Skip to main content
Category

Blog

Dişlerdeki Siyah Lekeler

Dişlerdeki siyah lekeler hem hastaların hem de diş hekimlerinin baş belası… Çürükler ya da diş eti sorunları gibi sağlığa ciddi bir zararı olduğu düşünülmemekle birlikte estetik olarak oldukça rahatsız ediciler. Sanki lekeleri olan kişi dişlerine bakmıyormuş gibi bir izlenim yaratıyorlar. Tam tersine! Genelde bu hastalar lekeleri engellemek için çok düzenli olarak dişlerini fırçalıyorlar. Buna rağmen diş hekiminin yaptığı temizlikten kısa bir süre sonra lekeler geri geliyor!

Siyah lekelenmeler genelde diş eti sınırını takip eder. Diş üzerindeki bu siyahlıkların leke mi çürük mü olduğundan emin olmak için diş hekiminize danışabilirsiniz.

Genelde diş hekimleri olarak biz hastamıza neden lekeleri olduğuna dair tatmin edici bir açıklama yapamıyoruz. Genelde çok çay, kahve içmekten, demir takviyesi kullanımından ya da bazı ilaçlardan olabileceği söyleniyor hastaya ancak birçok hastada bu durumlar geçerli olmuyor. Aslında bu konuda gerçekten de kesinleşmiş bir sonuç yok. Ama elimizdeki bilgiler giderek zenginleşiyor diyebiliriz. Şimdi yapılan çalışmalara bir göz atalım:

Neler Biliyoruz?

  • Yapılan çalışmaların çoğunda dişlerinde siyah lekelenmeleri olanlarda diş çürüğü miktarının daha az olduğu görülmüş (1) (4).
  • Bu lekelerdeki bakteri florasında Actinomyces türlerinin ağırlıklı olduğu, bu yüzden çürük yapma potansiyelinin daha az olduğu görülmüş. Özellikle de renklenmemiş plaktakine göre daha fazla Actinomyces naeslundii ve daha az Lactobacillus türleri içerdiği görülmüş (1). Bu akla probiyotikler etkili olabilir mi sorusunu getiriyor ki bununla ilgili de çalışmalar yapılmış. Birazdan bahsedeceğim…
  • Siyah lekelenmelerin içinde yüksek miktarlarda sülfür ve demir bulunuyor ve siyah renk buradan geliyor (1). Sülfür, bakterilerin fermantasyonundan, demir de tükürükten geliyor. Hamilelik ve çocukluk döneminde demir takviyesi alanlarda daha fazla görüldüğünü söyleyen çalışmalar da var. Ancak tükürükteki fazla demirin tek sebebi bu olmayabilir. Bu konuya döneceğiz… Ancak burada şunu söyleyebiliriz ki hem yüksek miktarda demir hem de bazı özel bakterilerin ortamda olması gibi birkaç koşulun bir arada bulunması gerekiyor olabilir. Veya demirin kendisi bu bakterilerin serpilmesi için uygun ortamı yaratıyor olabilir.
  • Siyah lekelenmelerin içinde normal plaktakine göre daha fazla kalsiyum ve fosfat bulunuyor. Ayrıca siyah lekeleri olanların tükürüğünde de daha fazla kalsiyum bulunduğu ve tükürüğün asidik ortamı normale çevirebilme kapasitesinin ve pH’ının daha fazla olduğu (yani asidik olmadığı) biliniyor (1)

Ayrıca daha az biberonla beslenenlerde daha fazla görüldüğü, diş macunu veya diş fırçalama sıklığıyla ilişkisinin olmadığı ve siyah lekeleri olanlarda normal bakteri plağı birikiminin daha az olduğu gibi başka bilgiler de var (1)

Çürük sıklığının daha az olduğuyla ilgili çalışmalar iyi haber diye düşünebiliriz… Ama  başka bir çalışma, siyah lekelerin oluşumunda diş minesinin çözündüğünü ve mine yüzeyinin bozulduğunu ortaya koyuyor. Sonuçta bu lekeler aslında bir biyofilm ve içindeki bakteriler yiyip içiyor ve fermantasyon ürünleri olşturuyorlar. Bunların diş minesinin içine işlediği ve daha pürüzlü olmasına neden olduğu söylenmiş bu çalışmada. Bu pürüzlü yapı da temizlik sonrası lekelerin normal mineye göre daha kolay tutunacağı bir ortam yaratabilir ve lekelerin geri gelmesinde bir payı olabilir (9). Bu yüzden bence temizlikten sonra hidroksiapatit uygulaması gibi diş yüzeyini onarabilecek uygulamalar düşünülebilir.

Probiyotikler Etkili Olabilir Mi?

Bir çalışmada siyah lekeleri olan 58 çocuk iki gruba ayrılmış. Önce bütün çocuklara diş temizliği yapılmış. Ardından gruplardan birine 3 ay boyunca günde bir kez Streptococcus salivarius M18 verilmiş, diğer grup ise kontrol grubu olmuş. 4 çocuk antibiyotik kullandığı için çalışmadan ayrılmak zorunda kalmış. 3 ve 6. Aylarda lekeler yeniden kontrol edildiğinde, lekelerin geri geldiği çocukların sayısının probiyotik kullanan grupta çok daha az olduğu görülmüş (2). Aşağıdaki tabloda sayıları görebilirsiniz… 

 

S. salivarius kullananlar S. salivarius kullanmayanlar
Toplam çocuk 28 26
3. Ayda leke bulunan çocuk sayısı ve yüzdesi 6 (%21) 13 (%50)
6. Ayda leke bulunan çocuk sayısı ve yüzdesi  9 (%32) 14 (%53)

 

Başka bir çalışmada, yine Streptococcus salivarius M18 ve Lactobacillus reuteri probiyotiklerinin, siyah lekelerle ilişkilendirilen iki bakteri türüne karşı etkisi ölçülmüş (bu iki bakteri Aggregatibacter actinomycetemcomitans and Actinomyces naeslundii ). İki probiyotik de bu bakterileri azaltmada başarı göstermişler. S. salivarius biraz daha başarılı bulunmuş. (3)

Bizde S. salivarius bakterisinin M18’ini değil ama K12 suşu hazır probiyotik olarak bulunabiliyor (Bactoblis markasıyla). Başka bir çalışmada M18 ve K12, sülfür üreten bakterilere karşı etkili bulunduğu için K12 suşunun da siyah lekelere karşı etkisi olma ihtimali var. 

Yine sülfür üreten bakterilere karşı etkili olduğu söylenen başka bir ağız probiyotiği ise Prolacsan markasıyla satılıyor. Bunun içinde de Lactobacillus brevis ve Lactobacillus plantarum bakterileri bulunuyor. Özellikle siyah lekelere karşı etkisini ölçen bir çalışma yok ama sülfür üretimini azaltarak etki gösterebilir. 

Yalnız bir noktayı atlamamalıyız bence: Ağızda neden bu bakteriler baskın hale geldi? Tamam probiyotik kullanalım ama bakteri dengesi durduk yerde neden bozuldu sorusunu da soralım. Yukarıda siyah lekelerin özellikleriyle ilgili söylediklerim, bu lekelerin sonucunda oluşan ortamı değil, onların nasıl bir ortamda geliştiklerini anlatıyor olabilir. Bu ortamın doğmasının sebebi nedir? 

Şimdi başka bir teoriye bakalım…

Bu teoriye  göre tükürükte bulunan ve demiri bağlayan laktoferrin proteini bu birikimlerde rol oynuyor. Laktoferrinin demiri bağlama özelliğinin yanında antibakteriyel etki göstermesi de bu hastalarda daha az çürük görülmesinde etkili oluyor olabilir. 

Yapılan bir çalışmada, siyah lekeleri olanların tükürüklerinde laktoferrin konsantrasyonu lekesi olmayanlara göre daha yüksek bulunmuş. Bu çalışmaya katılanların beslenme şekillerinde belirgin bir fark olmamakla birlikte lekeleri olanlarda daha düzenli çay tüketimi olduğu dikkat çekmiş (5)

Karşılaştığı lekeler karşısında yanıtsız kalan bir diş hekimi ise kendi hastaları arasında bir anket yapmış ve dişlerinde siyah lekeleri olanların günde 50 gramdan fazla peynir yediklerini ve çoğunun bunun üzerine bir de süt içtiklerini gözlemlemiş. Bunun üzerine peynirde bulunan laktoferrin maddesinin lekelerde payı olabileceği sonucuna varmış. Aslında laktoferrin normalde de tükürükte bulunuyor ancak  peynir dişler üzerinde daha uzun süre kalarak ve dişlere daha fazla yapışarak, tükürükteki artmış demiri bağlayıp lekelerin tutunmasına yol açıyor olabilir gibi bir öneri ortaya atıyor. Ancak burada diş hekiminin asıl üzerinde durduğu nokta, bu lekelerin tükürükteki artmış demiri ve dolayısıyla vücutta demirle ilgili sorunları ifade ediyor olabileceği. Zira demirin hem eksikliğinde hem de fazlalığında dokularda ve tükürükteki serbest demirde artış gözleniyor (6) (7). Bu teori doğruysa, dişlerinde siyah lekeleri olanlar demir eksikliği anemisi, G6PD eksikliği, beta talasemi, hemokromatozis ve bunlar gibi demirle ilgili sorunlar yaşıyor olabilirler veya beslenme ile çok fazla demir alıyor olabilirler. Yani siyah lekeler bu gibi demir metabolizmasıyla ilgili sorunları tespit etmede bize ipucu verebilirler.

Başka bir çalışmada ise siyah lekelenmeleri olan 4 hastada, diş taşı temizliğinin ardından laktoferrin takviyesi ve laktoferrinli bir diş macunu ile düzenli fırçalama sonucunda lekelerin yeniden oluşumu önlenmiş. Yine aynı makalede bahsedilen bir vakada, hamile bir kadının dişlerinde oluşmaya başlayan lekeler, laktoferrin kullanımı ile profesyonel temizlik yapılmaksızın ortadan kalkmış. Ayrıca düşen hemoglobin ve ferritin değerleri de yeniden yükselmiş (8). Aslında bu çalışma laktoferrini artırarak lekeleri engellemesiyle diğerleriyle çelişiyor çünkü lekeler laktoferrinin yoğun olduğu bir ortamda oluşuyordu. Bir yandan da demiri bağladığı için mantıklı geliyor. Dokularda fazla miktarda serbest demir olmasının çok sağlıklı olmadığını düşünürsek laktoferrin takviyesini değerlendirmekte fayda olabilir. (Fazla demirin sebebini tespit ettikten sonra…)

Antibiyotikler sebep olabilir mi?

Tetrasiklin türü antibiyotiklerin dişlerin gelişimi sırasında alınmasının dişlerin içinden gelen renk değişikliğine sebep olduğunu biliyoruz. Burada ise dışarıda oluşan bir renklenmeden bahsediyoruz. Yine de amoksisilin gibi penisilin grubundaki bazı antibiyotiklerin özellikle de oral süspansiyon olarak alındığında bu tarz lekelere yol açtığına dair bazı kayıtlar olmuş (11). Yani hastaların bir kısmında sorunun kaynağı antibiyotik kullanımı da olabilir. 

Lekelerin geri gelmemesi için neler yapılabilir?

Yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak öncelikle demirle ilgili bir sorun olup olmadığını öğrenmek, kök sebebi bulup ortadan kaldırmak açısından önemli. Üstelik böyle bir sorun varsa bu diş lekelerinden daha fazla önem taşıyor! Ayrıca sadece demirle ilgili teşhis konulabilir bir durum olup olmaması değil, demir metabolizmasını etkileyen her faktör etkili olabilir. Bakır, A vitamini, magnezyum, B vitaminleri, D vitamini, C vitamini… Kısacası birçok etken rol oynuyor demirin vücutta taşınması ve iş yapabilmesinde.

Lekeleri giderme kısmına gelirsek… Bunun evde pek mümkün olacağını sanmıyorum açıkçası. Bu yüzden ilk önce diş hekimi tarafından diş temizliği yapılması gerekecektir. Bu temizliğin çok detaylı olması, biyofilmin yok edilmesi açısından önemli bence. Yukarıda da yazdığım gibi probiyotiklerle mikrobiyomun zenginleştirilmesi denenebilir. Ayrıca mikrobiyom açısından prebiyotiklerin önemini de biliyoruz. Bu yüzden beslenmede prebiyotikleri ihmal etmemek de yeni floranın kalıcı olmasına yardımcı olabilir. 

Diş beyazlatma uygulaması ile lekelerin bir daha geri gelmediğini gösteren bir vaka çalışması bulunuyor (10). Bu çalışmada ev tipi beyazlatma uygulaması yapılmış ve beyazlatıcı ajan dişlerin yalnızca ön yüzeyine değil iç taraflarına da uygulanmış (yine diş temizliği sonrası). Uygulama sonrasında, 10 yıl sonra bile lekeler geri gelmemiş. Burada beyazlatma ajanındaki hidrojen peroksitin leke yapan bakterileri elimine ettiği düşünülüyor. Bu çalışma tabi yalnızca bir hastada elde edilen sonucu gösteriyor, yani herkeste böyle başarılı olur mu söylemek zor. Şunu da ekleyelim, beyazlatmanın genel olarak mikrobiyom üzerindeki etkisine dair çok az çalışma var. O yüzden sağlıklı floraya da zarar verme ihtimali olabilir. Ancak sürekli temizlik yaptırmak zorunda kalmaktansa böyle bir yol denemeyi tercih edecekler olabilir. 

Hidrojen peroksite benzer şekilde çeşitli esansiyel yağların da temizlik sonrası bu bakterilerin yeniden çoğalmasını engelleme şansı olabilir. Bu konuda referans gösterebildiğim bir çalışma yok, sadece mantık yürütüyorum. Nane, okaliptus, çay ağacı, karanfil gibi yağların, hindistan cevizi yağı ile oil pulling yapmanın ya da boswellia gibi sakızların etkisi olabilir belki. (Esansiyel yağları taşıyıcı yağlarla seyreltmek gerektiğini unutmayın!)

Yukarıda da bahsettiğim gibi eğer diş yüzeyinde düzensizlikler varsa bunların giderilmesine yönelik çeşitli uygulamalar da bu saydıklarıma eklenebilir. 

Sizin de siyah lekelere ilişkin bir tecrübeniz olduysa yorum olarak yazarsanız çok sevinirim. Şöyle olunca lekeler başladı, şunu yaptım ve geçti dediğiniz bir tecrübeniz varsa okumayı çok isterim! Gelen cevaplardan yola çıkarak yeni bir ipucu yakalayabilirsem sizinle de mutlaka paylaşırım…

Ekleme: Instagram üzerinden gelen yorumlar ve mesajlar üzerine yanıtları biraz daha net görebilmek adına kısa bir anket hazırladım. Siyah lekeleri olanlar bu anketime katılırsa çok sevinirim. Bu sayede belki lekelerin oluşumuna ve giderilmesine dair ortak bazı özellikler tespit etme şansımız olabilir. 

Ankete bu linkten ulaşabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim…

A Vitamini ve Ağız Sağlığı

Daha önce ağız sağlığı için D ve K2 vitaminlerinden bahsettik ( Sitede değil ama instagram paylaşımlarımda görebilirsiniz). Bu ekibin önemli bir destekçisi ise A vitamini. D ve K2 ile birlikte kemik metabolizmasında, hem yapımda hem yıkımda rol oynuyor (kemik yıkımı da kemiğin sağlıklı olarak şekillenebilmesi için çok önemli, kötü bir rolü olduğu sanılmasın). 

A vitamini  savunma sistemini güçlendiriyor, antikor yapımında ve virüslerle savaşan proteinlerin yapılmasında görev alıyor. 

Vücuttaki diğer mukozalarla birlikte ağız mukozasının da sağlığında önem taşıyor. Tükürük bezlerinin sağlıklı kalabilmesinde görev alıyor. 

Özellikle gelişme sırasında eksikliği diş minesinde defektlere sebep olabiliyor. 

A vitamini ayrıca gün ışığının beyne iletilmesini sağlayarak hem görmede rol oynuyor hem de sirkadyen ritmin düzenlenmesinde…

Astım ve allerjilere, otoimmün hastalıklara, gıda intoleranslarına karşı vücuda destek oluyor.

Yeşil de dahil renkli sebzelerden aldığımız provitamin A karotenoidleri, vücutta A vitaminine çevirebiliyoruz. Ancak bazı durumlar buna engel olabiliyor:

  • Demir, çinko, protein eksikliği
  • Ağır metal toksisitesi
  • Parazitler
  • Hipotiroidi gibi…

Ve en önemlisi de bazı insanların genetik yapısı bu dönüştürme işleminin çok az olmasına yol açıyor. 

Neyse ki A vitaminin hazır olarak bulunduğu gıdalar da var. En iyi kaynağı ciğer, diğer zengin bulunduğu yiyecekler ise yumurta ve yağı alınmamış süt ürünleri.

Emilimini artırmak için D ve K2’de olduğu gibi yağlı yiyeceklerle tüketmek gerek.

Provitamin A içeren sebzeleri pişirdiğinizde veya püre yaptığınızda ve E vitamini içeren gıdalarla tükettiğinizde daha çok yararlanabiliyorsunuz. 

Fazla A vitamininin, özellikle de D vitamini eksikliğinde toksik olabildiğini unutmamak lazım. Yüksek dozlarda takviye almak yerine mümkün olduğunca dengeli ve zengin beslenmek her zaman daha güvenli ve kalıcı sonuçlar almayı sağlayacaktır. 

Kaynaklar
  1. Vitamins and Minerals 101 Premium by Chris Masterjohn
  2. https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S014067369591157X
  3. https://www.health.harvard.edu/newsletter_article/vitamin-a-and-your-bones
  4. https://www.karger.com/Article/Abstract/455372
  5. https://www.who.int/nutrition/publications/public_health_nut7.pdf

“SIBO Özel Diyeti”

SIBO şikayetleriyle başa çıkabilmek için, SIBO konusunda uzman Allison Siebecker’ın “specific carbohydrate diet (SCD) ve düşük FODMAP diyetlerini sentezleyerek hazırladığı “SIBO özel diyet”ini Türkçe’ye çevirmiştim uzun zaman önce; ancak yüklememiştim. Geçenlerde gelen bir yorum üzerine yüklemediğimi hatırladım!

Listede aynı yiyecekleri farklı sütünlarda görünce kafanız karışabilir. SIBO’da yiyecek miktarları önem taşıyor, o yüzden diyelim ki bir yiyeceğin 1 porsiyonu yüksek FODMAP kategorisinde olurken 1/4 porsiyonu daha kolay tolere edilip düşük FODMAP kategorisine girebilir.

Listenin en altında Allison Siebecker’ın önerilerini ve benim notlarımı da bulabilirsiniz…

PDF olarak açmak veya kaydetmek için aşağıdaki bağlantıya tıklayın lütfen…

Allison Siebecker'ın SIBO Özel Diyeti

SIBO hakkındaki diğer yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz…

Koronavirüsü, Bağışıklık Sistemi ve Uyku

Son günlerde Koronavirüsü sebebiyle siz de gece yarılarına kadar Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını bekliyorsanız bu yazımdan fayda görebilirsiniz…

Şu sıra okuduğum “Why We Sleep” (Neden Uyuruz) kitabında tesadüfen uyku, bağışıklık sistemi ve viral enfeksiyonlara yakalanma riskiyle ilgili araştırmalara denk geldim. Malum gündemde, paylaşayım istedim…

California Üni’de yapılan çalışmada 164 kişinin uykusu, uyku ölçen kol saatleriyle takip edilmiş. Daha sonra bu insanlar soğuk algınlığına yol açan rhinovirüse maruz bırakılmış. Sonra deneye katılanların, virüs verilmeden önceki 1 haftada ne kadar uyuduklarına bakılmış. Sonuç olarak o bir haftada ortalama 5 saatten az uyuyanların %45’inde hastalık gelişirken, 7 saatten fazla uyuyanlarda bu oran %17’ymis. Tabi ki koronanın soğuk algınlığı ve hatta griple karşılaştırılamayacağını görmeye başladık. Şu anki evde kalma stratejimizle aslında hastalığa yakalanmamayı değil, toplum olarak yakalanma hızımızı yavaşlatmayı amaçlıyoruz diyebiliriz. Yavaşlatıyoruz ki hastalığı ağır geçirirsek bize bakacak doktor, hastane bulalım ve o zamana kadar hastalığı daha iyi tanıyalım. Yani aslında büyük ihtimalle çoğumuz hastalığa bir şekilde yakalanacağız ve bağışıklık sistemimiz kuvvetli olursa atlatıp doğal olarak aşılanmış olacağız. En azından benim anladığım bu, uzman değilim… Bu yüzden bağışıklığı sağlam tutmak için bütün uygun koşulları sağlamak mantıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Neyse kitapta aşıların etkinliği ve uykudan da bahsedilmiş. Aşı oluruz olmayız, bu konuda yorum yapmak istemiyorum ama bu araştırma da bağışıklık sistemi ve uyku ilişkisini gösterdiği için önemli. Aşılar vücut antikor üretirse işe yarar. Bu çalışmada kişiler 1 hafta boyunca 6 saat ve 7,5-8,5 saat uyuyanlar olarak iki gruba ayrılmış. Bu insanlara bu 1 hafta sonrasında grip aşısı yapılmış. Sonuç olarak iyi uyumayanlardaki antikor yanıtı uyuyanlardaki yanıtın %50’sinden az olmuş. Başka çalışmalarda Hepatit A ve B aşısı için de benzer sonuçlar alınmış. Dahası kişi o bir haftada kaybettiği uykuyu telafi etmek için 2-3 hafta düzenli uyusa bile bağışıklık sisteminin yanıtı ideal seviyeye çıkmamış. Yazar Matthew Walker, bazı bağışıklık hücrelerindeki azalmanın 1 sene sonra bile görülmeye devam edebildiğini eklemiş. Özetle, uykuyu ihmal ettiğimizde telafisi çok zor olabiliyor…

 

Karbonat Dişleri Çizer Mi?

Sevgili İlkay @biyokimyageranne İnstagram’da şu sıra diş macunlarındaki içeriklerden bahsediyor. Dün ise evde diş macunu yapabilmemiz için tarifler paylaşmış. Benim de katkıda bulunmamı istemiş:) Ben de size karbonattan bahsetmek istedim. Çünkü kendim uzun süredir diş macunu olarak evde kendi hazırladığım karbonat (sodyum bikarbonat) ve hindistan cevizi yağı karışımını kullanıyorum.

Diş macunlarının içlerinde çoğu zaman aşındırıcı özellikte bir bileşen oluyor. Bununla yüzeysel lekelerin çıkarılması ve dişlerin üzerinde biriken plağın daha kolay uzaklaştırılması amaçlanıyor. Bu aşındırıcılardan bazıları, diş macunu paketlerinde okuduğumuz hydrated silica, kalsiyum karbonat, kalsiyum pirofosfat ve son zamanlarda da aktif karbon ve bentonit kil gibi maddeler.

İdeal olanı diş macununun yalnızca lekeleri çıkaracak ve plağı uzaklaştıracak kadar aşındırıcı içermesi, diş yüzeyini aşındırmaması. Sodyum bikarbonata güvenme nedenlerimden biri bu… Sodyum bikarbonat diğer aşındırıcılarla kıyaslandığında çok zayıf bir aşındırıcı. Ve yüksek miktarda kullanılsa bile zayıf-orta olarak kabul edilen aşındırma değerlerini geçemiyor. Hatta bir çalışmada, karbonat oranıyla aşındırma miktarı arasında neredeyse ters orantı olduğu söylenmiş. %100 oranında sodyum bikarbonat kullanılan bir çalışmada aşındırma oranı çok düşük bulunmuş (yoğunluktan dolayı aslında işini iyi yapamıyor olabileceği düşünülmüş.) Diş köklerinin açığa çıktığı ya da diş hassasiyetlerinin olduğu durumlarda bile sodyum bikarbonatın güvenle kullanılabileceği belirtilmiş.

Zayıf bir aşındırıcı olduğu halde birçok çalışmada lekeleri çıkarmada silika ve kalsiyum karbonat gibi daha agresif içeriklerden daha etkili bulunmuş. Bir çalışmada sodyum bikarbonat oranının %45’ten %65’e çıkarılmasının lekeleri çıkarmadaki başarısını artırdığını ama daha yüksek yüzdelerin bu etkiyi bozduğunu söylemişler. Yani ideal oran %65 olabilir! Lab ortamında dişler 30 dk. boyunca karbonatla fırçalandığında dişin iç yapısında bulunan ve klasik diş macunlarıyla çıkarılamayan lekeleri bile azaltmış. Acaba uzun dönemde ağızda da benzer sonucu verebilir mi?

Sodyum bikarbonat ayrıca plak asitlerini nötralize ederek diş çürüğünün engellenmesine katkı sağlıyor ve diş minesine tükürükteki minerallerin yeniden yerleşebilmesi için uygun bir ortam yaratıyor. 

Ağız patojenlerine karşı da etkili olduğu için diş eti hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda olumlu sonuçlar alınıyor.

Kısacası macununuzu kendiniz hazırlıyorsanız sodyum bikarbonat faydalı ve güvenilir bir tercih olabilir. Kolay ulaşılabilir olmasını da unutmayalım…

Diş Taşı Temizliği Zararlı Mı?

“Diş taşlarını temizletmek zararlı diyorlar”,  diş hekimlerinin en sık duydukları sözlerden biridir herhalde. Durup dururken dişe işlem yapılması doğru değil, evet. Ancak bir kez dişlerin üzerindeki birikintiler tükürükteki minerallerle taşlaştığında onları oradan fırçayla uzaklaştırmak mümkün olmuyor. Bazen hastalar kendiliğinden kırıldığını söylüyorlar ancak bu durumda da geride tertemiz bir yüzey kalmıyor tabi.

Bu taşların içinde neler var? Mineraller, protein-polisakkarit kompleksleri, epitel hücreleri, lökositler ve mikroorganizmalar… İçeriğe dikkat edin… Bu yapıyla direkt komşulukta olan diş etinde elbette iltihabi bir yanıt gelişiyor. Gerek mikroorganizmaların direkt aktivitesinden gerekse iltihabi yanıt sonucu oluşan yıkıcı enzimlerden dolayı dokuda hasar meydana geliyor (1). Bu hasarı direkt gözle görmek mümkün… Aşağıda diş taşı kaldırıldığında hemen altından çıkan diş etinin görüntüsü yer alıyor. Hiç diş etine dokunulmadan, yalnızca taş uzaklaştırıldığında görülen tablo bu… 

Diş eti iltihabının diş kaybına varan ciddi sonuçları olabilir ancak sorun yalnızca ağız içinde sınırlı kalmayabiliyor. Diş eti iltihabının, kalp hastalıkları, diyabet, düşük doğum ağırlıkları, romatoid artrit ve daha birçok sistemik sorunla ilişkisi olabileceği düşünülüyor. Bunun nedeniyle ilgili farklı teoriler var. Birine göre hastada bu sorunlara bir yatkınlık var ve bunlar birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkıyor. Başka bir teoriye göre ise diş etindeki bu iltihaptan kaynaklanan sinyaller (sitokinler vb.) dolaşım yoluyla tüm vücuda yayılıyor. Üçüncü bir teori bakterilerin kendisinin dolaşıma katılıp sorun yarattığını söylüyor ki kalp krizi geçirenlerden alınan pıhtılarda bu bakterilere rastlandığını gösteren çalışmalar var. Dördüncü bir teoride ise bakterilere karşı üretilen antikorlar “moleküler benzerlik”ten dolayı vücudun kendisine saldırıyor (2). Bütün bunlar size başka bir tabloyu hatırlattı mı? Bana bu durum hep “sızıntılı bağırsak” ve sonucunda gelişen olayları çağrıştırır. O zaman bir nevi “sızıntılı diş eti”nden bahsedebiliriz sanki değil mi? 

Baştaki soruya dönecek olursak… Diş taşlarınızı temizletirken dişlerin bir miktar çizilme ihtimali olabilir (bu temizliğin nasıl yapıldığıyla da biraz alakalı). Ancak temizletmemenin verdiği zarar bununla kıyaslandığında kat kat fazla. Taş oluştuysa bunu fırça-macun, karbonat, vb. yöntemlerle tamamen temizleyemiyoruz. Dediğim gibi taşların bir kısmı gitse bile geride kalan yüzey pürüzsüz olmayacağı için sorun tamamen çözülmeyecektir. Bu yüzden dişlerin özel aletlerle tamamen temizlenmesi gerekiyor. Bir de bu temizliğin size 6 ay taşsız kalacağınızın garantisini vermeyeceğini bilmeniz gerek. Bakteri plağının taşlaşması 24 saat gibi kısa bir sürede bile olabiliyor. Bu süre tükürüğün yapısı ve mikrobiyomla ilgili bazı faktörlere bağlı olarak kişiden kişiye değişebiliyor. Ama sonuç olarak yapılan temizliği koruma görevi sizde. 

Peki nasıl koruyabiliriz? Kısa yöntem: diş fırçası ve diş ipi kullanarak. Doğru fırçalayıp diş ipi yaptığınızda dişlerin yüzeyindeki plak birikimini önlemiş olduğunuz için diş taşı oluşumunu kontrol altında tutabilirsiniz. Ancak olaya daha bütünsel bakan ve sadece ağız ve diş sağlığına değil bütün vücuda faydası olacak bir yöntem daha var: Sağlıklı beslenmek! 

Çürük ve diş eti hastalıklarının ortaya çıkma nedenini açıklamaya çalışan “Ekolojik Plak Hipotezi”ne göre, çevresel koşullarda gelişen bir değişiklik, dental plak mikroflorasının dengesinde bozulmaya yol açarak hastalığı getirebilir (3). Bu değişikliği yaratmada en bilindik olağan şüpheli, aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimi. İşlenmiş gıdalardan uzak bir beslenme şeklinde, alınan doğal kompleks karbonhidratların oluşturduğu asit, tükürüğün tolere edebileceği seviyededir. Ama sık sık işlenmiş basit karbonhidratlar tüketilmeye başlanırsa, oluşan asidik ortam çürük yapan bakterilerin rahatça yaşayabildiği, koruyucu bakterilerimizin ise dayanamadığı bir ortama dönüşecektir. Diş eti sağlığı için de durum benzer… Hem işlenmiş karbonhidratların yapışkan yapısı hem de diş eti oluğu sıvısının profilinin değişmesi plak birikimini artırır. Artan birikimin yarattığı metabolik değişiklikler redoks potansiyelini azaltır (elektron alma potansiyeli), pH yükselir ve daha önce sayıları az olan hastalık yapan bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşur. Bunlara bir de kişinin savunma sistemindeki yetersizlik de eklenirse ki sık sık şekerli gıdalar tüketmek dolaylı yoldan burayı da etkileyecektir, o zaman patojen mikroorganizmaların ağırlık kazanması daha da kolay olacaktır. Kan şekerinin sürekli yüksek seyretmesi de oksidatif stresi artırır ve başka bölgelerde olduğu kadar diş etlerinde de enflamasyonu tetikler (4)

Diyetle ağız diş sağlığı ve sistemik hastalıkların ilişkisini inceleyen bir makaleden aldığım aşağıdaki çalışmalar, günümüzün aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimiyle gelişen hastalıklarıyla diş eti hastalıkları arasındaki ilişkiyi görebilmek için birkaç örnek:

“Anormal kan şekeri metabolizması sonucu gelişen diyabetle periodontal hastalık göstergeleri arasında, hem çocuklarda hem yetişkinlerde yapılan çalışmalarda bir ilişki tespit edilmiş  (Tsai et al., 2002; Lalla et al., 2006). Kan şekeri seviyesini düşürdüğü bilinen fiziksel aktivite, yetişkinlerde yıkıcı periodontal hastalık gelişme riskini azaltmış (Merchant et al., 2003).  Fermente olabilen karbonhidratların aşırı tüketiminin bir göstergesi olan obezite, periodontal hastalık riskinde artış olmasıyla doğru orantılı bulunmuş (Perlstein and Bissada, 1977; Saito et al., 1998, 2005; Alabdulkarim et al., 2005; Dalla Vecchia et al., 2005; Reeves et al., 2006). (5)”

Aynı makalede diş ve diş eti sorunlarının aslında ileride gelişebilecek sistemik hastalıklar için bir alarm zili olabileceği vurgulanıyor. Günde 50 gramlık sükrozlu bir içeceğin diş eti cebi derinliğini yalnızca 4 günde artırdığı (Cheraskin et al., 1965), işlenmiş karbonhidratların diyetten çıkarılmasının ise diş eti kanamasını birkaç hafta içinde azalttığı, diğer yandan sistemik kronik hastalıkların gelişmesinin yıllar aldığı, bu açıdan diş ve diş eti sorunlarının sistemik kronik hastalıkların bir habercisi gibi görülmesi gerektiği söyleniyor. 

Başka bir yazıda diş taşı oluşumunu kolaylaştıran sistemik faktörlerden bahsedelim. Şimdilik bu yazıyı kısa bir özetle bitirelim: Diş taşı bir kez oluştuğunda diş eti iltihabının ilerlememesi için temizlik yapmak zararlı değil, aksine gerekli. Sonrasında ise temizlenmiş dişleri koruma görevi kişinin kendisinde. Bunun için hızlı yöntem, etkili bir fırçalama ve diş ipi alışkanlığı. Diğer yandan da diş eti iltihabını ileride oluşabilecek kronik sistemik sorunların bir göstergesi olarak görüp hemen beslenmeyi gözden geçirmek ve işlenmiş, basit karbonhidratların miktarını ve yenme sıklığını azaltmak, atılması gereken en önemli adım. 

Beslenmenin ağız-diş sağlığında ne denli öneme sahip olabileceğine dair sevdiğim başka bir yazım “Fırçasız, Macunsuz, Taş Devrinde Ağız Sağlı”ydı. Buradan okuyabilirsiniz…

Kaynaklar:
  1. https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/08959374940080022001
  2. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1469-0691.2007.01798.x
  3. https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/0022034517735295
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28266114
  5. Hujoel, P. (2009). Dietary Carbohydrates and Dental-Systemic Diseases. Journal of Dental Research, 88(6), 490–502. doi:10.1177/0022034509337700 

Kompozit Dolgulardaki BPA

Kompozit Dolgulardaki BPA

Amalgam dolguların zararlarından bahsettiğimizde haklı olarak akla gelen soru “Amalgam yerine ne yaptırmalıyız? Kompozit dolgular çok mu masum?” oluyor. Bu soruyu soranlar, kompozit dolgulardaki Bis-GMA, UDMA, Teg-DMA gibi korkutucu adlara sahip içeriklerden haberdar olan, kompozit dolguların BPA yükünü artırabileceği kaygısını taşıyan insanlar. BPA’nın sorunlu olmasının sebebi vücutta östrojenik aktivite göstermesi. Bu ise erken ergenlik, sperm sayısının azalması, üreme organlarının fonksiyonlarında bozukluk, obezite, cinsiyete özgü davranışların değişmesi, meme, yumurtalık, testis ve prostat kanseri riskinde artış gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor (1)

Birçok farklı kaynaktan BPA alıyoruz. Hatta “BPA-free” (BPA içermez) etiketli plastiklerin bile BPA gibi ve bazen ondan da fazla östrojenik aktiviteye yol açtığı görülmüş (2). Özellikle de bu ürünler ısıya maruz kaldıklarında…Geçen sene çıkan bir haberde, ülkemizdeki bütün sofra tuzlarında (deniz, göl ve kaya tuzları dahil) plastik parçalarına rastlandığını okumuştuk (3). Yani BPA ve benzeri etki gösteren plastikler hayatımızın birçok alanına sızmış durumda.

Peki kompozit dolgular, aldığımız BPA’nın ne kadarını oluşturuyorlar ve maruz kalınan miktarı azaltmak için dolguların yapılması sırasında nelere dikkat edilebilir? Araştırmalardan örneklerle bu sorulara cevap bulmaya çalıştım. Ancak kompozit yaptırın ya da yaptırmayın türünden bir cevap bekleyenleri boşuna yormayayım. Kısaca özetleyecek olursam, şu andaki genel kanı, kompozitlerden gelen BPA’nın günlük hayatta aldığımız BPA’ya göre çok düşük miktarda olduğu, ancak uzun dönemde birikime katkısı olma ihtimalinin varlığı yönünde. Araştırmalara kendileri bakmak isteyenler yazının devamını okuyabilirler.

 

Avrupa Komisyonu Raporuna Göre…

https://publications.europa.eu/en/publication-detail/-/publication/51f337b9-05f1-11e6-b713-01aa75ed71a1/language-en 

Avrupa Komisyonu, medikal malzemelerdeki BPA’ya yönelik raporunda diş hekimliği malzemelerinden gelen BPA’nın ilk 24 saatin öncesinde 140-200 mcg/kg/gün, uzun dönemde ise 2-12 mcg/kg/gün olduğunu söylemiş. Uzun dönemde maruz kalınabilecek dozun, EFSA’ya (European Food Safety Authority) göre şu an için güvenli kabul edilen 4 mcg/kg/gün dozun altında kaldığını belirtmiş. Ancak aşağıdaki araştırmalarda konunun bu kadar kesin olmadığını göreceksiniz…

 

CLARITY-BPA Çalışması

ABD Ulusal Çevre Sağlığı Enstitüsü, Ulusal Toksikoloji Programı ve FDA, akademik laboratuvarlarla birleşerek BPA konusunda düzenlemeler yapabilmek amacıyla bir ortak çalışma yürütmüşler (CLARITY-BPA)(5) . Bu çalışmanın beyin ve davranışları inceleyen ayağında ulaşılan şu sonuçlar kaygı verici:

“ Yaşa ve cinsiyete bağlı östrojen reseptörlerinin ortaya çıkması, beyine özgü ve davranışsal eşey ayrılığının (cinsiyetlerin) ortadan kalkması dahil, nöroendokrin gelişimin bozulduğuna dair kanıtlar; gelişim zamanında maruz kalınan BPA’nın […] ‘güvenli’ kabul edilen dozların altında bile olsa, beyin ve davranış değişikliklerine katkıda bulunduğu görüşünü destekliyorlar.”

Yani birkaç sene içinde, şu anda sorun oluşturmayacağı düşünülen dozların aslında sorun oluşturabildiği bilgisiyle karşılaşabiliriz. 

Güvenli kabul edilen dozlarla ilgili bu genel görüşlerden sonra diş hekimliği alanında yapılan çalışmalara bakalım.

 

Dolgu öncesi ve sonrası tükürük ve kandaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10649872

Daha önce kompozit dolgusu ya da fissür örtücüsü olmayan 40 yetişkinden bazılarının bir, bazılarının dört dişine fissür örtücüler uygulanmış. Katılımcılardan işlemden hemen önce ve işlemden sonraki 1. ve 3.saatlerde ve 1., 3. ve 5. günlerde tükürük ve kan örnekleri alınmış. Sonuçlar şöyle: 1. ve 3. saatlerde alınan tükürüklerden bazılarında BPA tespit edilmiş. Daha sonraki ölçümlerde tükürükte BPA tespit edilememiş. Kandan alınan örneklerin hiçbirinde BPA tespit edilememiş. BPA kana geçiyorsa bile bu çalışmaya göre tespit edilemeyen oranlarda olabilir diye yorumlamışlar.

 

Dolgu Maddelerinin Östrojenik Aktivitesi

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11145352

Kompozit dolgularda aslında teknik olarak BPA’nın kendisi değil, BPA’dan üretilen başka maddeler bulunuyor. Bis-GMA da bunlardan biri. BPA’dan Bis-GMA elde edilmesi sırasında, işlem görmemiş BPA’nın da kompozitin içerisinde kalmış olabileceği ve östrojenik aktiviteye sebep olabileceği düşünülüyor. Yapılan bir çalışma bu aktiviteyi ölçmeyi amaçlamış. 3 fissür örtücü ve 5 dolgu yapıştırılmasında kullanılan ajan incelenmiş. Hiçbirinde BPA bulunamadığı halde iki fissür örtücünün östrojenik aktivite gösterdiğini saptamışlar. Bu fissür örtücülerde BPA yerine BPA-DMA diye yine östrojenik aktivite gösterdiği bilinen başka bir ajan varmış ve sorumlunun bu madde olduğu düşünülmüş. Ancak bu çalışmada bir ayrıntı var: Kullanılan malzemeler polimerize edilmemiş, yani reaksiyona girip kimyasal bağlar oluşturmamışlar. Bu yüzden de serbest haldeler. Dolgular, fissür örtücüler ağızda bu şekilde bulunmuyorlar. Işık verildiğinde reaksiyona girip sertleşiyorlar. O yüzden bu çalışmanın gerçek durumu ne kadar yansıttığı tartışılabilir. 

 

Kompozit dolgusu olan ve olmayanlardaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28181074

Ağzında 6 veya daha fazla sayıda yüzeyi olan kompozit dolgular bulunan 20 kişiyle hiç kompozit dolguları bulunmayan 20 kişinin tükürüklerindeki BPA karşılaştırılmış. Kompozit grubundan 8 kişide BPA tespit edilirken kompoziti olmayan gruptan 3 kişide BPA tespit edilmiş. Ayrıca bağlı olmayan BPA oranı kompozit grubunda daha yüksekmiş. 

 

Lab. ortamında uzun dönem sonuçları

https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0109564118312004 

Bu çalışmada sekiz farklı kompozit dolgu markasından elde edilen küçük bloklar, su, yapay tükürük ve etanol solüsyonları içinde bekletilerek uzun dönemde bunlardan açığa çıkan monomer miktarları incelenmiş. Dolgu markalarına ve kullanılan solüsyona göre BisGMA, HEMA ve UDMA gibi bazı monomerlerin 52 hafta sonra bile solüsyona sızmaya devam ettikleri görülmüş. Araştırmacılar, monomer salınımının kısa dönemde risk taşımayabileceği düşünülse bile uzun dönemdeki birikim ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiği konusunda uyarmışlar. 

Yukarıda çalışmada böyle sonuçlar elde edilmiş olsa da başka makalelerde ağız içinde ve laboratuvar ortamında yapılan çalışmaların birbiriyle çelişebildiği de belirtilmiş. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31193754, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5445714/?tool=pmcentrez). 

 

Tükürük, idrar ve kanı baz alan çalışmalar 

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31075949 

20 Farklı klinik çalışmanın dahil edildiği kapsamlı bir incelemede, çoğu çalışmada kompozit dolgu ve fissür örtücü uygulamalarından sonraki 1. saatte tükürükte BPA miktarında artış tespit edildiği görülmüş. Uygulamalardan 1 hafta sonra BPA seviyeleri düşüş göstermiş. Bazı çalışmalarda bu artış 2-42 ng/mL kadar bulunurken, 120-931 ng/mL gibi daha yüksek miktarlar tespit eden çalışmalar da olmuş. Özellikle de uygulanan yüzey sayısının 6’yı geçtiği durumlarda tespit edilen BPA oranları daha da fazla artış göstermiş. Bir çalışmada, uygulamadan sonra ağzın çalkalanmasının BPA oranını düşürdüğü gösterilmiş. Yalnızca iki çalışmada kan serumunda ölçüm yapılmış ve bunlarda BPA seviyesinde artış bulunmamış. Ancak kan örneklerinden immün ve böbrek fonksiyonlarını değerlendiren başka iki çalışmada immün fonksiyonun 6. ve 12. ayda değiştiği ve bunun, B hücresi aktivasyonu, monosit ve nötrofil fonksiyonlarında değişiklik şeklinde ortaya çıktığı, 5. yılda bir değişiklik gözlenmediği belirtilmiş. Böbrek fonksiyonlarında değişiklik izlenmemiş. İdrar örneklerini değerlendiren çalışmalarda, tükürükteki kadar olmasa da idrarda BPA artışına rastlanmış. 

Kompozit dolgu ve fissür örtücü yaptıracaklara tavsiyeler

Yukarıdaki araştırmada, günlük yaşantımızda maruz kaldığımız BPA’ya bir de dolgulardan eklenecek olan BPA miktarını minimuma indirebilmek için şu önerilerde bulunulmuş:

  • Uygulanan dolgu maddesinin içeriğine dikkat edilmeli çünkü bazı monomerlerin östrojenik aktivitesi diğerlerinden daha fazla (örneğin Big-GMA, Bis-DMA’ya göre daha iyi). Dolgu maddelerinin içinde birden çok monomer kullanıldığı için bu kararı vermek zor olacaktır diye eklemişler. Dolguların güvenlik verilerinin olabildiğince açık yazılması gerektiğini söylemişler. (Maalesef böyle değil!)
  • Dolgu ve fissür örtücüler rubber dam (lastik örtü) kullanılarak yapılmalı.
  • Dolgu yapımı sırasındaki en son basamakta, oksijenle bir araya gelerek polimerize olmayan tabakayı engellemek için bu aşamada gliserin jel kullanılmalı. Buna alternatif olarak dolgu yüzeyinin güzelce cilalanması veya 30 sn. boyunca suyla yıkanması da düşünülebilir. 
  • Hasta dolgu yapıldıktan sonra 30 sn. boyunca ağzını çalkalamalı.
  • Işıkla sertleşen kompozitler kendi kendine sertleşenlere tercih edilmeli. 
  • BPA’nın yüksek östrojenik ve teratojenik (embryo veya fetüsün gelişimini etkileyebilecek) aktivitesinden dolayı çocuklarda, ergenlik dönemindeki gençlerde ve hamilelerde daha da dikkatli olunmalı. Hamilelerde aciliyet yoksa tedavi ertelenmeli ve özellikle de ilk 3 ay tedaviden kaçınılmalı. 
  • Bir seansta mümkün olduğunca az dolgu veya fissür örtücü yapılmalı.

Bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

Gördüğünüz gibi birçok çalışmada dolgu yapıldıktan bir süre sonra tükürükte BPA tespit edilemiyor. Ancak laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda dolguların kimyasal reaksiyonlarını tamamlamalarından 1 sene sonra bile içlerindeki monomerlerin, bulundukları sıvılara salınabildiği görülüyor. Yani salınım çok düşük, tespit edilemeyecek kadar düşük olsa bile uzun süre ağızda kaldığında vücutta birikime yol açıyor olabilir.  BPA’nın tek kaynağı kompozit dolgu ve fissür örtücüler olmadığı için bu birikim günlük hayatta alınan BPA’ya eklenebilir. Güvenilir kabul edilen dozlardaki belirsizlik de dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Kompozit dolguları kötülemek gibi gizli bir ajandam olmadığını da belirtmek istiyorum. Kompozit dolgular çok daha uygun fiyata, esnek ve diş yapısını koruyan tedavi seçenekleri sunuyorlar. Estetik olarak oldukça güzel sonuçlar veriyorlar. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yapabilmeyi ben de isterim. Ancak verilere bakarken mümkün olduğunca tarafsız kalmak zorundayız.

Ne yapmalı?

Kompozite alternatif olabilecek malzemelerden artıları eksileriyle başka bir yazıda bahsedeceğim. Ancak öncelikle kompozit dolgulardaki bu şüpheden dolayı dolgu yaptırmaktan vazgeçmeden önce günlük hayatta başka kaynaklardan BPA alıp almadığınızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kez dişe dolgu yapılmasını gerektirecek duruma gelinmişse elimizdeki malzemelerden bir seçim yapmak zorundayız. Ama su alırken plastik şişe seçmek zorunda değiliz, mutfakta plastik kap kullanmak zorunda değiliz. O yüzden önce bu BPA kaynaklarını sıfırlamaya çalışmak iyi bir strateji olabilir. 

Kompozit dolgu yapılması sırasında yukarıda bahsettiğim önlemlere dikkat edilmesi, en azından başlangıçta maruz kalınan, nispeten daha yüksek olan miktarı azaltabilir. 

Ve bizim için geç olsa bile en azından çocuklarımız için, kendi sağlıklı dişlerini korumak aslında herhangi bir malzemenin beraberinde getirdiği şüpheleri bertaraf etmek için atılabilecek en iyi adım. Bunun için de her şeyden önce işlenmiş yiyeceklerden uzak, doğal ve zengin bir beslenme geliyor. Gerek gelişme çağında sağlam bir diş yapısı kazanmaları, gerek dişler sürdükten sonra asit saldırılarına karşı koruyabilecek minerallerden zengin bir ortam sağlanabilmesi, gerekse dost mikroorganizmaların baskın olduğu sağlıklı bir ağız mikrobiomu için sağlıklı beslenme ve beraberinde tabi ki güneş ışığı, uyku ve hareketin olduğu bir yaşam tarzı onlar için ilk hedefimiz olmalı. Daha sonra elbette doğru fırçalama ve diş ipi…

Doğal Tiroid Hormonu – NDT Tecrübem

Hipotiroidi için sentetik hormonlar yerine doğal tiroid hormonu deneyimleyen var mı aranızda sevgili okurlarım? Bu yazımda sizlerle NDT de denen bu ilaçla ilgili kendi deneyimimi paylaşmak istiyorum. 

Açılımı “Natural dessicated thyroid” olan NDT, sığır ya da domuzdan elde edilen tiroid bezinin, toz haline getirilip kapsüle doldurulmasıyla üretiliyor. Bizde bulunmasa da Batı’da senelerdir kullanılan bir ilaç. Yalnizca T4 değil, T3 ve hatta T1 ve T2 gibi çok üzerinde durmadığımız tiroit hormonlarını da içeriyor. Doğal olması ve özellikle de T3 içermesi sebebiyle, özellikle naturopatlar, fonksiyonel tıp doktorları gibi alternatif yaklaşıma açık doktorlar tarafından öneriliyorlar. Klasik tıbbın önerdiği, ülkemizde de neredeyse tek seçeneğimiz olan sentetik ilaçlar (Euthyrox, Levotiron gibi) ise yalnızca T4 hormonu içeriyor ve vücudun bunu asıl kullanılan aktif hormon formu olan T3’e çevirmesi bekleniyor. Birçok Haşimato hastası çeşitli sebeplerle T4’ü aktif formu olan T3’e dönüştüremedikleri için aldıkları sentetik ilaç , TSH’ı normal sınırlar içerisinde tutsa da vücut hala asıl kullanacağı T3’ten mahrum kalmış olabiliyor. Kontrollerde yalnızca TSH ve T4’e bakılıyorsa hastadaki düşük T3 gözden kaçabilir, her şey normalmiş gibi görünebilir. T3’e bakıldığı zaman da sadece normal değerler içinde olması değil, referans değerinin üst sınırına yakın seyretmesi daha ideal bir durum. (Bu arada eskiden sağlık ocaklarındaki tahlillerde T3’e bakılırdı, şimdi bunu kaldırmışlar. İleri gideceğimize geri gidiyoruz!)

İşte ben de hep o T3’ü düşük seyredenlerden oldum, normal değerin içinde olsa bile… T3’üm yalnızca otoimmün diyeti yaptığım dönemde çok iyi bir seviyeye çıkmıştı. Hemen ardından, 1 buçuk yıl için gittiğimiz sakin, huzurlu Bulgaristan’dan karmakarışık İstanbul’a geri dönme, yeni iş, kızıma yeni okul vs. vs. derken çok iyi bir seviyeye getirdiğim sağlığım garip sinyaller vermeye başladı. Türkiye’ye ve çalışmaya geri döndüğümde, amalgam dolgu sökümü de yapmaya başladım – tabi SMART protokolüne göre. O dönemde uzun yıllar önce yaşadığım kalbimdeki düzensiz atımlar çok daha siddetli bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Amalgam sökümü sırasında kullandığım maskeden şüphelenip hemen daha güvenilir bir gaz maskesine geçtim. Ama aritmiler gitmiyordu. Kahveyi minimuma indirdim, hatta hiç içmediğim dönemler oldu ama aritmiler azalsa da gitmedi… 

Sonra bir gün, uzun zamandır denemek istediğim ama Türkiye’de bulamadığım, internet üzerinden satın alma imkanı olmadığı için de yurt dışından alamadığım NDT’yi yeniden araştırdım. Thyrovanz adlı bir ilaç markasına ulaştım. Bu ilaç sığır tiroit bezinden elde ediliyordu. Arjantin ya da Yeni Zelanda kaynaklı, hiç GDO’ya ya da antibiyotiğe maruz kalmayan hayvanlardı bunlar. Amerika’dan gelecek olan bir arkadaşım sayesinde ilacı aldım. Sentetik ilaçtan direkt olarak doğal ilaca geçiş yapanların tecrübelerine dayanarak, Euthyrox’u bir anda bırakıp Thyrovanz’a geçtim. Çok düşük doz bir Euthyrox da kullanmıyordum hani! (125mcg). Biraz doz denemeleri yaptıktan sonra Thyrovanz’ın düşük bir dozunda kendimi harika hissetmeye başladım (50mg). Bir ay kadar kullandıktan sonra ise değerlere baktırdığımda durum aslında hiç de harika değildi. TSH’ım fırlamıştı! (25 seviyelerine!!!) Serbest T3’üm çok düşüktü. Ancak işin garip yanı kalbimde düzensiz atım falan kalmamıştı!

Sonra ben korkuyla yeniden Euthyrox’a geçtim. Bir süre sonra TSH’ım T3, T4’üm yeniden eski değerlerine döndü. Ancak düzensiz atımlar da geri geldi! O zaman Euthyrox’tan duyduğum şüpheler iyice arttı. Zaten Euthyrox kullanılmasını önermeyen ve bu fikirleriyle tepki çeken doktorlar da olduğunu biliyordum. Ama yapılan çalışmalara göre subklinik hipotiroidi denen, tiroit kan değerlerinin normal sınırlar içerisinde ancak ideal değerlerin dışında olduğu durumlarda bile doku düzeyinde hipotiroidi belirtileri olabiliyor. Yani kan değerleri sınırlar içinde olsa bile ideal değillerse, hücresel fonksiyonların en iyi şekilde yürümesine yetecek kadar iyi olmayabilir. Bu yüzden de bu gibi durumlarda eksik tiroit hormonlarının yerine konması daha iyi bir yaklaşım gibi görünüyor. Hele de benim gibi ilaç kullanmadığında değerleri bu kadar değişen eski tiroit hastaları için ilacı bırakmak biraz iddialı ve riskli bir yaklaşım bence.  

Hikayeme dönecek olursam… Euthyrox’la geri gelen aritmilerden sonra Thyrovanz’ı mutlaka yeniden denemeye karar verdim. Thyrovanz kullanıcılarının bir Facebook grupları olduğunu gördüm. Grupta yazılanları, diğer insanların tecrübelerini, önerilen dozları ve bu doza ne hızla çıkılması gerektiğini okudum. Gerçekten de Euthyrox ve Thyrovanz’ın birlikte kullanılması önerilmiyordu. Ani bir geçiş yapmakla hata etmemiştim. Ancak dozu daha yüksek kullanmam gerekiyordu. Benim kullandığım kadar Euthyrox kullanan biri için 200mg Thyrovanz’a çıkılabileceği öneriliyordu. Ben de öyle yaptım… Bir ay kadar sonra yapılan testimde TSH’ım 0,18 gibi çok düşük bir değere düşmüştü… Bu değerin elbette biraz yükselmesi gerekiyor. O yüzden ilaç dozumu biraz azalttım. Birkaç hafta içinde değerlerimi yine gözden geçirip bu yazıyı güncelleyeceğim. 

Ancak bence asıl can alıcı nokta Euthyrox’u yeniden bırakıp Thyrovanz’a başladığımda aritmilerimin de yeniden ortadan kaybolmalarıydı. Farklı seviyelerdeki TSH’a ve ilk denememdeki düşük serbest T3’e rağmen iki denemede de aritmilerin yok oluşu, bana ilaç dozlarının değil Euthyrox’la ilgili bir durumun bu aritmilere sebep olduğu izlenimini veriyor. Zaten ilaçla ilgili bilgilere baktığımızda, bu tarz yan etkileri olabileceğini görüyoruz (1).

Thyrovanz dışında başka NDT markaları da var. Ancak ben bu markayı internetten reçetesiz satın alabildiğim için ve bazı başka Uzak Doğu ilaçları gibi şüpheli görünmediği için tercih ettim.  Firma ilacı Türkiye’ye kargoladığını söylüyor ancak ben hiç bu şekilde getirtmedim, gümrükte sorunla karşılaşılır mı bilmiyorum. Büyük ihtimalle iHerb’de olduğu gibi reçeteniz olması gerekecektir. Ayrıca benim başıma geldiği gibi TSH’ınız büyük dalgalanmalar gösterebilir ve bunun ciddi yan etkileri de olabilir. Doz ayarlaması yapmakta zorlanabilirsiniz. Ayrıca demir seviyesinin düşük olması, kortizol seviyelerinin ideal seyretmemesi gibi sebeplerin de doğal tiroit ilaçlarıyla başarılı sonuçlar alınamamasına yol açabilecekleri söyleniyor (“Stop the Thyroid Madness” sitesini hiç görmediyseniz, bir göz atmanızı öneririm.) O yüzden doğal tiroit hormonlarını denemeye karar verirseniz, anlaşabileceğiniz bir doktor bulup onunla ilerlemenizi tavsiye ederim.

Pekiyi o zaman bunları neden paylaştım? Çünkü biz bunları konuştuğumuzda bir talep yaratmış oluyoruz ve bu sayede bu ilacı önermeyi düşünecek doktorlamızın sayısı artabilir. Belki ileride ilacı direkt Türkiye’den satın almak mümkün olabilir. Hatta ülkemizde antibiyotiksiz, GDO’suz hayvanlar yetiştiren çiftliklerimizden kendi doğal tiroit hormonu takviyemizi üreten birileri çıkabilir belki bir gün, ne dersiniz?

Kaynaklar
  1. https://www.drugs.com/euthyrox.html

Kanal Tedavisi Tartışması

Kanal tedavili dişlerin kronik hastalıkların altında yatan nedenlerden biri olabileceğini iddia eden Root Cause belgeseli, kanal tedavileri konusunda alevli bir tartışma yarattı. Bu iddialar aslında yeni değil, temeli 1900’lerin başında Weston Price’ın yaptığı deneylere dayanıyor. W. Price, kanal tedavili dişleri çekip tavşanların derilerinin altına yerleştirdiğinde, dişin çekildiği kişide hangi sorunlar varsa tavşanlarda da bu sorunların geliştiğini gözlemlemiş. Price’ın çalışmaları çok eski olduğu için steril ortamda yapılmamış olabileceği şeklinde eleştirilmiş ancak tartışmalar son bulmamış.

Kanallar neden sorunlu olabilir?

  • Birincisi, kanal yapısı çok değişkenlik gösterebildiği için mükemmel temizlenmeleri çok zor. Örneğin büyük azı dişleri “çoğunlukla” üç kanallı, bilemediniz 4 kanallı kabul edilip tedavi edilir. Halbuki bunların dışında birbiriyle bağlantı yapan, dallanan başka kanallar olabiliyor.  Aşağıdaki fotoğrafta kanalların bu karışık morfolojileri boyayla gösterilmiş.

  • İkinci ve asıl sorun ise dişin yapısını oluşturan binlerce mikrotübül. Ana ve yan kanalları mükemmel şekilde temizlesek bile dişin kendisi binlerce incecik kanalcıktan oluşuyor. Canlı bir dişte bu kanalcıkların içlerinde bir sıvı akışı bulunuyor. Kanal tedavili, ölü bir dişte ise bu ortadan kalkıyor. Bu alan mikroorganizmaların yerleşebileceği ideal bir ortam haline dönüşüyor. Mikrotübülleri gözünüzde canlandırabilmeniz için aşağıda bir çizim paylaştım. 

Aşağıdaki fotoğrafta ise mikrotübüllerin ve içlerindeki mikroorganizmaların elektron mikroskobu görüntüleri yer alıyor.

  • Gerek ana ve yan kanalların, gerekse mikrotübüllerin içindeki bu mikroorganizmalar, metilmerkaptan ve thioeter gibi gazlar üretebiliyorlar. Bu gazların bağışıklık sistemini uyararak verilen yanıtın sistemik olmasına yol açtığı düşünülüyor (1)

Yapılan bazı çalışmalar kanal tedavili dişlerin vücutta hastalıklara yol açabildiklerini düşündürüyor. Örneğin kalp krizi geçiren 101 hastadan alınan pıhtılar incelenmiş ve %78,2’sinde kanal tedavili dişlerde bulunan bakteriler olduğu görülmüş (2). Ayrıca bu trombüslerdeki bakteri DNA’ları, hastaların kanlarında bulunanlardan 16 kat fazlaymış.

Ancak kanal tedavisi konusunda direkt bir karara varmadan önce bazı başka noktaları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. 

Kanal Tedavisi ve Başarısız Kanal Tedavisi 

Kanal tedavisi ve sistemik hastalıklarla ilgili yapılan araştırmaların çoğunda köklerinin ucunda kronikleşmiş iltihabi alanlar bulunan kanal tedavili dişler kullanılmış. Röntgende “başarılı” görünen kanal tedavili dişler değil… Yukarıda örnek verdiğim araştırma bunlardan biriydi. 

Mikrotübüllerin temizlenememesi ve doldurulamaması olayı, başarılı görünen kanal tedavileri için de geçerli olsa bile bunlarla ilgili yayınlanmış pek çalışma yok.

Başarılı Kabul Edilen Kanallar Gerçekten Başarılı Mı?

Klasik diş hekimliğinde kanal tedavili dişin durumunu yorumlamak için röntgene başvurulur. Son yıllarda tomografi görüntüleriyle kıyaslandığında röntgenlerin bu patolojileri tespit etmede çok yetersiz kaldığı anlaşıldı. Bu yüzden röntgende “başarılı” görünmesi kanal tedavisinin sorunsuz olduğu anlamına gelmeyebilir. 

Soldaki ve sağdaki görüntüler aynı dişe ait. Soldaki röntgen görüntüsü dişin sorunsuz olduğunu düşündürebilir. Oysa sağdaki tomografide kökün ucundaki iltihaplı alanı rahatlıkla görebiliyoruz.

Aşağıdaki çalışmada(3) sistemik hastalığı olan ve olmayanların kanal tedavileri kıyaslanmış. Diyor ki: “Sistemik hastalığı olan 98 kişilik grupta, sayılan bütün kanal tedavilerinin %95’inde kronik lezyon da tespit edilmiş (tomografi kullanılmış). 

Aynı çalışmada, sağlık sorunu olmayan kontrol grubundaki kanal tedavileri de pek iç açıcı çıkmamış: 631 tomografide tespit edilen 656 kanal tedavili dişin 444’ünde kök ucunda kronik iltihap varmış. “Başarısız” kanal tedavilerinin oranının yüksek olması büyük ihtimalle teşhiste tomografi kullanılmış olmasından kaynaklanıyor. 

Yani sistemik hastalıklarla ilişkilendirilen kanal tedavileri başarısız olan kanal tedavileri olabilirler ama bunların oranı sandığımızdan daha yüksek olabilir. 

Hangisi Başlattı?

Sistemik hastalığı olanlarda daha fazla kronik iltihaplı kanal tedavisi görüldüğüne dair daha birçok çalışma mevcut (4, 5, 6, 7). Ama bu ilişkiden yola çıkarak bu sorunlara kanal tedavisi sebep olmuştur diyebilir miyiz? Yoksa bu hastalıkların görüldüğü kişilerde kanal tedavisinin başarısız olmasına yol açacak bir zemin mi var? Sistemik hastalıklara yol açan durum her neyse kanal tedavisinin başarısız olmasına da mı yol açıyor?

Köklerin ucunda bu tarz bir lezyon oluşmasının genetik yatkınlıkla ilgisi olabileceğine ilişkin çalışmalar var (8, 9). Fotodaki çalışmada klinik olarak başarısız olan kanal tedavilerinin olduğu insanlarda iltihabi yanıtları artıran türde bir genetik değişiklik gözlenmiş.

Sonuç olarak?

Şimdilik yazıyı daha fazla uzatmamak için kısaca yorumumu yazarak bitirmek istiyorum. Kanal tedavili dişlere yakından baktığımızda vücutta çok barındırmak isteyeceğimiz türde bir ortam olmadıklarını görebiliriz. Diğer yandan elimizdeki verilerle “Kanal tedavileri herkeste hastalıklara yol açar” da diyemiyoruz. Hani bazı insanlar sigara içer, doğru düzgün uyumaz, kötü beslenir ve siz bu konuların hepsine titizlikle yaklaşırken, o kişiden daha sağlıksız hissedersiniz ya… Kanal tedavilerinde de benzer bir durum olabilir. Kişi kanalın yol açabileceği sorunları kontrol altında tutmayı başaran avantajlı bir yapıya sahip olabilir. Veya henüz herşey bir araya gelmemiştir! Bardak taşmamıştır… Bilemiyoruz. Bazı biyolojik diş hekimleri kesinlikle bütün kanal tedavili dişlerin çekilmesinden yanalar. Yalnızca diş hekimleri değil, onkolog, kardiyolog ve başka branşlardan doktorlar arasında da yine bu görüşü savunanları bulmak mümkün. Diğer yandan, henüz noktayı koyamayacağımızı düşünen, daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanan hekimler de var. Amalgam dolgular ve flor konusunda tavrı çok net olan IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) de kanal tedavileri konusunda net bir öneride bulunmuyor.

Bu yüzden kanal tedavisi yapılıp yapılmamasına, kanallı dişlerin çekilip çekilmemesine karar vermek için hastanın genel sağlık durumunun, beklentisinin, yerine yapılacak işlemlerin, dişin yalnızca röntgen değil tomografi görüntülerinin vb. birçok faktörün değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca hastaya bu konudaki bilgilerin aktarılmasının ve işlem yapılmadan onayının alınmasının gerektiğine inanıyorum. 

Tabi bundan da önemlisi canlı dişlerin sağlığını korumak! Bunun için toplumun özellikle beslenme konusunda bilinçlendirilmesi, düzenli kontrole gitmenin toplumda alışkanlık haline getirilmesi, dişlerin kanal tedavisi noktasına gelmemesi için hastaların erken teşhisi sağlayabilecek belirtiler konusunda eğitilmesi ve rejeneratif tedavilere daha fazla şans verilmesi gibi önlemler alınabilir. Gerek olmayan yerlerde kanal tedavisinden mümkün olduğunca kaçınılabilir (Örneğin estetik amaçla kaplanacak çapraşık bir diş, kanala gideceği öngörülüyorsa, ortodonti ile tedavi edilebilir.) 

İlerleyen günlerde bütün bu bahsettiğim önlemlerle ilgili daha detaylı bilgiler paylaşmaya çalışacağım…

Sağlıcakla!

 

Kaynaklar
  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25864743
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23418311
  3. https://www.omicsonline.org/open-access/impact-of-endodontically-treated-teeth-on-systemic-diseases-2161-1122-1000476.pdf
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3448330/
  5. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6164509/
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4856634/
  7. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26174809
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21419289
  9. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29306532 

Uykudan Önce Takviye Almak Doğru Mu?

Son yazımda metiyonin kısıtlamasının, bazı tümör kök hücrelerinde tümörleşme kabiliyetini ortadan kaldırdığını anlatmıştım. Ayrıca fazla metiyoninin atılmasında glisinin rolü olduğu için, yediklerimizdeki metiyonin-glisin dengesinin önemli olabileceğinden bahsettim. Glisin daha çok kemik, kıkırdak gibi yapılarda bulunduğu için beslenmemize bunları daha fazla katmamız önemli olabilir.

Sirkadyen konulu yazılarını çok sevdiğim Dave Mayo, bir yazısında (1) bazı tümörlerde glisin kısıtlamasının da metiyonin gibi olumlu sonuç verdiğini yazmış (Şu çalışmadan bahsetmiş: https://www.nature.com/articles/nature22056). Düz mantıkla ilk akla gelen soruyu sormuş: Glisini kısıtlayalım mı? Cevap tabi ki hayır!

Ama bu bilgiyi kullanarak, daha iyi bir uyku için yatmadan önce 3-5gram kadar alınması önerilen glisin takviyesinin iyi bir fikir olmayabileceğini öne sürmüş. Böyle bir takviye zaten almıyor olabilirsiniz ama Dave Mayo’nun açıklamasını okuduğumuzda bu fikri bence başka takviyelere de genelleyebiliriz. Şimdi ne dediğine bakalım:

“Sağlıklı hücrelerde hücresel metabolizma ve hücresel döngü bir sirkadyen ritmi takip eder. Hücre bölünmesinin hücre metabolizmasından ayrılması gerekir, çünkü mitokondriyal enerji metabolizması, hücre bölünmesi sırasında DNA’ya zarar verebilecek reaktif oksijen türleri ortaya çıkarır.

“Mitokondriyal metabolizma, sağlıklı hücreler için gereken enerjinin %90’ından fazlasını karşılar.

Kanser hücrelerinin ise buna ihtiyacı yoktur çünkü onlar farklı bir enerji metabolizmasını kullanırlar(Warburg metabolizması). Bu sayede çok daha hızlı çoğalabilirler. […]

“Ayrıca kanser hücreleri, saat geninin çalışmasını baskılayarak sirkadyen ritimden etkilenmezler. […]

“Kanser hücrelerinin farklı metabolizması ve sirkadiyen saati inhibe etmesi, onlara sağlıklı hücrelere karşı bir üstünlük sağlar. Gün içinde sağlıklı hücreleriniz bir noktada bakım onarım çalışmaları için kapanmak ister. Kanser hücreleri ise yalnızca büyümek ister ve bunun için sürekli bir enerji kaynağına ihtiyaç duyar.

“Varsayımsal olarak, gün içinde glisin tüketmek sağlıklı hücrelerle kanser hücrelerinin glisin için yarışmasına sebep olacaktır. Yatmadan hemen önce alınan glisin ise normal tokluk penceresinin dışında alındığından problem yaratabilir.”

Anladığım kadarıyla Dave Mayo, yatmadan önce alınan glisinin direkt kanser hücreleri tarafından kullanılabileceğini düşünüyor.

Bununla ilgili yapılan bir çalışma olmadığını da belirtmiş. Yani vücuttaki durum gerçekte böyle olmayabilir.

Yine de bu fikir bana çok mantıksız gelmiyor. Sirkadyen ritmi bozmamak adına olduğu kadar, vücuda izole edilmiş bir maddeyi vermenin etkileri açısından da takviyelerin gün içinde, ya yemeklerle birlikte ya da beslenme vaktine yakın alınmalarının daha iyi olabileceği görüşündeyim. Bu sayede diğer besinlerle sinerjistik etkilerinden faydalanılabilir, vücut için fazla olabilecek kısımları alınan besinlerdeki diğer maddelerce dengelenebilir. Aynı yemek yerken aldığımız vitamin ve minerallerde olduğu gibi…

Bazı takviyelerden maksimum faydayı sağlamak için aç karna ve diğer takviyelerden uzak alınması önerilir. Takviyenin kullanılma sebebine bağlı olarak en azından durum düzelene kadar bunun daha avantajlı olduğu yerler olabilir. Yine de bu alınma zamanını gündüz beslenmemiz gereken zamanın içerisinde tutmak, vücudun normal çalışma seyriyle daha uyumlu olabilir görüşündeyim.

Bazı kaynaklarda gece yatmadan önce içilmesi önerilen takviyelerden, glutamin ve kollajeni de bu vesileyle burada analım… Bunlar da aynı glisin gibi protein takviyeleri oldukları için geç saatte yemek yemenin yarattığı etkileri yaratabilirler diye düşünüyorum.

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!