaşan veya avcılıkla elde edilen hayvanlardan olmasına dikkat ederek…)

Ayrıca yine bu toplumların büyük ihtimalle böyle hayvansal gıdalara erişimleri şimdi olduğu kadar kolay değildi ve zaman zaman da olsa bunlardan uzak kaldıkları dönemler oluyordu. Belki hayvansal gıda bulamadıkları dönemlerde otlarla, meyvelerle besleniyorlar, belki de bunları bile bulamıyor ve aç kalıyorlardı. Yukarıda 1 gün kısıtlandığında bile dolaşımdaki metiyoninin %41 azalabildiğini yazmıştım. Bu yüzden her gün aynı yiyeceklerle beslenmek yerine zaman zaman bazı grupları bir iki günlüğüne beslenmemizden çıkarmanın faydaları olabilir.

Açlık uygulamalarının sayısız faydası olduğunu hepimiz biliyoruz. Metiyonin kısıtlamasıyla ilgili bu tarz çalışmalar da bu faydalarla örtüşüyor aslında. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı dolayısıyla oruç tutuyorsanız veya sağlık faydalarından dolayı aralıklı (fasılalı) oruç uyguluyorsanız, orucunuzu bir iki günlüğüne sebze meyvelerle bozabilirsiniz. Yine zaman zaman yapılan sadece sebze-meyve sularının tüketildiği birkaç günlük “detoks”ların da benzer etkileri olabilir.

Uzun süre aç kalmanın herkese iyi gelmediğini, bazı insanlarda kan şekerini, adrenal bezleri, kadın hormonlarını, tiroid hormonlarını kötü etkileyebildiğini hatırlatmakta fayda var. Bu yüzden böyle sorunları olanlarda tamamen aç kalmak yerine zaman zaman bazı yiyecek gruplarını çıkarmak daha mantıklı olabilir.

Kaynaklar:
  1. https://www.nature.com/articles/s41591-019-0423-5
  2. https://www.naturalmedicinejournal.com/journal/2015-12/role-methionine-cancer-growth-and-control
  3. https://chriskresser.com/do-high-protein-diets-cause-kidney-disease-and-cancer/
  4. https://www.fasebj.org/doi/abs/10.1096/fasebj.25.1_supplement.528.2
  5. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/acel.12953#acel12953-bib-0016

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!