Category

Öne Çıkanlar

Hangi Yiyecekten Ne Kadar Kalsiyum Alabiliyoruz?

Bir besin grubunu diyetimizden çıkarırken bazen yerine neler koymamız gerektiğini hesap etmeyebiliyoruz. Örneğin peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurtadan oluşan bir kahvaltınız var. Bir gün süt ürünlerinin size dokunduğunu anladınız. Sadece peyniri çıkarıp geri kalanlarla devam ettiğinizde size dokunan bir gıdanın size zarar vermesini engellemiş oluyorsunuz ama diğer yandan o gıdayla birlikte aldığınız bazı besinlerin de eksilme ihtimali doğuyor. Bu yüzden bir besin grubunu çıkarırken onunla birlikte gelen hangi mikrobesinleri çıkardığınıza da göz atmak gerek. Bu yazımda, özellikle de verdiğim örnekteki gibi çeşitli sebeplerle süt ürünlerini beslenmelerinden çıkaranlar için, hangi alternatif kalsiyum kaynaklarından ne kadar kalsiyum alabildiğimizi paylaşacağım. 

Aslında hangi gıdada ne kadar kalsiyum olduğu bilgisi kolayca bulabileceğiniz bir bilgi. Ancak bir gıdadan ne kadar kalsiyum aldığınızı öğrenmek için gıdadaki kalsiyumun ne kadarının emilebildiğini de hesaba katmamız gerekiyor. Örneğin 1 bardak sütte bulunan 300mg kalsiyumun %32 kadarı emilebiliyor. Bu da 1 bardak sütten (240g) 96mg kalsiyum alıyoruz demek oluyor. Bol kalsiyum içeren ıspanağın aynı miktarında (240g) 1 bardak süttekinden daha fazla, 322mg kalsiyum bulunuyor; ancak bunun yalnızca %5’i emilebildiği için 16mg kalsiyum almış oluyoruz. İşte bu yüzden aşağıdaki listeyi, hesabımızı bu emilebilen kalsiyuma göre yapalım diye hazırladım. Merak etmeyin, ıspanak biraz uç bir örnek… Listede, birçok sebzede bol bol emilebilen kalsiyum olduğunu görebilirsiniz. 

Tabi listeyi kullanabilmemiz için önce ne kadar kalsiyuma ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekiyor. Aşağıdaki tabloda yaşlara göre günlük önerilen kalsiyum alım miktarlarını bulabilirsiniz (1)

Yaş Erkek Kadın
0–6 ay* 200 mg 200 mg
7–12 ay* 260 mg 260 mg
1–3 yaş 700 mg 700 mg
4–8 yaş 1,000 mg 1,000 mg
9–13 yaş 1,300 mg 1,300 mg
14–18 yaş 1,300 mg 1,300 mg
19–50 yaş 1,000 mg 1,000 mg
51–70 yaş 1,000 mg 1,200 mg
71+ yaş 1,200 mg 1,200 mg

*yeterli alım (orijinal kaynaktaki bu uyarı, bu yaş grupları için ideal alım miktarının daha fazla olabileceği anlamına geliyor olabilir.)

Bu tabloda, bir yetişkin için önerilen 1000mg’lık günlük alım miktarı aslında emilebilen değil, diyetle alınan kalsiyuma işaret ediyor. Bunu nereden anlıyoruz? Günlük kalsiyum ihtiyacımızı karşılamamız için 3-4 porsiyon süt ürünü tüketmemiz öneriliyor. Eğer 1000mg’ın tamamı, günlük emilmesi gereken kalsiyum olsaydı, 1 porsiyon süt ürününden 96mg emilebilen kalsiyum alacağımız için 10 porsiyon süt ürünü tüketmemiz önerilirdi. Buradan yola çıkarak günlük emilmesi önerilen kalsiyum miktarının 300-400mg olduğunu söyleyebiliriz (5)

Gerçekten ihtiyacımız olan kalsiyumun bu kadar olup olmadığıyla ilgili farklı görüşler olduğuna da kısaca değinelim. Fiziksel aktivite, östrojen hormonu, D vitamini seviyesi gibi farklı etkenler de ihtiyacımız olan kalsiyum miktarını değiştirebilir. Kalsiyum alımları daha az olduğu halde kemik kırıkları daha az görülen Asya ve Afrikalı toplumlar, önerilen kalsiyum miktarları konusunda soru işaretleri yaratıyorlar. Elbette beslenme ve yaşam şekillerinde o kadar fazla değişken olabilir ki, bu farklılığı sadece kalsiyum alımıyla açıklamak zor olur. 

Bu ayrıntıyı da verdikten sonra gıdalardaki emilebilen kalsiyum miktarlarını gösteren tabloya geçebiliriz. Beslenmenizi düzenlemenizde yardımcı olması dileğiyle…

(Tablonun çıktısını alabileceğiniz bir versiyonuna da buradan ulaşabilirsiniz.)

 

YİYECEK PORSİYON BÜYÜKLÜĞÜ EMİLEN KALSİYUM
Kemik (ör. Kaynatılmış tavuk kemiği parçası) 3 g 270mg
Pazı 1 kap pişmiş( 190g) 173mg
Turp yeşillikleri 1 kap pişmiş( 190g) 102mg
Beyaz peynir 30g 96.3mg
Yoğurt 240g 96.3mg
Süt 1 bardak 96.3mg
Kılçıklı sardalya 106g 95mg
Kılçıklı konserve somon 106g 71mg
Çin lahanası 1 kap pişmiş( 170g) 69-85mg
Brokoli 1 kap pişmiş( 156g) 57mg
Kale 1 kap pişmiş( 125g) 46mg
Maden suyu

(San Pellegrino, en yüksek Ca içerenlerden)

500ml 41-45mg
Hardal yeşillikleri 1 kap pişmiş( 190g) 42mg
Kuru Fasulye 110g 24.7mg
Şalgam 85g 22mg
Badem 28g 17mg
Barbunya 110g 15.3mg
Ispanak 1 kap pişmiş( 180g) 12mg
Kırmızı turp 50g 10.4mg
Susam (kabuksuz) 28g 7.7mg
Tatlı patates 164g 9.8mg

Civa Detoksu Neden ve Nasıl Yapılmalı?

Yaşadığımız kronik sorunların altında yatabilecek nedenlerden biri olan hatta bazen bunları başlatan en toksik kimyasallardan biri civa. Vücuda çeşitli şekillerde giren civa, doku ve organlarımızda birikerek biyokimyasal olayların aksamasına sebep oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre “Civanın sinir, sindirim ve bağışıklık sistemleri ile akciğerler, böbrekler, cilt ve gözler üzerinde toksik etkisi vardır.” Genelde bu tarzda söylemleri en son dile getiren kuruluşların Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri kuruluşlar olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden  bu uyarının birçok araştırmacıya göre biraz hafif kaçtığını ve civanın yol açtığı sorunların çok daha ciddi olabileceğini belirtmekte fayda var. (Amalgam dolgular ve dolayısıyla civanın zararları ile ilgili bazı araştırmalara değinen yazımı burada bulabilirsiniz.)

Bazı araştırmacılara göre çevre kirliliğinden ötürü civaya istisnasız herkes maruz kalıyor ve dolayısıyla herkesin düzenli detoks yapması lazım. Ancak bazı insanlar çok daha yüksek miktarlarda civaya maruz kalıyor ve bunun nedenleri şunlar olabilir:

  • Ağızda amalgam (gri) dolguların olması veya önceden önlem alınmadan bu dolguların sökülmüş olması (Söküm sırasında yüksek miktarlarda civa açığa çıkmaktadır ve bu civa organlarda birikebilmektedir. Doğru söküm tekniği için bu yazımı okuyabilirsiniz.)
  • Sık sık büyük balıklar tüketiyor olmak (Besin zincirinin üst basamaklarında bulunan ton balığı, kılıç balığı gibi balıklarda daha fazla civa birikmektedir.)
  • Aşılar (Bazı aşılarda koruyucu olarak civa bulunmaktadır.)
  • Termometre, ampül gibi civa içerebilen bazı eşyaların kırıldığı ortamda bulunmak
  • Mesleki maruziyet (Diş hekimi, diş hekimi yardımcılığı ya da maden işçiliği gibi meslekler yapıyor olmak)

 

Aşağıdaki videoda, amalgam dolgu sökümü sırasında hastanın ve hekimin maruz kaldığı civa buharı görselleştirilmiş. Açığa çıktığı ölçülen civa yoğunluğu oldukça yüksek!
 

Civanın farklı formları olduğunu hatırlatalım. Bizim en çok maruz kaldıklarımız elementel civa ve metil civa. Elementel civa, amalgam dolgularda bulunuyor. Çok kolay buharlaştığı için büyük oranda akciğerlerimizden alınıyor. Ağız ısısı, çiğneme, fırçalama, diş gıcırdatma vb. etkenler de eklendiğinde alınan civa miktarı artmış oluyor. Dolgulardaki civanın bir kısmı ise metilcıvaya dönüşerek yutuluyor. Elementel civa yağda çok kolay çözündüğü için kan beyin bariyerini geçerek merkezi sinir sistemine ve plasentadan geçerek anne karnındaki bebeğe ulaşabiliyor. Kan beyin bariyerini geçen civa orada iyonize olarak hapsoluyor ve nörotoksik etkiler göstermeye başlıyor. Beyinde o kadar uzun süre kalabiliyor ki maruz kaldıktan seneler sonra bile burada tespit edilebiliyor(1).

Metil civa formuna maruz kaldığımız başka bir kaynak ise balıklar. Denizlerde -kirlilikten dolayı- bulunan civa planktonlar tarafından metil civaya dönüştürülüyor. Civa, planktonları yiyen balıkların vücutlarında depolanıyor ve büyük balık küçük balığı yedikçe biriken toplam civa miktarı artıyor. Zincirin son basamağında bulunan bizler de büyük balıklar tükettiğimizde bütün o birikimi almış oluyoruz. Metil civa başlıca gastrointestinal sistemden emiliyor. Dolaşıma geçtiğinde eritrositlerin içine girerek %90’ından fazlası hemoglobine bağlanıyor. Vücuttaki metil civa yükünün %10’u yine beyinde bulunuyor ve yavaş yavaş inorganik bir forma dönüşüyor. Beyinde sinir hücrelerinin ölümüne, glia hücrelerinin hasarına sebep oluyor ve serebral ve serebellar kortekse zarar veriyor. Metil civa da plasentadan fetüse geçebiliyor ve bebeğin beyninde birikerek bahsettiğim hasarlara yol açabiliyor. (1)

Bazı kaynaklarda, civanın vücutta yarılanma ömrünün (yarısının vücuttan atılması için gereken sürenin) 20-90 gün olduğu söylense de otopsi çalışmaları bunun doğru olmadığını ve özellikle beyinde, civaya maruz kaldıktan 17 sene sonra bile civa tespit edilebildiğini göstermiş (2).

İşte bu sebeplerden dolayı, civanin vücutta yarattığı hasarı onarmak için yalnızca civa kaynağını ortadan kaldırmak ve vücudun civayı zaman içinde atmasını beklemek yeterli olmuyor. Özellikle de detoks sistemleri iyi çalışmayan ve civa birikimi çok fazla olanlarda civayı depolandığı yerlerden, özellikle de beyinden koparıp atabilmek için vücudun çeşitli şekillerde desteklenmesi ve ek olarak şelasyon ajanları ve bağlayıcıların kullanılması gerekiyor.

Civa detoksu yapmanın ise bazı sosyal medya hesapları ve bloglarda bahsedildiği kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Özellikle de halihazırda birçok kronik sorunla savaşanlar için rastgele bir detoks ürününü kullanmaya başlamak faydadan çok zarar getirebilir. En hafif protokollerde bile kötü yan etkilerle karşılaşan ve durumu kötüleşen hastalara rastlanıyor. Bu yüzden herhangi bir ürünü instagram hikayelerinde görüp kullanmaya başlamadan önce çok iyi düşünmenizi ve araştırmanızı öneririm. Civa detoksu demek, civayı yerleştiği organlardan hareketlendirip vücutta dolaşır hale getirmek anlamına geliyor. Civa, bu hareketi sonucunda, daha az zarar vereceği bir organdan daha çok zarar vereceği bir organa taşınarak durumun kötüleşmesine sebep olabilir (örneğin yağ dokusundan çıkıp beyne yerleşebilir). Bu yüzden hiç de hafife alınacak bir iş değil!

Bundan dolayı ben de civa detoksuyla ilgili yazılarımda size belirli bir protokol önermeyeceğim. Bunun yerine bu konuda önde gelen belli başlı protokolleri genel hatlarıyla anlatıp yapılan eleştirilere değineceğim. Bu protokollerden bazıları şunlar:

  • Andy Cutler protokolü
  • Dietrich Klinghardt protokolü
  • Chris Shade / Quicksilver yöntemi
  • TRS ve benzeri nano kliptilolitler
  • Boyd Haley  – Emeramide (OSR)
  • HMD
  • IV şelasyon yöntemleri (Artık neredeyse kimse önermiyor ancak neden tehlikeli olduğundan bahsedeceğim.)

Protokolleri yazdığımda hepsinde ortak olan bazı noktalar olduğunu göreceksiniz. Bunlardan biri, civayi vücuttan kısa sürede atamayacağınız, atmanızın doğru olmadığı. Senelerce vücudunuzda biriken civadan kurtulmak için sabırlı olmanız gerekiyor. Aksi halde vücut organlardan serbest kalan yüklü miktarda cıvayla başedemeyebilir. Bir diğer ortak nokta ise protokollerin çoğunun, kullanılan şelasyon yöntemine ek olarak detoks sistemlerini ve organları destekleyecek önlemler de önermeleri.

Ben de protokollerin ayrıntılarına geçmeden önce detoks sistemlerimizden bahsetmeyi düşünüyorum. Zira hangi yöntemi seçerseniz seçin, öncesinde vücudunuzda bazı sistemleri -toksik yükün elverdiği ölçüde- daha iyi çalışır hale getirirseniz, bahsedilen yan etkilerle karşılaşma ihtimaliniz azalır diye düşünüyorum.

Yazmamı istediğiniz noktalar ve katkılarınız için yorumlarınızı bekliyorum… Sonraki yazıda görüşmek üzere…

SIBO

Gayet sağlıklı beslendiğiniz, inflamatuar gıdaları diyetinizden çıkardığınız halde şişkinlik, kabızlık/ishal, gaz, cildinizde kaşıntılar, eklem ağrıları ve daha bir çok başka anlamlandıramadığınız şikayetiniz varsa, bu şikayetler özellikle de sağlıklı olarak bildiğimiz sebzeleri bol bol yediğinizde artıyorsa SIBO’nuz olma ihtimalini değerlendirebilirsiniz.

SIBO (okunuşu sibo), ince bağırsak bakterilerinin aşırı çoğalması olarak tercüme edilebilir. Daha kesin bir tanım vermek gerekirse, ince bağırsakta mL’ye düşen bakteri sayısının 105106’yı aşmasıdır (1). Normalde ince bağırsakta ve hatta midede bile bir miktar bakteri mevcuttur ancak bakterilerin sindirim sistemimizde asıl toplandığı yer ağız ve kalın bağırsaktır. İnce bağırsağın mideye yakın üst kısımlarında 103, kalın bağırsağa yakın kısımlarındaysa 10civarında bakteri bulunması normal kabul edilir (2).SIBO’da ise bu sayı haddinden fazla artış gösterir. Yani bu bakteriler bağırsağın doğal bakterileridir ancak problemi yaratan sayılarının artmış olmasıdır.

Çoğalan bakterilerin türleri de hangi semptomların görüleceğinde söz sahibidir. Örneğin safra tuzlarını çözünemeyen maddelere metabolize eden bakterilerin çoğalması, yağ emiliminin bozulmasına veya safra asidi ishaline sebep olur. Diğer taraftan, karbonhidratları kısa zincirli yağ asitlerine metabolize ederek gaz üreten mikroorganizmalar, oluşan metobolik ürünler emilebildiği için ishale yol açmadan şişkinlik yaratırlar. Klebsiella türleri gibi gram negatif bakteriler ise mukozada hasara sebep olan toksinler üretebilir, emilimi bozabilir, salgıları artırarak “ “tropikal sprue” benzeri bir tablo ortaya çıkarabilir (1). SIBO, ayrıca genel olarak hidrojen gazının baskın olduğu veya metan gazının baskın olduğu şeklinde iki gruba ayrılır ve hidrojen gazının baskın olduğu durum daha çok ishale yol açarken, metan gazının baskın olması kabızlığa yol açabilir (7). 

İnce bağırsakta bir kez bakteri artışı olduğunda, mikroskopik mukozal iltihaplanmaya yol açabilir ve semptomlar daha da kötüleşebilir. İleri yaşlı hastalarda yapılan biyopsilerde, mukozanın ve kriptlerin inceldiği, bağırsak villuslarının kütleştiği ve intraepitelyal lenfositlerin arttığı ve bu değişikliklerin antibiyotik kullanımıyla geri çevrilebildiği görülmüş (1).

SIBO teşhisinde kullanılan testlerden ve hangi bakteri gruplarının arttığının nasıl tespit edildiğinden ayrı bir yazıda bahsettim. Okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Bakteri artışı neden problem yaratıyor (3)?

  • Bu bakteri artışı normal sindirim ve emilimi bozarak ince bağırsağın duvarına zarar verir ve sızıntılı bağırsağa neden olur.
  • Bakteriler bizim gıdalarımızı tüketerek demir ve B12 eksikliğine yol açarlar.
  • İnce bağırsak yüzeyindeki hasardan dolayı emilemeyen yiyecekleri tüketmeleri sonucu bakteri sayısı daha da yükselir ve bu bir kısır döngüye yol açar.
  • Bakteriler gıdalarımızı metabolize ettiklerinde gaz üretirler. Gaz; karında şişlik, ağrı, kabızlık, ishal (veya her ikisi birden), aşırı miktarda olursa geğirmeye sebep olabilir.
  • Safrayı parçalayarak yağ emilimini azaltırlar. Bu da A ve D vitaminlerinin eksikliğine ve yağlı dışkı oluşmasına sebep olabilir.
  • Hasara uğrayan ince bağırsak yüzeyi geçirgen hale gelerek, tam olarak sindirilmemiş büyük yiyecek parçalarının vücuda geçmesine ve immün sistemin tepki göstermesine neden olabilir. Gıda allerjileri/intoleransları gelişebilir.
  • Bakterilerin kendileri de vücuda/kana geçebilir. Bağışıklık sisteminin bakteri ve onların hücre duvarlarına(endotoksin) tepkisi kronik yorgunluk ve ağrılara sebep olabilir, karaciğeri yorabilir.
  • Son olarak, bakteriler, yüksek miktarlarda asit salgılarlarsa nörolojik ve kognitif semptomlara sebep olabilirler.

SIBO semptomları:

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki IBS hastalarının %84’ünde SIBO da görülmüş. Bu yüzden IBS’in altında yatan sebeplerden birinin SIBO olabileceği düşünülür ve IBS semptomlarıyla SIBO semptomları örtüşebilir.

SIBO’nun yol açabileceği semptomları genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz (4):

  • Şişkinlik, gaz, karın ağrısı, kramplar, kabızlık, ishal veya her ikisi, kalp yanması, mide bulanması, geçirgen bağırsak, besin intoleransları, baş ağrısı, eklem ağrıları, yorgunluk, egzema, kaşıntı veya kızarıklık gibi cilt semptomları, astım gibi solunum sistemi semptomları, despresyon gibi duygudurum semptomları, otizm gibi beyin semptomları, emilim eksikliği semptomları, yağlı dışkı, demir veya B12 eksikliği anemisi, kilo kaybı

Ayrıca SIBO’nun bir çok başka hastalıkla da bağlantısı tespit edilmiştir (4) :

  • Akne rozasea, akromegali, ileri yaş, alkol kullanımı, anemi, atrofik gastrit, otizm, çölyak, kronik yorgunluk sendromu, kronik lenfositik lösemi, kistik fibroz, diyabet, divertikülit, dispepsi, eroziv özofajit, fibromiyalji, safra taşları, gastroparezi, GERD (gastroözofajiyal reflü), hepatik ensefalopati (minimal), hepatik steatozis, H pylori enfeksiyonu, hipoklorhidria (mide asidinin yetersiz oluşu), hipotiroidi / Haşimato tiroiditi, IBD (inflamatuvar bağırsak hastalığı) çatısı altındaki Crohn ve ülseratif kolit hastalıkları, IBS (irritabl bağırsak sendromu), interstisyal sistit, laktoz intoleransı, sızıntılı bağırsak, karaciğer sirozu, Lyme, proton pompası inhibitörleri (peptik ülser, gastrit, reflü gibi hastalıklarda kullanılan ilaçlar), opiyatlar(uyku ilaçları) ve NSAIDler (Bazı ağrı kesiciler) gibi ilaçlar, miyelomeningosel, kas distrofisi (miyotonik tip1) non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), obezite, pankreatit, parazitler, Parkinson, prostatit (kronik), radyason enteropatisi, huzursuz bacak sendromu, skleroderma, gastrektomi ameliyatı geçirmiş olmak

SIBO’ya neyin yol açmış olabileceğini bulmak tedaviyi kalıcı kılabilir:

SIBO’nun altında yatabileceği düşünülen bir çok etken bulunuyor. Ancak Dr. Siebecker’ın, SIBO konusunda ilk akla gelen araştırmacılardan Dr. Pimentel’i referans göstererek söylediklerine göre maalesef altta yatan sebeplerden bazılarını gidermek, şu anki bilgilerimizle mümkün olmayabiliyor (13). Yine de yapabileceğimiz hiçbir şey yok değil!

SIBO’nun oluşmasına zemin hazırlayabilecek en önemli iki etken azalan mide asidi salgısı ve ince bağırsak dismotilitesi (hareketinin bozulması)(1). Bağırsak immün fonksiyonunun bozulması, anatomik anomaliler(1), safra ve diğer enzimlerin azlığı, bağışıklık sisteminin zayıf olması, ince bağırsağı kalın bağırsaktan ayıran ilioçekal valfte yapısal bir sorun olması, komşu organların baskısı, tümörler, diğer gastrointestinal sistem rahatsızlıkları, ince bağırsakta yapışmalara neden olabilecek darbeler/kazalar SIBO gelişimini kolaylaştıracak diğer etkenler olarak sayılmakta (2). Genel olarak kaynaklarda SIBO’nun altında yatan etkenler bunlar olarak gösterilse de şubat 2017’ye ait World Journal of Gastroenterology’de yayınlanan bir makalede, 1809 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada SIBO’ya en çok katkıda bulunan faktörler; levotiroksin (tiroit ilacı) kullanımı, bağırsak boşaltımının bozulması ve immünsupresyon (bağışıklık sisteminin baskılanması) olarak gösterilmiş (8). Levotiroksin kullanımı listede en üst sırada olsa da, bu levotiroksinin SIBO’ya yol açtığı anlamına gelmiyor olabilir. Levotiroksin kullanan hastaların birçoğunda tiroit hormon değerleri, çok geniş referans aralıklarından dolayı hala ideal seviyelerde olmayabilir ve belki de artan SIBO sıklığı bu hastaların hormon değerlerindeki düzensizliğe bağlı olabilir. Lütfen tiroit ilacı kullanıyorsanız kendi kendinize ilacınızı bırakmayın!

Mide Asidi Azlığı:

Mide asidi bakterilerin bir kısmını öldürerek ince bağırsağa geçen bakteri sayısını azaltıyor. Mide asidi miktarının azalması (hipoklorhidria); Helikobakter pilori kolonizasyonu, mide asidini azaltan ilaçların kullanımı (H2 reseptör antagonistleri ve proton pompası inhibitörleri) veya yaşlanmaya bağlı olarak gelişebilir(1).

İşin ilginç yanı ise düşük ve yüksek mide asidinin belirtilerinin benzerlik göstermesi. Siebecker’ın Microbiome Summit’te bahsettiği, mide asidini ölçen özel bir testin sonuçlarına göre, kalp yanması, reflü gibi belirtilerle gelen hastaların %60ında düşük, %40ında ise yüksek mide asidi ölçülmüş (2). Başka bir deyişle, çok sık başvurduğumuz mide asidini azaltan ilaçlarla, aslında yangına körükle gidiyor olabiliriz!

Siebecker’ın önerisine göre, mide asidininin düşük olup olmadığını anlamanın bir yolu, kapsül şeklinde satılan hidroklorik asit (HCl) takviyelerinden yemeğin başında bir kapsül almak ve kalp yanması gibi herhangi bir rahatsızlığa sebep olup olmayacağına bakmak. Bu yöntem genel olarak işe yarasa da Siebecker herkeste doğru yanıt alınamayabileceği konusunda uyarıyor. Bazı insanlarda düşük mide asidi, midenin girişinde bulunan kasların gevşemesine sebep olduğu için, bu kadarcık takviyenin bile, yüksek mide asidi mevcutmuş gibi rahatsızlık verebileceğini belirtiyor (2).

Gastrointestinal Motilite (Hareket) Bozuklukları:

Sindirim sisteminin hareket bozuklukları da SIBO’nun bir başka önemli sebebi olarak gösteriliyor.

Gastroparezis, yani mide hareketlerinin kronik olarak yavaşlaması, mide içeriğinin geç boşalmasından dolayı yiyecek ve bakterilerin gastrointestinal kanalın üst kısımlarında daha uzun süre kalmasına sebep olarak SIBO’ya zemin hazırlayabilir (1).

SIBO’yla ilişkilendirilen bir başka GI hareket bozukluğu, MMC (migrating motor complex – maalesef Türkçesini bulamadım) adı verilen, yemek aralarında bağırsağı temizlediği düşünülen bir sistemin bozulmasıdır (1), (6). Bu sistem her 1,5-2 saatte bir yeniden başlayan ve her biri kendine has ayrı kasılma sıklıkları sergileyen dört ayrı safhadan oluşur. MMC, normal sindirimden farklıdır ve yemek yendiği anda yerini normal sindirim kasılmalarına bırakır (5). Yemek aralarında ve gece uyurken ise yeniden devreye girer ve ince bağırsağı temizler. MMC’nin yavaşlaması bakterilerin daha uzun süre ince bağırsakta kalmasına, dolayısıyla SIBO oluşumuna zemin hazırlıyor. Bu yüzden öğün aralarında atıştırmanın, MMC’nin işini yapmasına engel olduğu düşünülüyor. Buyrun size ara öğün yapmamak için bir neden daha!

Pekiyi MMC’nin bozulmasının tek nedeni sık yemek mi? Dr. Siebecker’ın 2017’de internet üzerinden yayınlanan Microbiome Summit’te anlattıklarına göre, gıda  zehirlenmeleri MMC’nin bozulmasında büyük rol oynuyor olabilir ve hatta belki de bundan dolayı SIBO’nun birincil sebebi olabilir(2)! 2015 yılında ABD’de düzenlenen bir SIBO sempozyumunda konuşan araştırmacı Mark Pimentel bunu şu şekilde açıklamış: Gıda zehirlenmesine yol açan bazı bakterilerin toksinlerine karşı vücut savunma amaçlı antikorlar üretiyor. Bu antikorlarsa bakterilerin haricinde, ince bağırsakta bulunan ve vücudun kendi proteini olan “vinkülin”e de saldırıyorlar (9)(10). Otoimmün hastalıklara aşina olanlar için tanıdık bir senaryo! Bu moleküler taklit mekanizması, ince bağırsak kaslarını kontrol eden sinirlerin zayıflamasına ve sonuç olarak MMC’nin yavaşlamasına sebep oluyor (9).

Bu bilgiler ışığında tedaviye MMC döngüsünün hızını artıran prokinetik denen takviyeler eklemek yardımcı olabiliyor (10). Aşağıda, tedavi yöntemleri arasında prokinetiklere tekrar değineceğim.

SIBO tedavi yaklaşımı

SIBO tedavisi çok kapsamlı bir konu ve başka yazılarda detaylı olarak ele almak istiyorum ama tedavi seçeneklerinden hiç bahsetmeden de bu yazıyı bitirmek istemedim.

Öncelikle farklı doktorların farklı protokolleri olabildiğini belirteyim. Bir çok farklı yaklaşım konusunda bilgi sahibi olan Dr. Allison Siebecker’ın sitesine göre tedavi basamakları şu hedefler doğrultusunda yürütülebilir:

  1. Bakterilerin azaltılması – Bunun için aşağıdaki maddelerden biri ya da daha fazlası hastaya göre farklı şekillerde seçilip kombine edilebiliyor.
  • Farmasötik antibiyotikler – 2 hafta süreyle kullanılıyorlar. En güveniliri Rifaximin adlı antibiyotik çünkü sadece bağırsakta lokal etki gösteriyor. Sistemik etkisi olmaması ve faydalı bakterileri öldürmemesi onu diğer antibiyotiklere karşı üstün kılıyor. Kabızlık varsa bu rejime neomisin de eklenebiliyor. Bazı hekimler metronidazol kullanıyorlar ancak bu en son seçenek olmalı çünkü faydalı mikrofloraya da zarar veriyor, sistemik etki gösteriyor. (Türkiye’de Rifaximin’i Normix ve Colidur ticari isimleriyle buldum. Güvenilir olduğu söylense de lütfen doktora danışmadan ve etraflıca araştırmadan antibiyotik kullanmayın!)
  • Bitkisel antibiyotikler – En az 4 hafta kullanılıyorlar. Allisin (sarımsaktan elde ediliyor), berberin, güveyotu ve neem takviyeleri Dr. Siebecker’ın kullandıkları. Bunların hepsini aynı anda kullanmadığını, bazılarını SIBO’nun tekrarlaması durumunda kullanmak için sona sakladığını söylüyor. Bunların dışında Atrantil (7), Biotics FC Cidal, Biotics Dysbiocide, Metagenics Candibactin (16) gibi ticari isimlerle bitkisel preparatlar da mevcut. (Bitkisel olsalar bile ilaçların bazı insanlarda ciddi yan etkileri olabileceğini unutmayın ve lütfen kendi durumunuza uygunluğundan emin olmadan kullanmayın.)
  • Elemental formül – Semptomları azaltmada çok hızlı etki gösteriyor. Elemental formül, günlük ihtiyaç duyduğumuz maddeleri içeren hazır bir gıda takviyesi. İçindeki bütün besinler en küçük yapıtaşlarına indirgenmiş olduğu için vücut tarafından bakterilere ulaşmadan, çok çabuk bir şekilde emiliyor. Bakterileri aç bırakarak öldürmeyi hedefliyor. 2 hafta süreyle bu formül dışında başka yemek yenmiyor. Siebecker tadının çok kötü olduğunu söylüyor!
  • Diyet (aşağıda farklı diyetlerden bahsettim)
  1. İnce bağırsak duvarının iyileştirilmesi: Siebecker, bakteriler azaldığında kendiliğinden iyileştiğini ancak diyet ve bazı takviyelerle iyileşmeye yardım edilebileceğini belirtiyor.
  2. Tekrarın engellenmesi – Allison Siebecker, sitesinde Dr. Pimentel’in SIBO tekrarından korunmak için önerdiği protokolü paylaşmış (11):
  • MMC’nin prokinetik ilaçlar yardımıyla hızlandırılması
  • SIBO’ya yönelik bir diyetin sürdürülmesi
  • Mide asidi miktarı azsa HCl takviyesiyle desteklenmesi
  • Mide asidini azaltan proton pompa inhibitörleri ve antasidler gibi ilaçların kullanılmaması
  • Ilioçekal valf sendromunun düzeltilmesi
  • SIBO’ya katkısı bulunabilecek diğer hastalıkların tedavi edilmesi

 

SIBO’da farklı diyet seçenekleri:

Her konuda olduğu gibi burada da farklı görüşler var ve nasıl bir diyet uygulanacağı, hastalığın şiddetine, hastanın sahip olduğu başka hastalıkların varlığına vb. etkenlere göre değişebilir. Tek taraflı bakmamak adına farklı yaklaşımlara ileride ayrıntılı olarak değinmek istiyorum ama bu yazıda sadece SIBO diyetlerinin genel hatlarından bahsedeceğim.

İnce bağırsaktaki bakterilerin ana gıdası karbonhidratlar olduğu için, SIBO’ya yönelik diyetlerin temelinde karbonhidratların sınırlandırılması yatıyor. Burada sadece semptomatik bir rahatlamadan bahsettiğimizin altını çizmek istiyorum, zira bir çok araştırmacı tek başına diyetin SIBO’yu tedavi edemeyeceği görüşünde hemfikir (12, 13). Ayrıca SIBO tedavisiyle hastanın yiyemediği bu yiyeceklerin yeniden diyete sokulabilmesi de hedefleniyor. Bu yüzden kısıtlı bir diyeti uzun süre devam ettirmeye çalışmak ideal bir yaklaşım olarak görülmüyor.

Sebzeler, meyveler, baklagiller, tahıllar, kuru yemiş ve yağlı tohumlar, kemik suyu (içindeki deriden dolayı), süt ürünleri (laktoz) gibi içlerinde oldukça “sağlıklı” gıdalar da bulunan karbonhidratlar, bakteriler tarafından fermente edilerek aside ve gaza çevriliyorlar. Normalde lifli yiyecekler kalın bağırsakta bakteriler tarafından parçalanıyor, az miktarda gaz üretiliyor ve biz farkında bile olmadan bu gaz vücuttan atılıyor. SIBO’da ise bu olaylar sindirim sisteminin daha yukarı kısmında (ince bağırsakta) gerçekleşiyor ve oluşan fazla gaz SIBO semptomlarına yol açıyor (13).

Bununla beraber her SIBO hastasında bütün karbonhidratlar sorunludur diyemiyoruz. Çoğalan bakteri türlerinin tükettiği karbonhidrat çeşidine göre hastada rahatsızlık yaratan yiyecekler de değişebiliyor. Ayrıca bakteri artışı bağırsağın daha üst kısmındaysa bakterilerin ulaşabildiği yiyecek çeşitliliği daha fazla olabiliyor ve bu da hastanın diyetini daha fazla kısıtlamayı gerektirebiliyor. Artış daha kalın bağırsağa yakınsa sorun yaratan yiyecek çeşidi daha az olabiliyor (13).

SIBO’da besin intoleranslarından farklı olarak porsiyon büyüklükleri de önemli. Bir gıdaya karşı oluşan intoleransta, o gıdadan çok küçük bir miktar yendiğinde bile sorun olabilecekken, SIBO’da küçük porsiyonlar tolere edilebiliyor (13).

SIBO diyetlerinden bahsetmeden önce Dr. Pimentel gibi bazı doktorların, diyete tedavinin hemen başında başlamaktan yana olmadıklarını da eklemek istiyorum. Bu yaklaşıma göre, karbonhidratları kısmak bakterilerin hibernasyona uğramalarına (uyumalarına) sebep oluyor ve uygulanan antibiyotiklerin etkinliğini azaltabiliyor (12, 13). Diyete hemen başlanmasını öneren yaklaşımsa, daha çok bitkisel antibiyotiklerin kullanıldığı, yani daha uzun süreli ilaç kullanımını gerektiren ve hastanın şikayetlerini bir an evvel hafifletmeyi hedefleyen bir yaklaşım (13). Dr. Siebecker, hangi yolun izleneceğinin hastaya göre seçilebileceğini söylüyor (13).

SIBO tedavisi için önerilmiş farklı diyetlerden bazıları şu şekilde (14):

SIBO Specific Food Guide (SIBO’ya özgü besin rehberi): Dr. Siebecker’ın kendi klinik tecrübesine dayanarak oluşturduğu bir diyet. Diğer diyetlerden çok daha kısıtlayıcı olduğu için, bu diyetin inatçı vakalarda kullanılmasını öneriyor.

SIBO Bi-Phasic Diet (Çift Fazlı SIBO Diyeti): Dr. Siebecker’ın diyetinin Dr. Nirala Jacobi tarafından  modifiye edilmiş hali. İki fazdan oluşuyor ve daha sonra antimikrobiyal ajanlar da devreye sokuluyor.

SCD (Specific Carbohydrate Diet –  Özel Karbonhidrat Diyeti) – Sıkı bir şekilde takip edilirse %75-84’e varan başarı yüzdesi olduğu ifade ediliyor.

Low-FODMAP Diet (Düşük FODMAP Diyeti) – IBS, IBD ve benzer şikayetlerle karakterize diğer gastrointestinal rahatsızlıklarda başarı şansı oldukça yüksek olan düşük FODMAP diyeti, diğer diyetlere göre daha fazla gıdaya izin veriyor. Tedavinin yanında, tedavi sonrası devam diyeti olarak veya çok kilo kaybeden hastalarda da tercih edilebilir.

Cedars – Sinai Diet (C – SD) – Dr. Pimentel’in oluşturduğu diyet. Gluten de dahil olmak üzere bir miktar tahıla ve şekere izin veren bir diyet. Bu yüzden gluten hassasiyeti olanlarda modifiye edilmeli.

GAPS – SCD’nin farklı bir çeşididir denebilir. Duygudurum bozukluğu, psikolojik sorunlar, gastrointestinal şikayetlere eşlik ediyorsa bu diyet uygulanabilir.

Bunların dışında Dr. Siebecker genel olarak şu tüyoları veriyor:

  • Sibo aktifken çiğ sebze tüketilmemeli (salata gibi). Semptomları azaltmanın en kolay yolu bu olabilir. Başlangıçta sebzeleri pişirmek daha iyi olabilir.
  • Yeşil smoothie yapılacağında da sebzeler önce pişirilmeli.
  • Tahıllardan uzak durulmalı
  • Kış kabağı (winter squash) sorun olabilir. Genelde aralarında bir çeşidi tolere edilebiliyor ve hastanın kendine uyan çeşidi bulması lazım.
  • Kuruyemişler ve yağlı tohumlar sorun olabilir. Küçük miktarları tolere edilebilir. Hindistan cevizi de bazı SIBO hastalarında sorun oluyor.
  • Hasta deneme yanılmalarla kendi tolere edebildiği gıdaları tespit edebilir.

Tekrarın engellenmesinde prokinetikler:

Yukarıda da bahsettiğim gibi ince bağırsağı temizleyen migrating motor complex (MMC)’in SIBO’da yavaşladığı düşünülüyor ve hızlandırmak için prokinetik adı verilen takviyelere başvuruluyor. Prokinetikler, kasların kasılma ritmini bozmadan kasılma sıklığını veya gücünü artırıyorlar (15). SIBO tedavisine ek olarak kullanılan prokinetik ajanlara şunlar örnek verilebilir (16, 11):

  • Düşük doz eritromisin
  • Düşük doz naltrekson (LDN)
  • Tegaserod
  • Prucalopride
  • Iberogast
  • Zencefil takviyesi

 

Bütün bu tedavi protokollerine, ilaç isimleri ve dozlarına, kullanım şekillerine dair daha detaylı bilgi vermek isterdim ancak bu maalesef tek bir yazıda mümkün değil. İlerideki yazılarda tekrar bu konuya dönüş yapmaya çalışacağım. Sorularınızı ve tecrübelerinizi yorumlarda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen…

Ayrıca buraya tıklayarak SIBO testleriyle ilgili yazıma ulaşabilirsiniz…

Kaynaklar:
  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3099351/
  2. http://microbiomemedicinesummit.com/
  3. http://www.siboinfo.com/overview.html
  4. http://www.siboinfo.com/symptoms.html
  5. http://www.vivo.colostate.edu/hbooks/pathphys/digestion/stomach/mmcomplex.html
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12498278
  7. https://chriskresser.com/new-treatment-for-sibo-and-ibs-c-with-dr-kenneth-brown/
  8. https://www.wjgnet.com/1007-9327/full/v23/i5/842.htm
  9. http://bettergutbetterhealth.com/can-food-poisoning-give-you-sibo/
  10. https://www.nature.com/articles/ajg20178
  11. http://www.siboinfo.com/prevention.html
  12. https://chriskresser.com/why-diet-alone-is-not-enough-to-treat-sibo/
  13. https://shivansarna.simplero.com/
  14. http://www.siboinfo.com/diet.html
  15. https://en.wikipedia.org/wiki/Prokinetic_agent
  16. https://autoimmunewellness.com/sibo-update-2015-pt-3/

Mucize Diyet!

Geçenlerde instagramda bir hesapta gördüm, Haşimato’lular için uygun beslenmenin raw vegan beslenme olduğu iddia edilmiş ve bununla ilgili bir atölye çalışmasının duyurusu yapılmış. Bir çok farklı beslenme akımı var ve bunlar bazı insanlarda gerçekten de çok iyi sonuçlar veriyor. Ancak şimdiye kadar okuduğum bir çok kitap, makale, web sitesi ve röportajlarını izlediğim sayısız doktordan öğrendim ki mucizevi diyetlerin, en masum önerilerin bile zarar verdiği insan grupları olabilir.

Örneğin ketojenik diyet! Ketojenik diyet bir çok nörolojik hastalıkta mucizeler yaratıyor. Insülin direnci, prediyabet ve metabolik sendromda o kadar iyi sonuç veriyor ki (1) Robb Wolfe kitabında, ketojenik diyetin ileride bu hastalıklarda standart tedavi protokolü olabileceğini söylüyor (2). Acaba bütün sorunlarımızın çaresi bu olabilir mi? Hemen karar vermemek lazım! Çünkü ketojenik diyetin uygun olmadığı ve semptomlarınızı kötüleştirebileceği durumlar da var.

Bunlardan bir tanesi kandida enfeksiyonu varlığı. Kandida, bağırsağın aslında normal florasının bir parçası olan Candida albicans adlı maya mantarının yarattığı fırsatçı bir enfeksiyon (3). Kandida hakkında kısa bir araştırma yaptığınızda bu mantarın şekerle beslendiğini ve ondan kurtulmak için karbonhidratların büyük ölçüde diyetten çıkarılmasının önerildiğini görürsünüz. Bu ilk başta kulağa mantıklı gelse de yapılan bazı çalışmalar bunun iyi bir öneri olmayabileceğini ortaya koyuyor. Chris Kresser, bu durumdan bahsettiği yazısında (4), GAPS, SCD gibi çok düşük karbonhidratlı ve ketojenik diyete kayabilecek diyetlerin, kandida açısından çok da avantajlı olmayabileceğini belirtmiş. Kresser’a göre bazı çalışmalarda kandidanın, ketojenik diyette ortaya çıkan keton cisimcikleriyle daha da geliştiği gösteriliyor. Ayrıca savunma hücrelerimiz de keton cisimcikleri varlığında kandidaya karşı daha güçsüz kalıyor. Uzun süre aç kalan obez hastalarda ketosis oluştuğunda, kandida enfeksiyonları geliştiğini gösteren çalışmalara da değiniyor Kresser(4).

Bu saydıklarımdan ketojenik diyetin zararlı olduğunu anlatmaya çalıştığım sanılmasın! Daha geçenlerde tedaviye yanıt vermeyen epilepsili çocuklarda ketojenik diyetin umut vaat ettiğini anlatan bir yazı yazdım! Dikkat çekmek istediğim asıl nokta, bir diyeti hayatımıza sokmaya karar vermeden önce kendi durumumuzu iyi değerlendirmemiz ve diyetin iyi yönleri kadar sakıncalı olabilecek taraflarını da araştırmamız gerektiği.

Çok daha çarpıcı başka bir örnek vermek istiyorum. Herkesin faydaları üzerinde hemfikir olduğu, hepimizin bol bol tüketmesi gereken sebzeler! Onların bile tüketilmemesi gereken durumlar olabilir. Örneğin SIBO’da… Bir çok Haşimato hastasında da görülebilen SIBO, ince bağırsaktaki bakterilerin aşırı çoğalmasıdır. SIBO’da ince bağırsakta dengeyi bozan bu bakteriler, sebzelerin liflerini parçalayarak gaz oluşumuna yol açarlar (5). Gaz ise; karında şişlik, ağrı, kabızlık/ishal gibi oldukça rahatsız edici semptomları doğurur. Bu bakteriler ayrıca besinlerin emilimine engel olabilirler, sızıntılı bağırsağa neden olabilirler. Bazense, salgıladıkları toksinler nörolojik semptomlara yol açabilir(5). SIBO bakterileri karbonhidratlarla beslenir, bu yüzden de semptomları rahatlatmak için eldeki en önemli araç diyettir (6). Önerilmiş farklı SIBO diyetleri olsa da hepsinin ortak noktası sebzelerin mümkün olduğunca kısıtlanması! (Sebzeler dışında baklagiller, tahıllar, kemik suyu, süt ürünleri, kuruyemişler ve yağlı tohumlar da azaltılıyor.) Bu yüzden de yukarıda kandida için sakıncalarından bahsedilen SCD, GAPS gibi diyetler burada avantajlı hale gelebiliyor (6). Geçenlerde SIBO Summit’te konuşan, konunun önde gelen isimlerinden Allison Siebecker, aktif SIBO hastalarına, semptomları hafifletebilmek adına ne önerdi dersiniz? Salata yeMEmelerini! Başlangıç aşamasında sebzeleri pişirerek tüketmelerinin daha iyi olacağını belirtti (6). Anlaşılan o ki raw vegan diyet aslında herkes için ideal olmayabilir! Tabi şunu da hatırlatmakta yarar var: SIBO sadece diyetle tedavi edilemez ve tedavideki amaçlardan biri de hastaya yiyemediği bu yiyecekleri yeniden yedirebilmektir, sebzelerin olmadığı bir diyetle ömür geçirmesi değil.

Görüldüğü gibi bazen en faydalı sandığımız gıdalar bile sorunlara yol açabiliyor. Biraz karamsar ve aşırı temkinli bir bakış açısına mı sahibim sizce? Elbette daha sağlıklı olanı arayacağız ve çeşitli denemeler yapacağız. Aslında daha çok, bütün “sağlıklı beslenme” denemelerine rağmen ilerleme kaydedememiş hastaları düşünerek yazıyorum bunları. Sonuç alamıyorsanız altta yatan bir çok başka neden olabilir. Bazen aynı diyet aynı insanda bile farklı sonuçlar verebilir. Kendimden örnek verebilirim! Otoimmün diyeti (AIP) iki kez denedim. İlkinde semptomların eskisinden de kötü hale geldi! Bir ay sonunda oldukça sinirlerim yıpranmış halde diyeti bıraktım. Birkaç ay sonra tekrar denediğimde ise inanılmaz sonuçlar aldım. Tiroit antikorlarım düştü, hormon seviyelerim ve kan değerlerim hiç olmadığı kadar iyiydi! İlkinin kötü gitmesinin sebebini net olarak söyleyemem çünkü tahminlerimi doğrulayacak bir test yaptırmadım. Ama birinci ihtimal, bende SIBO vardı (bu ihtimali destekleyecek bir çok semptomum vardı) ve yediğim sebze miktarı çok arttığı için şikayetlerim arttı. İkinci ihtimal ise bu dönemde bir başka “sağlıklı” gıda olan fermente gıdaları tükettim (hatırlamıyorum maalesef) ve maya intoleransımdan dolayı işler kötü gitti (ikisi aynı anda da olabilir!). İkinci denememden önce ise SIBO için önerilen bitkisel antibakteriyel ilaçları kullanmış, hayatımdan gluten, süt ve mayayı tamamen çıkarmış ve başka birçok iyileştirici uygulamayı hayatıma entegre etme yolunda adımlar atmıştım.

Bu konuda verilecek örnekler çoğaltılabilir. Sizin de diyet denemeleriniz beklediğiniz sonuçları vermediyse, “sağlıklı” yiyecekler sağlığınızı bozduysa lütfen aşağıda, yorumlarda tecrübelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin! Ve “sağlıklı beslenme” istediğiniz sonuçları vermedi diye hemen pes etmeyin! Altta yatan başka bir neden olabileceğini unutmayın.

Kaynaklar:

  1. https://www.ketogenic-diet-resource.com/
  2. Wolf, Robb. Wired to Eat: Turn off Cravings, Rewire Your Appetite for Weight Loss, and Determine the Foods That Work for You. Harmony Books, 2017.
  3. https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Candida_albicans
  4. https://chriskresser.com/top-4-mistakes-people-make-when-treating-candida-overgrowth/
  5. http://www.siboinfo.com/overview.html
  6. https://shivansarna.simplero.com/

Amalgam Dolgu Nasıl Sökülmeli

Amalgamlar dolguların sökümü sırasında ortaya çıkan cıva gazının ve etrafa saçılan cıva partiküllerinin hasta, hekim ve çevre açısından tehlike oluşturduğu biliniyor (1). Civanın verebileceği zararlarla ilgili daha önce detaylı bir yazı yazmıştım.

Bu zararlarından dolayı, cıvanın hastanın ve hekimin vücuduna geçmesini engellemek ve aynı zamanda çevreye verdiği zararı en aza indirmek için bazı önlemler alınması önerilmiş. Bu önlemleri bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar ve kendi yaptıkları deneyler çerçevesinde bir araya getiren kuruluş olan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology), bu uygulamaya “Smart Protocol” adını vermiş. 

Hasta, hekim ve çevre güvenliği açısından amalgam sökümü sırasında alınması önerilen bu önlemlere bakalım (1,2):

Hasta açısından:

  • Hamilelere ve emzirenlere amalgam sökümü yapılması önerilmez.
  • İşlemden önce hasta, aktifleştirilmiş karbon, klorella, bentonit, zeolit veya cıvayı tuttuğu söylenen benzeri ajanlarla ağzını çalkalamalı ve gargara yapmalı. Bu cümle IAOMT tarafından önerilen genel protokolü yansıtsa da ben kendi araştırmalarımdan vardığım sonuçla yalnızca aktifleştirilmiş karbon kullanıyorum. Bazı görüşlere göre klorella cıvaya zayıf tutunduğu için faydadan çok zarar getirebilir. Başka bir deneye göre ise ağır metal tutmasıyla ünlenmiş zeolit bu konuda son derece başarısızdır (6). Bentonitin de zeolite benzer şekilde etkisiz olduğunu savunan görüşler mevcut. Bunların dışında, seçilen ajanın emdirildiği bir pamuğun işlem sırasında ağız tabanına yerleştirilmiş olmasını öneren hekimler de bulunuyor (3). Bazı protokollere göre ise bu şelasyon ajanı işlem öncesinde hastaya içirilmektedir. Ben kendi uygulamamda önce aktif karbon kapsülü içiriyor, ardından da sıvı formuyla ağzı çalkalatıyorum.
  • Hasta ağzına lastik örtü (rubber dam) uygulanarak etrafa sıçrayacak olan amalgam parçacıklarının ağızla teması engellenmeli.  Ben bu lastik örtüye ek olarak jel formunda olan ve dolgu yaptığımız ışıklarla sertleştirilen, fotoğraftaki gibi bir dişeti bariyerinin daha iyi sızdırmazlık sağlayacağını düşünüyorum ve uygulamamı bu şekilde yapıyorum.
  • Ortamdaki havayı solumaması için hastaya pozitif basınçlı hava veya oksijen verilmeli.
  • Ağzın hemen yakınında, cıvayı filtreleyen, aşağıdaki fotoğraftaki gibi bir vakum cihazı bulundurulmalı.
    Güvenli amalgam sökümü nasıl olmalı?

    Kendi kliniğimde kullandığım civa filtreli vakum cihazı.

  • Hastanın saçları, yüzü ve vücudu örtülmeli. Amalgam sökümü sırasında çıkan parçaların hastanın göğsüne, dizine kadar sıçrayabildiği görülmüş. Hastanın örtülmesi, amalgam partiküllerinin kıyafetleri aracılığıyla hastanın evine kadar taşınmasını engelleyecek.
  • İşlem sırasında lastik örütünün üstünde ve altında kuvvetli bir aspirasyon sağlanmalı. 
  • Bol su irrigasyonu altında söküm yapılmalı, dolgunun ısınarak daha fazla cıva buharı çıkarması engellenmeli.
  • Amalgamın mümkün olduğunca büyük parçalar halinde çıkması hedeflenmeli.
  • Eğer mümkünse işlem sırasında oda havalandırılmalı, camlar açılmalı.
  • İşlem sonunda hasta bol suyla ve başta bahsedilen bağlayıcı ajanlarla yeniden ağzını çalkalayıp gargara yapmalı.

Hekimler Açısından:

  • Hekim rutin olarak kullandığı önlük, eldiven gibi önlemlere ek olarak gözlük, bone ve cıvayı filtreleyebilen özel bir gaz maskesi takmalı. Civa  “dumanını” filtreleriği söylenen kumaş maskelerin yeterli olmadığı görüşündeyim. Bizim dumanı değil gazı filtreleyen maskelere ihtiyacımız var. 

Çevre Kirliliğine Yol Açmamak Adına:

  • Sökülen amalgamın atık su borusu yoluyla çevreye zarar vermesini engellemek amacıyla atık su sistemine amalgamı ayrıştırabilen bir cihaz yerleştirilmesi önerilmekte (4). 
  • Amalgam tek parça halinde çıkarılabilirse röntgen solüsyonu veya su içinde kapaklı bir kapta muhafaza edilmeli, yetkili birimlerce toplanarak elimine edilmesi sağlanmalı (5).

Amalgam Dolgu Sökümü Öncesi ve Sonrasındaki Dönem

Amalgam dolgular uygun biçimde sökülse bile işlem öncesi ve sonrasındaki dönemde, hastanın vücudundan cıvayı atabilmesi için bazı ek protokollerin uygulanması da gerekebilir. Bu protokollerin hastaya göre hazırlanması gerekeceği için ideal olanı, diş hekiminin hastayı cıva detoksu uygulayabilecek bir hekimle birlikte değerlendirmesi. 

Dokularda seneler içinde birikmiş olan cıvayı atabilmek için hem detoks sistemlerinin iyi çalışması hem de cıvayı bağlayabilen şelasyon ajanlarıyla cıvanın dokulardan çekilip uzaklaştırılması gerekiyor.

Şelasyon için kullanılacak ajanlar konusunda maalesef doktorlar arasında bir fikir birliğinden bahsetmek mümkün değil. Klorella, kişniş gibi bazı “doğal” ürünler ağır metal detoksu için yaygın olarak kullanılıyorlar. Şu ana kadar Türkiye’de katıldığım eğitimlerde önerilen temel şelasyon ajanları hep bunlar oldu. Ancak şahsen, bunların cıvaya yeteri kadar kuvvetli bağlanmadığı, bu yüzden de vücuttaki cıvayı bir yerden başka bir yere taşıdığını belirten görüşleri oldukça dikkate değer buluyorum. Bu gibi ajanlarla sağlığı daha da bozulan sayısız hasta hikayelerini de gözardı etmek zor. Bunların dışında, yüksek dozlarda DMPS, DMSA gibi ajanların kullanıldığı hızlı şelasyon yöntemlerinin de ciddi risklerinden bahsedildiğini belirtmekte fayda var. Bu yüzden şelasyon konusunda dikkatli olunması gerektiğini, hafife alınmaması gerektiğini tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.

Amalgam Konusu

Amalgam dolgular 150 yıldır kullanılıyor. Zararları konusunda inkar edilemez boyutlarda bir literatür olduğu halde FDA ve ülkemizde TDB gibi kuruluşlar, amalgamı güvenli ve zararsız bir uygulama olarak tanımaya devam ediyor(1,2). Bazı ciddi web sitelerinde(3), amalgamın bahsedilen zararları düzmece olarak gösteriliyor ve diş hekimlerinin bu konudaki asıl “hassasiyetinin”, eski amalgamları değiştirerek kendilerine yeni bir kazanç sağlamak olduğu iddia ediliyor.

Öte yandan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology) ve IABDM (International Academy of Biological Dentistry and Medicine) gibi kuruluşlar ve bir çok fonksiyonel tıp uzmanı amalgam dolguların hiç bir koşulda uygulanmaması gerektiğini ve sökülmesi esnasında oldukça kapsamlı güvenlik önlemleri alınması gerektiğini söylüyorlar.

Öncelikle amalgam dolgunun tam olarak ne olduğuna bakalım. Bazı hekimler amalgam dolguyu gümüş dolgu olarak da isimlendirebiliyorlar. İki isim de dolgunun cıva içeriğini dışa vurmadığı için hastaların bu konuda eksik bilgilendirilmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB)’nin sitesinde yer verdiği tanım şu şekilde: “Amalgam dolgular gümüş dolgular olarak da tanımlanır. Amalgam; gümüş, kalay ve bakır alaşımının, cıva ile karıştırılması ile elde edilir. Karışımın %45-50`sini oluşturan civa, metalleri birbirine bağlayarak dayanıklı bir dolgu malzemesi yaratmış olur”(4). American Food and Drug Administration (FDA) da amalgamı benzer şekilde tanımlıyor(1). Bu tanımların önemli olan kısmı, cıvanın amalgamın %50 kadarını teşkil etmesi. Bu yüzden hastaların gümüş dolgu veya amalgam dolgu dendiğinde neredeyse yarı yarıya cıva içerikli bir dolgu yapıldığının farkında olmalarında fayda var.

Dolgulardan salınan cıvanın balıktan aldığımız cıvadan daha az olduğu ve vücutta toksik kabul edilen eşik değerini aşmadığı, en çok duyduğumuz iddia. Üniversitede profesör olan bir hocamın bile “O kadar cıvayı balıktan da alıyorsunuz canım” diyerek bu konuyu nasıl geçiştirdiğini hala hatırlıyorum. Oysa 2005 WHO raporuna göre cıvanın toksik etkilerinin görülmeye başlaması için gereken belirli bir alt değer yok, bu yüzden “o kadar cıva” denecek, güvenli bir eşik değerden zaten söz edemeyiz. Yine aynı rapora göre cıva, sinir sistemi, sindirim sistemi, solunum sistemi ve bağışıklık sistemine zarar verebilir, böbrek ve akciğer hasarına sebep olabilir (5). Ayrıca balıktan alınan cıvanın formuyla amalgam dolgulardaki cıva birbirinden farklı ve balıktan aldığımız cıvanın zararları konusunda da sayısız araştırma mevcut. Yani balıktan ya da amalgam dolgudan olması fark etmiyor, cıva her şekilde vücutta zararlara yol açabiliyor.

Başka bir yanlış bilgi ise amalgamın içindeki cıvanın diğer metallerle yaptığı bağlantılar sayesinde stabil olduğu ve vücuda salınmadığı. Aksine, amalgam dolguların özellikle fırçalama, temizleme, diş  sıkma ve gıcırdatma, çiğneme vb. sırasında cıva buharı açığa çıkardığı, aynı şekilde dolguların yerleştirilmesi, yenilenmesi ve çıkarılması sırasında da cıva açığa çıktığı biliniyor.(6)

IAOMT’nin bilimsel çalışmalardan yaptığı derlemeye göre aşağıdaki durumlarda belirtilen dokularda cıva konsantrasyonunda artış oluyor (6 Bu raporda, maddelerin her biri için bir çok referansa ulaşabilirsiniz):

  • Çiğneme, fırçalama ve/veya bruksizmde(diş gıcırdatma)
  • Amalgam dolgusu olanların verdikleri solukta ve ağızlarındaki havada
  • Amalgam dolgusu olanların tükürüklerinde
  • Amalgam dolgusu olanların kanlarında
  • Amalgam dolgusu olanların böbrekler, karaciğer, hipofiz bezi, tiroit, beyin dahil çeşitli organlarında
  • Amalgam dolgusu olanların dışkılarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak amniyon sıvısında, göbek kordonunda, plasentada, fetüsün karaciğer, böbrek ve beyin gibi çeşitli organlarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak kolostrum ve anne sütünde

Bunlardan da anlaşılabileceği üzere amalgam içerisindeki cıva uslu uslu yerinde durmuyor, vücutta gezintiye çıkarak kendine yeni yerleşim yerleri buluyor.

Buna rağmen bazı insanlar büyük ihtimalle iyi çalışan bir detoks sistemleri olduğu için cıvayı vücutlarından kolayca uzaklaştırıp hiç bir sorun yaşamazken, bazı hassas gruplar ise cıvanın ciddi yıkıcı etkilerine maruz kalıyorlar. Cıvanın hala bazı çevrelerce güvenli sayılmasında belki de bu hassas grupların istatistikler arasında kayboluyor olmalarının payı var. Tabi ki amalgam dolgusu olduğu halde hiç bir sorunu olmayan bir çok insan var. Ancak bir yandan da cıva yüzünden sağlığı önemli ölçüde bozulan başka gruplar da var ve maalesef kimin hangi gruba dahil olacağı çoğu zaman öngörülebilir değil. Şahsen bir diş hekimi olarak ben kimse üzerinde bu kumarı oynamak istemem!

Aşağıda, büyük oranda IAOMT’nin konyla ilgili yaptığı derlemeyi referans alarak bu hassas gruplardan bahsettim. IAOMT’nin raporunda yer verdiği bilimsel çalışmalardan bazılarını rapordaki şekliyle aktardım, ilgimi daha fazla çeken bazılarını da kendim okuyarak özetlemeye çalıştım. Raporda yer almayan bazı başka çalışmaları da ekledim.

 

Bazı genetik varyasyonlar cıvanın vücuttaki etkilerini artırıyor

Gen polimorfizmleri, yani genlerde görülen normalden sapmalar, bazı insanların cıvaya karşı daha hassas olmasına sebep oluyor. Okuduğum araştırmaların bana göre en önemli kısmı bu. Cıvayla çeşitli hastalıklar arasında kurulan bağlantıların temelinde hep bu genetik varyasyonların rolü olduğu sonucunu çıkarıyorum. Diğer yandan, bunlar sadece nüfusun bir kısmında görüldüğü için cıvayla bu hastalıklar arasında direkt bir sebep-sonuç ilişkisi kurulamıyor ve cıva hala güvenli kabul ediliyor.

Polimorfizmlerin en sık görülen şekli SNP’ler (snip olarak okunuyor), yani tek nükleotid polimorfizmleri (single nucleotide polymorphisms). İnsan genomunda yaklaşık 10 milyon SNP bulunuyor ve çoğunun sağlık üzerinde bir etkisi bulunmadığı düşünülüyor. Ancak bazı SNP’lerin, bir bireyin çeşitli çevresel etkenlere, ilaçlara, toksinlere nasıl bir cevap vereceği, hangi hastalıklara yatkınlığı olabileceği gibi bilgileri tahmin etmede kullanılabileceği kanıtlanmış (7).

2015 yılında Amerika Diş Hekimleri Birliği üyeleri üzerinde yapılan ve hekimlerdeki SNP’lerle vücut cıva yükü arasında bir ilişki olup olmadığını araştıran makalenin (8) giriş kısmındaki şu ön bilgi aslında durumun özeti niteliğinde:

“ Cıvanın risk değerlendirmesini yaparken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, benzer cıva miktarlarına maruz kaldıkları halde, […] saçta ölçülen cıva miktarları açısından toplulukların bireyleri arasında çok büyük farklar olması (Canuel ve arkadaşları, 2005). Bireyler arasındaki cıva miktarındaki farkı, maruz kalınan cıvanın kaynağı ve dozu bir derece açıklasa da, cıvanın emilim, dağılım ve atım süreçlerindeki (başka bir deyişle toksikokinetiğindeki) farklılıklar da bu ayrımın oluşmasında önemli bir rol oynuyor olabilir. Cıva toksikokinetiği, örneğin cıvayı taşıyan, oksitleyen veya indirgeyen fonksiyonel enzimlerdeki ve proteinlerdeki değişikliklerden etkilenebilir(Gundacker ve arkadaşları, 2010).”

 

Çalışmanın kendisi ise özetle şu şekilde:

380 diş hekiminden saç, idrar ve kan örnekleri alınarak cıva miktarları ve genetik dizilimleri elde ediliyor. Cıva toksikokinetiğinde rolü olabileceği düşünülen 88 SNP’in varlığı ve cıva miktarları arasındaki ilişki sorgulanıyor. Cıva seviyeleriyle 38 SNP arasında bağlantı tespit ediliyor. Bu SNP’lerin bulunduğu genler ise vücuttaki detoks sistemlerinin kontrolünde rolü olan genler. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, cıvanın vücutta birikimi ve toksisitesini etkileyen genetik faktörlere dair giderek büyümekte olan literatüre bir katkı niteliğinde.

Echeverria ve arkadaşlarının 2006 yılında diş hekimleri üzerinde yaptığı çalışmasına göre (9), BDNF’yi (brain derived neurotrophic factor) kodlayan genlerdeki bir polimorfizm, cıvanın etkisiyle birleşince, nörodavranışsal testlerde daha kötü sonuçlar alınmasına sebep oluyor. Bu polimorfizm, cıvaya karşı artan bir toksik tepkiye sebep olmuyor ancak nörodavranışsal beceriler açısından daha düşük bir seviyeden başlanmasına, dolayısıyla da cıvanın etkisinin artan oranda görülmesine sebep oluyor.

Benzer bir etki CPOX4 (coproporphorpyrinogen oxidase) polimorfizmi olanlarda da tespit edilmiş. Yine cıva direkt bir etki yapmamakla birlikte, bu polimorfizmi olanlarda kötüleşen nörodavranışsal yanıta katkı sağlıyor. (10)(11)

Casa Pia çocukları olarak anılan, Lizbon’daki Casa Pia Okulu’nun 8-10 yaşları arasındaki 507 öğrencisi üzerindeki araştırmaların da farklı yorumları olmuş. Bu çalışmada 253 çocuğa amalgam, 254 çocuğa kompozit dolgular uygulanmış (dolgu yüzey sayıları hemen hemen aynı).  Amalgam uygulanan çocukların idrarındaki cıva oranı başlangıçtakine göre 1-1,5 mikrogram/gram kadar yükselme göstermiş. Ancak De Rouen  çocuklarda hafıza, dikkat, vizyomotor fonksiyon ve sinir iletim hızı açısından bir farklılık tespit edememiş, hatta kompozit dolguların %50sinin yenileme gerektirmesinden dolayı amalgamın daha tercih edilir bir seçenek olacağını önermiş (12).

Öte yandan Woods, yine bu deneydeki çocukları ele alarak, cıvanın, bazı gen varyasyonlarına sahip olan çocuklarda nörodavranışsal testlerdeki başarının azalmasına yol açtığı sonucunu elde etmiş. Üstelik bu gen varyasyonları, genel nüfus içerisinde çok da nadir görülen varyasyonlar değil (13).

Görüldüğü üzere cıvanın zararlarından bahsedildiğinde, istatistiklere yansımayan bir grup insan var. İstatistikler bize oldukça değerli bilgiler verseler de, düzenlemelerin bu istatistikleri baz alması, bireysel farklılıkların gözardı edilmesine yol açıyor. Bir diş hekimi, cıvayı kolayca vücudundan atabilen, genetik diziliminde cıvayla karşılaşınca olumsuz sonuçlar doğuracak gen varyasyonları olmayan 5 hastasına, yaptığı veya önlem almadan söktüğü amalgam dolgularla zarar vermeyecekken, cıvayı bünyesinden atmakta zorlanan, genetik dizilimi hassas olan başka bir hastasında farkında olmadan olumsuz sonuçların tetikleyicisi olabilir.

 

Cıvanın kadınlar üzerindeki etkilerine dair araştırmalar

Cıvaya karşı gösterilen tepki cinsiyete göre de değişebiliyor. Kadınlarla erkeklerin, cıvayı vücuttan atma hızları ve cıvanın vücutta dağılımı konusunda birbirlerinden farklılık gösterdiği görülmüş. Erkekler genel olarak cıvayı vücutlarından daha hızlı bir şekilde uzaklaştırıyor. Ayrıca cıva vücuda girdiğinde böbreklere ve idrara geçme eğiliminde oluyor. Kadınlarda ise cıva vücutta daha uzun süre kalarak toksik etkiler görülmesini daha muhtemel kılıyor. Alınan cıvanın erkeklerdekine göre daha büyük bir kısmı beyin ve merkezi sinir sistemine gidiyor. Cıvanın kadın ve erkeklerdeki atılma hızı ve dağılımına ilişkin araştırmalar şu şekilde (14):

  • Hongo ve arkadaşları(1994) üniversite personeli ve öğrencilerinde cıvanın böbreklerden atılma hızını incelemişler. Cinsiyet, yaş ve amalgam dolgu sayısının, cıva atılma hızıyla bağlantısı olduğunu görmüşler.
  • Jokstad(1990), Norveç Diş Hekimleri Birliği’nin 849 üyesi üzerinde yaptığı çalışmada, kadınların erkeklere göre hafif ama istatistiksel olarak anlamlı sayılacak bir idrar cıva oranına sahip olduğunu göstermiş (kadınlarda 40nmol/L, erkeklerde 44nmol/L). İş tecrübesi ve en son iş yerinde kaç sene çalışıldığı gibi faktörler bu farkı açıklamayamamış.
  • Pamphlett ve arkadaşları(1997) inorganik cıvanın fare beynindeki motor sinir hücrelerince tutulumunu ve böbreklerindeki konsantrasyonlarını karşılaştırmış. Dişi farelerin motor sinirlerinde, erkek farelerdekine göre daha fazla cıva granülü olduğu, öte yandan erkek farelerin böbreklerinde dişilerdekinden daha fazla cıva bulunduğu görülmüş. Dişi farelerin böbreklerindeki cıvanın daha az olmasının, vücutta dolaşan cıvanın artmasına ve sinir hücrelerince daha fazla tutulmasına yol açtığı sonucuna varmışlar.
  • Pamphlett ve Coote (1998), cıvanın dişi farelerin motor sinirlerinde, maruz kalındıktan 6 saat sonra, erkek farelerde ise 12 saat sonra görüldüğünü tespit etmişler.
  • Thomas ve arkadaşları (1986) cıvanın dişi farelerin beyinlerine erkek farelere oranla 2.19 kat daha fazla nüfuz ettiğini gözlemlemişler.

 

Amerikan iş güvenliği yasasının (The Occupational Safety and Health Act)tavsiyesine göre doğurgan diş hekimliği personeli kadınlar, 10mcg/m3’ten daha yoğun cıva içerikli havaya maruz kalmamalı, hamile diş hekimliği personeli hiç bir şekilde mesleki olarak cıva bulunan ortamda çalışmamalı. Bu öneri Koos ve Lango’nun, hamile kadınlar, fetüs ve yeni doğanlar üzerinde yaptıkları çalışmada, sadece diş hekimliği personeli için değil, bütün kadınlar için yinelenmiş(15).

Sikorski’nin yaptığı bir çalışmada(16), kadın diş hekimleri ve yardımcılarının saç tellerindeki cıva miktarıyla, üreme problemleri ve adet düzensizlikleri arasında ilişki olduğu tespit edilmiş. Cıva bulunan ortamda çalışan kadınlar üzerinde yapılan başka araştırmalarda da kadınların %45 kadarının hipermenore ve hipomenore (normalden fazla ve az adet görmek) yaşadıkları tespit edilmiş. Bu çeşit düzensizliklerin, kadınların %36-45 kadarında, işe başladıktan 6 ay sonra ortaya çıktığı ve 3 yıl içinde bu oranın %67’ye çıktığı görülmüş. Üstelik kontrol grubunda bu oranlar %1 gibi oldukça düşük seviyelerde. Amerikan Çevre Koruma Ajansı (USEPA) da raporunda, bu bilgilerle uyumlu olarak, kronik şekilde cıva buharına maruz kalan kadınların daha sık olarak adet düzensizliği ve düşük yaşadığını bildirmiş. Ayrıca cıva zehirlenmesi belirtileri gösteren kadınların bebeklerinde ölüm oranının yükseldiğini eklemiş (17).

Bu çalışmalarla paralel olarak, son 4 sene içerisinde hamile kalan 418 kadın diş hekimi yardımcısı, doğum kontrol yöntemlerine baş vurmadan hamile kalabilmeleri için gereken süre açısından değerlendirilmişler. Haftada 30’dan fazla amalgam uygulaması olan ve kötü cıva hijyeni olan kliniklerde çalışanların, amalgam uygulamayan diş hekimi yardımcısı kontrol grubuna göre, %63’e varan oranda daha zor hamile kaldığı tespit edilmiş. (Yaş, sigara kullanımı, pelvis bölgesinde iltihabi hastalık geçmişi, cinsel ilişki sıklığı, ırk vb. etkenler de hesaba katılarak sonucu etkilememesi sağlanmış.)(18)

Cıvanın kadınlarda yol açabileceği bu sorunlar önemli ancak kadınların maruz kaldığı cıvanın daha da önemli başka bir sonucu, bunu bebeklerine de aktarıyor olmaları. Annedeki cıvanın amniyon sıvısı ve anne sütü aracılığıyla bebeğe geçtiğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut.

 

Cıva amniyon sıvısı ve anne sütü yoluyla bebeğe geçiyor

Vimy, koyun ve maymunlarda yaptığı çalışmada(19) amalgam dolgulardan fetüse cıva geçtiğini göstermiş. Berlin, fetüsün kanındaki cıva miktarının hamileliğin sonlarında ciddi olarak yükseldiğini ve hatta annedeki miktarı aştığını belirtmiş (20).

Annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüs, bebek ve çocuktaki cıva yükü arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir çalışmada(21), 1günlükten 5 yaşına kadar olan 108 bebek ve çocuğun karaciğer, böbrek korteksi ve beyin kortekslerindeki cıva miktarıyla, 36 fetüsün böbrek korteksi ve karaciğerindeki cıva miktarları ölçülmüş. Fetüslerdeki cıva miktarlarıyla 11-50 haftalık arası çocuklardaki cıva miktarları ve annelerdeki amalgam dolgu sayılarının doğru orantılı olduğu görülmüş.

2008 yılına ait başka bir çalışmada(22) annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüsün maruz kaldığı cıva miktarı arasındaki ilişki incelenmiş. Yani, bebeğin henüz doğmadan, annesindeki amalgam dolgular yüzünden cıvaya maruz kalıp kalmadığına bakılmış. Başka çalışmaları doğrular şekilde, kordon kanındaki cıva miktarının anne kanındaki cıva miktarını aştığı görülmüş. Amalgam dolguları daha yeni olanlarda bu oranların daha yüksek olduğu da tespit edilmiş. Bu çalışmada ilginç olan başka bir nokta ise, annelerin hamilelikleri süresince balık tüketimlerinin çok az olması. Yani bu çalışmada fetüsteki cıvanın neredeyse tek kaynağı amalgam dolgular. Araştırmacılar, diyetlerinde daha fazla balık olan kuzey ülkelerinde yapılan benzer araştırmalarda, vücuttaki toplam cıva yükünün daha da fazla olduğunu belirtmişler.

Koos ve arkadaşlarının cıvanın hamileler ve fetüs üzerindeki etkilerini inceleyen yukarıda bahsettiğim çalışmasında cıvayla spontan düşük ve ölü doğum arasındaki bağlantı da ortaya konmuş (15).

Bir vakada, hamileliğinin 35 haftası boyunca, amalgam yapılan ortamda çalışan genç bir diş hekiminin, cıva zehirlenmesinden dolayı beyninde ciddi hasar oluşan bir bebek dünyaya getirdiği bildirilmiş. Bu yalnızca tek bir kadını konu alsa da bireysel farklılıkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermesi açısından aslında çok önemli. O kadının bir yakınımız olmasını hiç birimiz istemezdik sanırım.

 

Bir sonraki yazımda cıvanın Alzheimer, MS ve diğer sinir sistemi hastalıkları üzerindeki etkisinden ve diş hekimleri ve yardımcıları üzerinde yapılan çalışmalardan bahsedeceğim…

Kaynaklar
  1. https://www.fda.gov/MedicalDevices/ProductsandMedicalProcedures/DentalProducts/DentalAmalgam/ucm171094.htm
  2. http://www.tdb.org.tr/icerik_goster.php?Id=1648
  3. https://sciencebasedmedicine.org/mercury-amalgam-fillings-and-you/
  4. http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/altsayfa_goster.php?id=14&yer_id=6
  5. http://www.who.int/water_sanitation_health/medicalwaste/mercurypolpaper.pdf
  6. https://iaomt.org/wp-content/uploads/IAOMT-Position-Statement-Update-2016-6.16.16.pdf
  7. https://ghr.nlm.nih.gov/primer/genomicresearch/snp
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26673400
  9. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001285?via%3Dihub
  10. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0041008X05001067
  11. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001492?via%3Dihub
  12. http://jamanetwork.com/journals/jama/fullarticle/202707
  13. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0161813X14001399?via%3Dihub
  14. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0273230008002304
  15. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/786026
  16. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3679554
  17. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  18. http://oem.bmj.com/content/51/1/28.short
  19. http://ajpregu.physiology.org/content/258/4/R939.short
  20. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  21. http://www.ncbi.nlm.nih.gov.ololo.sci-hub.cc/pubmed/7957411
  22. http://www.nature.com/jes/journal/v18/n3/full/7500606a.html?foxtrotcallback=true

Otoimmün Diyeti

(AIP – Autoimmune Paleo Diet, Autoimmune Protocol)

İkinci kez otoimmün diyeti yapıyorum ve sizlere bu diyet hakkında ayrıntılı bilgi vermek istedim. İlk denememde, yeterince hazırlıklı olmadığım için ve özellikle de bazı şikayetlerim daha da kötüleştiği için (sebebini burada anlattım) 30 günün sonunda oldukça sinirlerim bozulmuş bir halde çıkıp güzel bir pizzayı ve kocaman bir waffle’ı mideye indirmiştim. Daha önce glutensiz, sütsüz, mayasız hatta çay ve çikolatasız diyetler yaptığım halde… Bu yüzden sizi uyarmalıyım ki oldukça zor bir diyet ve eğer şimdiye kadar hiç diyet tecrübeniz olmadıysa, glutensiz ve sütsüz beslenmeyi hiç denemediyseniz, belki önce oradan başlayarak biraz alıştırma yapmanız işleri kolaylaştırabilir. Ayrıca birçok önemli doktor da otoimmün hastalığın seyrini değiştirmek için mutlaka otoimmün diyet yapmanın gerekmediği görüşündeler (Bunlardan ikisini İngilizce olarak burada ve burada bulabilirsiniz). Bu yüzden eğer çok daha temel olan uyku, egzersiz, stres yönetimi, temiz beslenme gibi konularda adım atmadıysanız otoimmün diyetle işe başlamak çok mantıklı olmayabilir. Otoimmün diyeti, daha çok, istediğiniz sonuçları bir türlü alamadığınız ve bazı gıdaların bunda etkisi olmasından şüphelendiğiniz durumlarda deneyebilirsiniz.

 

Neden otoimmün diyet yapıyoruz?

Otoimmün hastalıkların zemininden bahsettiğim yazımda, otoimmün hastalarının hemen hepsinde bağırsak geçirgenliğinde artış olduğundan şüphelenildiğini anlatmıştım. Bağırsak geçirgenliği otoimmün hastalıkların oluşması için gereken üç koşuldan biri ve otoimmün hastalık başlangıcından önce oluştuğu tahmin ediliyor. Bağırsak geçirgenliği, normalde kan dolaşımına girmemesi gereken yiyecek parçalarının, dolaşıma geçerek iltihabı tetiklemelerine sebep oluyor. Sağlıklı insanlarda ve bağırsağınızın geçirgenliği artmadan önce sizde de sorun oluşturmayan yiyecekler, bağırsak duvarından geçerek immün sistemin hücreleriyle karşılaştıklarında problemli hale gelebiliyor. Örneğin buğday, arpa, çavdar gibi bazı tahıllarda bulunan gluten, bağırsaktan vücuda geçerse, yatkınlığı olan kişilerde immün sistemi harekete geçirerek vücudun kendi dokularına karşı antikor oluşturmasına sebep oluyor. Bu da, bu dokularda hasara sebep oluyor(3) (4). Bağırsak geçirgenliği bir kez oluştuğunda, glutenden çok daha masum gıdalar bile vücutta sorun oluşturabiliyor. Sürekli bir saldırının olduğu bu ortamda vücut kendini iyileştirmeyi başaramıyor.

Bağırsak geçirgenliğinin artmasının yarattığı bu durumu tersine çevirmek için, bağırsağımıza iyileşmesi için gereken ortamı sağlamamız gerekiyor. Otoimmün diyetin amaçladığı da bu: Tepki yaratması muhtemel bütün gıdaları diyetten çıkarmak, iyileşme için gereken yapıtaşlarından zengin gıdaları diyete bol bol eklemek ve gerekirse birkaç takviyeyle bağırsağın iyileşmesine destek olmak. Önemli bir konu ise bu diyetin sadece sınırlı bir süre yapılması. Bu katı dönemden sonra, birer birer ve birkaç gün arayla, çıkarılan gıdaları tekrar diyetimize ekliyoruz. Her bir gıdaya karşı vücudun nasıl tepki verdiğini gözlemliyoruz. Ve sonuçta yalnızca bize özel bir gıda listesi elde etmiş oluyoruz. Burada amaç mümkün olduğunca çok gıdayı tekrar ekleyebilmek ve bol çeşitli, zengin bir beslenme düzenine kavuşabilmek.

Bu süreci bir bebeğin katı gıdaya geçme sürecine benzetebiliriz. Bebeğin sindirim sistemi olgunlaştıkça yeni yeni gıdaları tolere edebilir hale gelir. Üç gün kuralını bilirsiniz… Her yeni gıda tek başına bebeğin diyetine eklenir ve yeni bir gıda eklenmeden önce üç gün beklenir. Bu süreçte bebekte oluşabilecek değişimler gözlenir. Böylece bebeğin o gıdaya karşı bir duyarlılığı olup olmadığı anlaşılır. Biz de otoimmün diyetle işe bir yerde sıfırdan başlamış oluyoruz.

Şu da unutulmamalı ki sızıntılı bağırsağın gıdalar dışında da birçok sebebi var. Uyku düzensizliği(5), stres(6), D vitamini eksikliği(7), enfeksiyonlar(8) vb. birçok etken sızıntılı bağırsak gelişmesine zemin hazırlıyor. Bu yüzden diyeti harfiyen yerine getirseniz ve üç öğün “süper gıda”larla beslenseniz bile eğer uykunuza dikkat etmiyorsanız, güneşe çıkmıyorsanız, stres yönetiminiz zayıfsa olumlu sonuç elde edemeyebilirsiniz. Özellikle uyku konusunun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için Robb Wolf’un Wired to Eat adlı kitabından alıntı yapmak istiyorum: “Eğer sadece düzenli uyuyor olsaydık, büyük ihtimalle diyet konusunda fazla kafa yormamız gerekmezdi. Bütün gün istediğiniz kadar şeker yüklü, işlenmiş gıdalar yiyip hiç bir kötü sonuçla karşılaşmayacağınızı söylemiyorum. Ama düzenli uyku bize diyet konusunda büyük serbestlik kazandırıyor. Bunun tersi de geçerli: Zayıf uyku, tehlikeli sağlık sorunlarıyla karşılaşmamak için yediklerimize ciddi bir özen göstermemizi zorunlu kılıyor, ”(9). Bu yüzden diyet yapacağınız dönemi, aslında hayatınızda olumlu ve kalıcı değişiklikler yapacağınız bir dönemin başlangıcı olarak görürseniz, bu çok yönlü kronik hastalıkla her açıdan mücadele etmiş olur ve yetersiz bir tedaviyle zaman kaybetmemiş olursunuz.

Şimdi diyetin kendisine gelelim. Otoimmün diyeti kimin ortaya attığı bilgisine ulaşamadım ama otoimmün diyetle özdeşleşmiş, diyetin en büyük savunucularından biri Sarah Ballantyne; ve sitesinde diyetle ilgili oldukça kapsamlı bilgi bulmak mümkün. Bazı başka doktorların/araştırmacıların önerdikleri otoimmün diyetlerde küçük farklılıklar olabiliyor, ancak temelde başlıca yasaklı gıdalar konusunda hemfikirler. Ben de burada Sarah Ballantyne’ın diyet listesini sizinle paylaşacağım. Neyi neden yemiyoruz konusuna ayrı bir yazıda değineceğim, zira bu üzerine sayfalarca yazılabilecek bir konu.

Diyetten çıkarılacak gıdalar:

Bütün Tahıllar: Buğday, arpa, mısır, çavdar, yulaf, pirinç, kızıl buğday, durum buğdayı, irmik, bulgur, akdarı, sorgum(süpürge darısı), kavuzlu buğday, horasan buğdayı vb.

Tahıl benzeri tohumlar: Amarant, karabuğday, çia tohumu, kinoa gibi

Süt ürünleri: süt, yoğurt, peynir türleri, kefir, tereyağ, sadeyağ (ghee), sütten elde edilen takviye protein tozları, whey, peynir altı suyu,  sütten elde edilen kremalar, kaymak vb.

Baklagiller: Nohut, mercimek türleri, fasulye türleri (kuru fasulye, barbunya fasulyesi, adzuki fasulyesi, börülce, yeşil fasulye vb.), bakla, bezelye, soya fasulyesi (edamame, tofu, tempeh, diğer soya ürünleri, soya lesitini), yer fıstığı vb.

Yumurta: Tavuk, bıldırcın vb. bütün yumurta türleri

Patlıcangiller (Nightshades): Domates, bütün biber türleri, patlıcan, patates, goji beri, aşvaganda, güveyfeneri(yer kirazı olarak da biliniyor ve altınçilek de bu cinsin bir alt türü), cocona, bunlardan elde edilen baharatlar.

İşlenmiş bitkisel yağlar: Kanola yağı, mısırözü yağı, ayçiçek yağı, kolza tohumu yağı, pamuk çekirdeği yağı, soya fasulyesi yağı, palm çekirdeği yağı, yer fıstığı yağı vb.

Kuruyemişler: Badem, ceviz, fındık, kaju, fıstık, pekan cevizi, çam fıstığı, Brezilya cevizi, makademya fındığı vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler.

Tohumlar/Çekirdekler: Keten tohumu, susam, kabak çekirdeği, ayçekirdeği, kenevir tohumu (hemp seeds), haşhaş, kahve (Sarah Ballantyne’ın listesine göre nadiren bir fincan içilebilir), kakao (çikolata) vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler. Tohumlardan elde edilen anason, çörekotu, annatto, kereviz tohumu, kişniş, kimyon, dereotu tohumu, rezene tohumu, çemenotu, hardal, muskat gibi baharatlar.

İşlenmiş Şeker ve Tatlandırıcılar: Agave, agave nektarı, arpa maltı, arpa maltı şurubu, esmer pirinç şurubu, esmer şeker, şeker kamışı kristalleri, işlenmiş şeker kamışı şekeri, karamel, mısır tatlandırıcısı, mısır şurubu, mısır şurubu parçacıkları, kristalize fruktoz, dehidrate şeker kamışı suyu, demerara şekeri, dekstrin, dekstroz, diastatik malt, buharlaştırılmış şeker kamışı suyu, fruktoz, meyve suyu, meyve suyu konsantresi, galaktoz, glukoz, glukoz parçacıkları, altın şurup, yüksek fruktozlu mısır şurubu, invert şeker, inulin, laktoz, malt şurubu, maltodekstrin, maltoz, luo han guo, panela, panocha, rafine şeker, pirinç kepeği şurubu, pirinç şurubu, sorgum şurubu, sukroz (sakkaroz), şurup, treacle, turbinado şekeri, yacon şurubu

Diğer işlenmiş gıda içerikleri: Akrilamidler, yapay gıda boyaları, doğal ve yapay aromalar (burada doğal aromadan kasıt nedir bilemiyorum), otolize protein, bromine bitkisel yağlar, emülsifiye edici ajanlar (karageenan, selüloz gamı, guar gam, lesitin, xanthan gam), hidrolize bitkisel proteinler, monosodyum glutamat, nitratlar veya nitritler (doğal olarak oluşanları dışında), olestra, fosforik asit, propilen glikol, dokulu bitkisel protein, trans yağlar (kısmi hidrojenize bitkisel yağlar, hidrojenize bitkisel yağlar), maya ekstraktı, bilmediğiniz bir kimyasal isme sahip olan her türlü içerik

Tatlandırıcılar: Asesülfam potasyum (asesülfam K), aspartam, eritritol, mannitol, neotam, sakarin, sorbitol, stevia, sukraloz, xylitol(ksilitol)

Alkol

Burada sıralananların dışında size dokunduğunu kesin olarak bildiğiniz diğer bütün gıdalar!

Diyetten çıkarılan gıdaları okuyunca muhtemelen “Geriye ne kaldı ki, ne yiyeceğiz biz?” diye düşünüyorsunuz. Her ne kadar bunların çoğu her gün yemeye alışık olduğumuz gıdalar, bazıları da severek yediğimiz paketli atıştırmalıkların içinde bulunan maddeler olsa da onlar olmadan da gayet doyurucu ve lezzetli öğünleriniz olacağına emin olabilirsiniz. Şimdi yasaklıları unutalım ve yiyeceklerimize odaklanalım. Aslında bunları yiyebileceğiniz gıdalar olarak değil yemeniz gereken gıdalar olarak görmenizde fayda var. Bu gıdalardan diyetinizde bol bol bulundurmaya çalıştığınızda zaten klasik yeme alışkanlığımızdan gelen yiyeceklere pek yer kalmıyor.

Diyette olması gerekenler:

Sakatat: ciğer, yürek, böbrek, dalak, dil vb., kemik suyu. Haftada 5 veya daha fazla öğün tüketmeye çalışılmalı.

Balık ve diğer deniz canlıları: Avlanmış olanların tercih edilmesinde fayda var ama çiftlik ürünleri de olur. Haftada 3 veya daha fazla öğün yemeye çalışılmalı. Ne kadar çok yerseniz o kadar iyi.

  • Her türlü balık ve karides, ahapot, kalamar, midye, istridye, kerevit, ıstakoz, deniz tarağı gibi diğer deniz ürünleri

Kaliteli kırmızı ve beyaz etler: Dana, kuzu, koyun, tavuk, hindi, av hayvanları vb. Serbest dolaşan, doğal yemle beslenen hayvanlar tercih edilmeli. Tavuk, hindi ve benzerleri yüksek omega 6 içeriğinden dolayı nispeten az tüketilmeli (Bol bol balık yiyorsanız sorun yaratmayabilir.)

Her renk sebze: Günde 8-14 porsiyon yemeniz çok önemli. Tabağınızda her öğün bir miktar renkli sebze, bir miktar sülfürden zengin sebze, bir miktar da yeşil sebze bulundurmaya çalışın. Yediğiniz sebzeleri mümkün olduğunca çeşitlendirin. Deniz bitkilerini de dahil edebilirsiniz ancak klorella ve spirulina immün sistemi uyarıcı özellikte oldukları için bunları diyetin dışında tutmalısınız. Mantar da yenilebilecekler arasında.

  • Yeşil sebzeler: Roka, karalahana, ıspanak, tere, kıvırcık, pancar yaprağı, pazı, havuç yaprağı, kale, karahindiba vb.
  • Sülfür içeren sebzeler: Roka, brokoli, lahana, karnabahar, karalahana, kale, yer lahanası, turp, kırmızı hindiba, hardal otu, soğan, sarımsak, pırasa, yeşil soğan vb.
  • Renkli sebzeler ve diğerleri: Havuç, pancar, balkabağı, tatlı patates, enginar, kereviz, kuşkonmaz, limon, misket limonu, kabak, şalgam, cassava (manyok), arrowroot (ararot)

Baharatlar ve otlar: Kekik, biberiye, nane, fesleğen, defne yaprağı, melisa, kişniş, karanfil,lavanta, muskat, tarçın, zerdeçal, zencefil, adaçayı, safran, tarhun, (çok tükettiğimiz karabiberden başlangıçta bir süre uzak durulabileceği bildirilmiş.)

Sağlıklı yağlar: Kaliteli hayvansal yağlar, avokado, zeytin, zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, palm yağı (palm çekirdeği yağı değil)

Meyve: Fruktoz içeriği 10-20 gramı geçmemeli. Düşük fruktozlu yaban mersini, frambuaz, çilek gibi meyveler diyete zengin bir katlı olacaktır. Diğer meyveler de şeker oranına özen gösterilerek rahatlıkla yenebilir.

Probiyotikler/fermente gıdalar: Turşu, kombuça, su kefiri, hindistan cevizi yoğurdu, hindistan cevizi kefiri

 

Genel olarak her öğünde bir miktar protein yememiz gerekiyor ancak yumurta, süt, yoğurt, tohumlar, tahıllar ya da baklagiller gibi protein kaynakları otoimmün diyetinde yasak olduğu için et, balık, tavuk, ciğer ya da diğer sakatatlar ve kemik suları protein kaynağımız oluyor. Bu yüzden, diyet süresince kahvaltı da dahil her öğün bir miktar bunlardan yemeğe hazırlıklı olun. Aslında artık önde gelen paleocular (taş devri diyeti savunucuları) bile her öğün et yemenin ne dünya için ne de bizim için sürdürülebilir bir beslenme şekli olmadığı konusunda veganlarla hemfikirler. Bu konuda Mark Hyman’ın önerdiği pegan yaklaşımını ben de mantıklı buluyorum: Hem vegan hem paleo kesimin ortak olarak benimsediği temel ilkelere ek olarak paleo diyetteki hayvansal proteinleri de içeren ancak bunların miktarını çok aza indiren bir yaklaşım. Mark Hyman’ın bu konudaki oldukça kapsamlı (ingilizce) yazısını buradan okuyabilirsiniz. Biz şimdilik kırmızı ve beyaz etler, balık ve sakatat dışındaki protein kaynaklarını, vücutta enflamasyonu tetikleme ihtimallerine karşı bir süreliğine diyetimizden çıkarıyoruz. Gıdaları geri sokmaya başladığımızda, et dışındaki alternatif protein kaynaklarıyla diyetimizi çeşitlendirebileceğiz.

Yeri gelmişken gıdaları nasıl diyetimize geri ekleyeceğimizden de kısaca bahsedelim.

Gıdaları geri ekleme dönemi:

Ne zaman geri eklemeye başlıyoruz? Sarah Ballantyne, ideal olanın kendinizi müthiş hissedene kadar beklemek olduğunu belirtmekle birlikte, kendinizde olumlu değişmeler görmeye başladıysanız 3-4 hafta sonra yiyecekleri diyete geri almaya başlayabileceğinizi söylüyor. Şahsen ben bu sürenin biraz kısa olduğunu ve değişimlerin kalıcı olmaya başlamasına kadar beklememizde fayda olabileceğini düşünüyorum.

Yeni gıdaları eklemeye başladığınızda vücudunuzun bu gıdaya ne gibi bir tepki verdiğini gözlemlemeniz gerekiyor.

Bakmanız gereken işaretlerden bazıları şunlar:

  • Kendi otoimmün hastalık belirtilerinizin geri gelmesi
  • Sindirim sistemi bulguları: Karın ağrısı, kalp yanması, mide bulantısı, kabızlık, ishal, bağırsak hareketlerinin sıklığında değişiklik, gaz, şişkinlik, dışkıda tam olarak parçalanamamış besin artıkları görülmesi
  • Enerjinizin azalması, yorgunluk, öğleden sonra azalan enerji, veya enerjinizin gece bir anda artarak uyumanızı zorlaştırması
  • Şekerli, yağlı yiyecekler veya kafein tüketme isteği
  • Pika: Yiyecek olmayan kil, tebeşir, kum gibi maddeleri (mineral içeriklerinden dolayı) yeme isteği
  • Uykuya dalmada veya uykuda kalmada sorun yaşamak veya sabah dinlenmiş kalkamamak
  • Baş ağrısı (hafif veya migren düzeyinde)
  • Baş dönmesi veya sersemlik
  • Mukus salgısında artış, balgam, burun veya geniz akıntısı
  • Öksürme veya boğazınızı temizleme isteği
  • Gözlerde ya da ağızda kaşıntı
  • Hapşırma
  • Kaslarda, eklemlerde ağrı
  • Ciltte kızarıklık, kuruluk, akne, saçlarda kuruluk
  • Duygu durumunda dalgalanmalar, depresyon
  • Kaygılı hissetmek, stresle başa çıkmada sorun

Besinleri geri sokma yöntemi ise şu şekilde olacak:

Deneyeceğiniz bir yiyecek seçin. İlk denemenizde yarım çay kaşığı veya daha az alın. 15 dakika bekleyerek kendinizde her hangi bir değişiklik hissedip hissetmediğinizi kontrol edin. Bir sorun fark ederseniz bu yiyecekten tekrar yemeyin. Herhangi bir sorun oluşmazsa bu defa bir çay kaşığı kadar alın ve yine 15 dk bekleyin. 15 dk sonra biraz daha büyük bir lokma alarak tekrar gözlemleyin. Bu defa birkaç saat bekleyin. Sonrasında normal bir porsiyon büyüklüğünde son bir kez daha yiyin. 5-7 gün kadar tekrar bu yiyeceği yemeyi denemeyin. Bu dönemde yeni bir yiyeceği test etmeyin. Deneme gününüzde veya sonrasındaki dönemde hiç bir sorunla karşılaşmazsanız bu yiyeceği rahatlıkla tekrar diyetinize ekleyebilirsiniz.

Burada bence karşılaşabileceğimiz en büyük sıkıntı, sıralanan belirtiler için mutlaka yiyeceklerden kaynaklanır diyemememiz. Kas ağrısı spor yaparken yaptığınız yanlış bir hareketten, baş ağrısı hormonlardaki dalgalanmadan, ciltte kızarıklık kullandığınız yeni bir kozmetik üründen kaynaklanabilir. Bu yüzden oluşturduğunuz günlük rutininiz tamamen ön görülebilir sonuçlar vermeye başlayana kadar yeni yiyecek tanıtılmaması gerektiğini düşünüyorum. Uyku düzeninizin tam olarak oturmuş olması, toksik ürünlerden uzak duruyor olmanız, hayatınızda yeni bir stresli dönemin başlangıcı olmaması, yaptığınız sporun şiddetinde ve sıklığında değişiklik yapmamanız faydalı olabilir. Aksi takdirde kendinizde oluşacak değişikliklerin gerçekten yiyeceklerden mi kaynaklandığından emin olamayabilirsiniz.

Ayrıca gıdaları diyete geri alma vaktinin geldiğine karar verirken herhangi bir gıdayı özlemeniz etkili olmasın. Hatta gluten, süt, yumurta, mısır, soya ve şeker gibi en problemli olarak gösterilen gıdaları geri sokmadan önce çok daha uzun süre beklemenizde fayda olabilir. Özellikle glutenin normal insanlarda bile bağırsak hücreleri arasındaki bağlantıların açılmasına neden olduğu, otoimmün hastalarında ise bu etkisinin daha da yükseldiği biliniyor. Bunu detaylı anlattığım yazımı burada bulabilirsiniz.

Dikkat edilecek bazı noktalar:

Otoimmün diyetin temelleri bu şekilde ancak diyeti kendinize göre modifiye etmenizin gerekebileceği bazı durumlar var. Bunlardan biri SIBO. İnce bağırsakta olması gerekenden fazla bakteri bulunması anlamına gelen SIBO’da, otoimmün diyette izin verilen bazı sebzeler, zararlı bakterileri besleyerek durumunuzu kötüleştirebilir. SIBO’nun iyileşmesi için sadece bu karakterdeki sebzeleri diyetten çıkarmak maalesef yeterli değil. Bu bakteri artışının asıl sebebinin bulunması ve ilaç tedavisiyle bu durumun önüne geçilmesinde fayda var.

Zayıf insanların kalori hesabı yapması mantıklı olabilir çünkü yedikleriniz kalori yüklü olmadığı için tıka basa yeseniz de yeterli kaloriyi tutturmanız için biraz uğraşmanız gerekebiliyor. Kilo vermek isteyenler için bu bir avantaj olsa da kaybedecek kilosu olmayanlar için diyetten caydırıcı bir etki yapabilir. Kendi tecrübeme göre söyleyebilirim ki yediklerinizin kalorisine dikkat ettiğinizde ve biraz kaslarınızı çalıştırdığınızda, sadece kendi kilonuzu korumuyor, üzerine kilo bile alabiliyorsunuz.

Oldukça zor bir diyet olması ve bir çok alışık olduğumuz ve bize mutluluk veren gıdadan ayrı kalmamız dolayısıyla zaman zaman zor anlar yaşayabiliriz. Böyle durumlara karşı mümkün olduğunca dayanıklı olmak için öğün atlamamaya, aç kalmamaya dikkat edin. Evde her zaman yiyebileceğiniz bir şeyler bulundurmaya çalışın. Her gün yemek yapmaya çalışmaktansa birkaç gün boyunca yiyebileceğiniz pratik yiyecekler hazırlayın. Örneğin sebzelerinizi önceden yıkayıp doğrayın. Çiğ olarak tüketeceklerinizi kavanozlara doldurup saklayın. Havuç, tatlı patates, soğan, pancar gibi kök sebzeleri doğrayıp zeytinyağı ve tuzla karıştırarak fırınlayabilirsiniz. Kavurma gibi uzun süre dayanan ve yemek istediğinizde hemen hazırlanabilen etler bulundurabilirsiniz (Kendiniz yapmanız en güzeli). Konserve balıklar da bazen kurtarıcı olabilir (Cıva ve diğer toksik madde içeriği konusunda dikkat edilmeli, zeytinyağında veya suda olanları tercih edilmeli).

Bunun dışında yediklerinizin mineral içeriğini en azından başlangıçta gözlemlemeye çalışın. Örneğin tiroit hormonu yapımı için çok önemli olan iyot, morina balığı ve karides gibi deniz ürünlerini sıkça yemiyorsanız eksik kalabilir (işlenmiş iyotlu tuz kullanmadığınızı varsayıyorum). Bunun için yemeklerinize bir miktar kelp tozu serpiştirebilir veya iyot takviyesi alabilirsiniz. Yalnız iyot konusunda dikkatli davranmakta fayda var, çünkü fazla alırsanız ve vücutta yeterli selenyum yoksa Haşimato’yu tetikleyebiliyor(12), bu yüzden kullanma talimatlarına mutlaka uymak ve dozu yediğiniz diğer iyotlu gıdalara göre ayarlamak gerekebilir.

Bir başka eksik kalabilecek mineral ise başlıca kaynağı yasaklı süt ürünleri olan kalsiyum. Kalsiyum yeşil sebzelerin hemen hepsinde bol miktarda bulunuyor. Bunun dışında kılçıklı balıklar tüketerek ve kemik suyu yaptığınızda dipte kalan tortudan da bir miktar içmeye çalışarak aldığınız kalsiyumu artırabilirsiniz(13). Ayrıca tüketmemiz gereken kalsiyum miktarının abartıldığını ve neden takviye kalsiyum yerine yiyeceklerdeki kalsiyuma güvenmemiz gerektiğini anlatan ilginç bir Dr. Mercola makalesini (İngilizce olarak) burada okuyabilirsiniz.

Başarılar!

Otoimmün Hastalık Neden Bizi Seçti?

Daha önceki yazımda otoimmün hastalıklara bir giriş yapmış, ortaya çıkmalarıyla ilişkilendirilmiş en bilinen teorileri saymıştım. Ancak bu saydığım sebeplerle otoimmün hastalıklar arasında direkt bir sebep sonuç ilişkisi yok, yani belirli bir enfeksiyona yakalanan herkeste otoimmün hastalık gelişeceğini asla söyleyemeyiz. Enfeksiyonlar ve diğer etkenler ancak vücutta uygun zemin olduğunda, başka bir deyişle kişide buna yatkınlık olduğunda otoimmün hastalığa sebep oluyorlar. Bu yazıda bu yatkınlığın nasıl bir ortamda geliştiğinden ve bunu bilmenin bize ne kazandıracağından bahsedeceğim.

Yakın zamanda dünyaca ünlü pediatrik gastroenterolog Alessio Fasano ve arkadaşları yaptıkları bilimsel çalışmalarla bütün otoimmün hastalıkların ortaya çıkmasında hastada aynı üç temel koşulun bulunması gerektiğini ortaya koydular:

  1.  Genetik yatkınlık
  2.  Tetikleyici bir etken
  3.  Bağırsak geçirgenliği (sızıntılı bağırsak sendromu)

Bu üç etkeni açıklamak için sebepleri iyi bilinen bir otoimmün hastalık olan çölyak hastalığını ele alalım:

Genetik yatkınlık: Çölyak hastalığının ortaya çıkması için HLA isimli genin iki çeşidinden DQ2 veya DQ8’in birinin veya her ikisinin, çok nadir görülen istisnalar dışında, o hastada bulunması gerekiyor.

Tetikleyici etken: Çölyak hastalığı için tetikleyici nedeni net olarak biliyoruz: buğdayda bulunan gluten. Normal koşullarda gluten büyük bir molekül olduğu için bağırsaktan vücuda geçmemesi, bağışıklık sistemiyle karşılaşmaması ve immün sistemi tetiklememesi gerekiyor. Glutenin bağırsaktan vücuda geçebilmesi için bağırsak geçirgenliğinin bozulması gerekiyor, bu da bizi üçüncü koşula getiriyor.

Artan bağırsak geçirgenliği: Normalde bağırsakların iç yüzeyini örten hücreler, sindirilmemiş büyük proteinlerin ve zararlı maddelerin vücuda geçmesini engelleyecek şekilde sıkıca dizilmişlerdir ve sadece vücut için gerekli maddelerin geçişine izin vardır. Eskiden bu hücrelerin aralarının tamamen kapalı olduğu, sindirilmiş besinlerin bağırsaktan vücuda hücrelerin içinden geçtiği düşünülürdü. Daha sonra 80’lerde Japon bilim adamları aslında hücreler arasında kapı görevi gören yapılar olduğunu ve bu kapıların da geçişte görevi olduğunu buldular. Alessio Fasano ise bu kapıların açılmasını kontrol eden bir proteini şans eseri ortaya çıkararak sadece çölyak değil, diğer otoimmün hastalıkların gelişmesinde de kafalardaki en büyük soru işaretlerinden birine cevap bulmuş oldu. Bulduklarına göre, “zonulin” adı verilen bu protein salgılandığında “sıkı bağlantılar”(tight junctions) adı verilen bu kapılar daha uzun süre açık kalarak,  geçmemesi gereken yabancı maddelerin geçişine olanak sağlıyorlar. Fasano’ya göre zonulin dışında geçirgenliği artıracak daha bir çok mekanizma olabilir ancak sadece zonulini ele alırsak salgılanmasını uyaran iki etken var. Bunlardan biri, bağırsağın bakterilerin pek olmadığı ince bağırsak bölgesinde bakteri artışı olması. Bu durumda salgılanan zonulin vücuttan bağırsağa su geçmesine ve bu bakterilerin yıkanıp gitmesine yarıyor. Zonulin salınımını artıran ikinci unsur ise gluten. Çölyak örneğimize dönecek olursak tetikleyici unsur olan glutenin bağırsaktan vücuda girmesi yine glutenin kendisinden kaynaklanıyor. Gluten zonulin salgısını çoğaltarak kapıların uzun süre açık kalmasını tetikliyor. Bu sırada vücuda giren gluten, immün sistemle karşılaşarak yabancı madde olarak işaretlenip iltihabi olayların başlamasına sebep oluyor. Genetik olarak farklı kodlanmış immün sistem, glutene karşı savaşırken vücudun kendi dokularında da hasara sebep oluyor.

Normal bir insanda da gluten zonulin salgısını artırıyor ve açılan kapılardan içeri sızıyor, ancak immün sistem sorunsuz bir şekilde gluteni vücuttan temizlemeyi başarıyor. Çölyak hastalarında ise sıkı bağlantıların açık kalma süresi daha uzun oluyor, daha fazla gluten geçiş yapıyor ve immün sistem hatalı çalıştığı için sadece glutene değil vücut hücrelerine de saldırıyor.

Bunun dışında sızıntılı bağırsak olarak da adlandırılan bağırsak geçirgenliğinin artmasıyla ilişkilendirilmiş stres, toksinler vb. başka etkenler de var. Bu konu otoimmün hastalığın iyileştirilmesinde çok önemli bir yere sahip olduğu için oldukça geniş bir konu. İlerleyen yazılarda sızıntılı bağırsak sendromunun diğer muhtemel sebeplerinden ve tedavi için önerilmiş farklı yaklaşımlardan bahsedeceğim.

Şimdi genel bir çerçeve çizecek olursak:

  • Otoimmün hastalıkların genetik bir yönü olduğu için şanssız bir tarafımız var!
  • Ancak genler tek söz sahibi olmadığı için gerçek genetik hastalıklardaki kadar şanssız değiliz!
  • Genetik etken dışındaki diğer iki etkeni değiştirerek hastalıkların seyrini değiştirmek mümkün!
  • Buna göre tetikleyici olabilecek etkenleri bularak hayatımızdan çıkarmamız ve bağırsak geçirgenliğini artırabilecek sebepleri ortadan kaldırmamız gerekiyor!

Bunun söylendiği kadar kolay gerçekleşmediğini itiraf ediyorum. Oldukça karmaşık sistemlerin birbirleriyle ahenk içinde çalışıyor olması gerekiyor. Hormonlardan vitamin/mineral eksikliklerine, stresten bilinmeyen hastalıklara, çevresel toksinlerden uykuya birçok oyuncu birbirini etkiliyor. Bu yüzden de bu hastalıkların tedavisinde kişiye özel bir yaklaşım şart. Kendimizi tanımamız ve kendi sağlığımız için sorumluluk almamızın gerekliliği burada bir kez daha ortaya çıkıyor.

Kaynaklar:

  1. Fasano, Alessio. “Zonulin, Regulation of Tight Junctions, and Autoimmune Diseases.”Annals of the New York Academy of Sciences1258.1 (2012): 25-33. Wiley Online Library. Web. 14 Feb. 2017.
  2. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  3. Karin de Punder and Leo Pruimboom. “ The Dietary Intake of Wheat and other Cereal Grains and Their Role in Inflammation”. Nutrients. (2013) Mar; 5(3): 771–787.

 

Otoimmün Hastalığınızı Tanıyın

Otoimmün hastalık vücudun immün yani bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırarak tahribata neden olduğu hastalıkların tümüne verilen ortak bir isim. Normal koşullarda yabancı tehditleri belirleyip onlarla savaşması gereken bağışıklık sistemi, bilinmeyen bir nedenden ötürü kendi vücudunun proteinlerini “yabancı” olarak görüp etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Bu kendi kendine saldırının hangi dokulara yapıldığı hangi hastalığın ortaya çıkacağını belirliyor. Otoimmün olduğu kesinleşmiş veya otoimmün olduğuna yönelik çok kuvvetli bilimsel çalışmalar yapılmış onlarca hastalık bulunuyor (liste için tıklayın). Bunlardan en bilinenlerinden birkaç örnek vermek gerekirse MS, Haşimoto, Graves hastalığı, Tip 1 diyabet, romatoid artrit, lyme hastalığı, çölyak gibi vücudun çok farklı yerlerini ilgilendiren hastalıkları sayabiliriz.

Bugün geleneksel tedavilerin çoğu hala hastalıkların nedenini ortadan kaldırmaktan çok ortaya çıkan semptomları iyileştirmeye yönelik. Ancak bilim bir yandan hastalıklara hücresel düzeyde bakarak ne gibi mekanizmalarda aksaklıklar ya da farklılıklar olduğunu tespit etmeye çalışıyor. Elde edilen bulgular otoimmün hastalıklarda immün sistemi baskılayıcı ya da semptomatik tedavilerin dışında da yapılabilecekler olduğunu gösteriyor. Bu yapılabilecekleri anlamak için bağışıklık sistemim neden kendi dokularıma yabancı ve tehlikeli gözüyle bakıp saldırmaya başlıyor sorusuyla başlayabiliriz.

Bir teoriye göre kendi dokularımızdaki proteinler çeşitli etkenlerle şekil değiştirerek “yabancı” hale geliyor. Bu etkenler bir şeker molekülü, cıva veya kurşun gibi bir ağır metal iyonu veya virüs ya da bakterilerden gelen bir parçanın proteinlerimize bağlanması olabilir. Örneğin yüksek kan şekerinin proteinler üzerinde oksidatif etkisi olabiliyor (2). Bu etki proteinlerin şekillerinin değişmesine sebep oluyor.

Bunun dışında immün sistemin fazla aktif olması da işleri daha karışık hale getirebilir. İmmün sistemin aşırı çalışmasını tetikleyebilecek birçok neden olduğu biliniyor. Bunlardan bazıları diyetteki antioksidanların yetersiz oluşu, diyetle alınan omega 6’nın omega 3’e göre çok yüksek olması, karbonhidrat tüketim miktarı, besin intoleransları, vücuttaki toksik birikim, hormon düzeyleri ve var olan kronik enfeksiyonlar.

Moleküler taklit (molecular mimicry) adı verilen başka bir mekanizmanın da otoimmün hastalıkların tetiklenmesinde rolü olabileceği düşünülüyor. Buna göre vücuda giren zararlı mikroorganizmalara ait parçalar bizim dokularımızla çok benzer protein veya peptit dizilimlerine sahip olabiliyor. Savunma sistemi bu zararlı mikroorganizmaları yabancı ve tehdit olarak işaretlediğinde kendinde bulunan çok benzer yapıları da yabancı ve tehdit olarak görmeye başlıyor. Örneğin S. pyogenes bakterisindeki m proteini ve kalpteki miyozin proteinleri birbirine benzedikleri için bu bakteriye karşı savaşan savunma hücreleri kalpteki miyozini de tehdit olarak görüp saldırıyorlar ve sonucunda kalpte hasara yol açıyorlar.

İmmün sistemi yanılttığı düşünülen başka bir durum yine enfeksiyonların sebep olduğu “seyirci etkisi” (bystander effect). Burada viral bir enfeksiyon immün sistemi aktive ediyor. İmmün sistem virüsle enfekte olan hücreleri öldürüyor. Bu sırada ölü hücrelerden yayılan çeşitli sinyaller çevrede bulunan sağlam “seyirci” hücrelerin de zarara uğramasına sebep oluyor.

Bakteri ve virüslerin rolü bu kadarla sınırlı değil. Bazıları immün sistemin verdiği yanıtı kendi lehlerine değiştirebiliyorlar. İmmün sisteme kendilerini yok etmemelerini sağlayacak mesajlar gönderirken bir yandan da vücut hücrelerine saldırmasını tetikleyebiliyorlar(4).Bu şekilde saldırıya uğramadan yerleştikleri dokuya zarar verdiklerinde en sonunda immün sistem bu zararı tespit edip ona karşı savaşmaya çalışıyor ancak bu sırada kendi dokularına da zarar veriyor (5).

Yukarıda saydıklarım otoimmünite gelişmesinde en çok bahsedilen sebeplerden bazıları. Bunların pratikte bize ne gibi faydaları dokunabileceğine gelirsek… Örneğin immün sistemin aşırı aktive olmasına sebep olabilecek bir diyetiniz varsa bunu değiştirmek hastalığın semptomlarını rahatlatabilir. Omega 3’lerden ve antioksidanlardan zengin bir beslenme, duyarlılığa sebep olduğu tespit edilen gıdaların diyetten çıkarılması ilk akla gelenler. Bunların dışında varlığını bile bilmediğiniz kronik bir enfeksiyon hastalığınızın kontrol altına alınmasına engel oluyor olabilir. Bu enfeksiyonların tespit edilmesi ve gerek antibiyotik tedavisiyle gerekse bitkisel tedaviler ve çeşitli besin takviyeleriyle baskılanması oldukça olumlu sonuçlar sağlayabilir. Burada çok önemli bir noktayı atlamak istemiyorum. Genelde otoimmün hastalıklar sadece tek bir nedenle ortaya çıkmıyor. Bu hastalıklara sahip olanlarda vücutta bir çok sistemde aksaklık olduğunu söyleyebiliriz. Ben bu yazıda genel bir başlangıç yapmak istedim ama bundan sonraki yazılarımda otoimmüniteyi tetikleyebilecek bunlara benzer sebepler ve bunlarla baş etme yollarıyla ilgili çok daha detaylı bilgiler bulabileceksiniz.

Bir de şu soru akla gelebilir. Bu virüs ve bakteriler, ya da kötü beslenme neden herkeste otoimmün hastalığa sebep olmuyor? Bu sorunun cevabını bir sonraki yazımda, otoimmünite gelişmesi için gereken üç koşulda bulabilirsiniz…

Kaynaklar:

  1. Wahls, Terry. The Wahls Protocol. New York: Penguin Group, 2014. Print.
  2. Jain AK1, Lim G, Langford M, Jain SK. “Effect of high-glucose levels on protein oxidation in cultured lens cells, and in crystalline and albumin solution and its inhibition by vitamin B6 and N-acetylcysteine: its possible relevance to cataract formation in diabetes.”. Free Radic Biol Med. (2002) Dec 15;33(12):1615-21.
  3. Robert S. Fujinami,1,*Matthias G. von Herrath,2Urs Christen,2 and J. Lindsay Whitton3. “Molecular Mimicry, Bystander Activation, or Viral Persistence: Infections and Autoimmune Disease.” Clin Microbiol Rev. (2006) Jan; 19(1): 80–94.
  4. Anna Dittfeld, 1 Katarzyna Gwizdek,2 Marek Michalski,1 and Romuald Wojnicz1. “A possible link between the Epstein-Barr virus infection and autoimmune thyroid disorders.” Cent Eur J Immunol. 2016; 41(3): 297–301. Published online 2016 Oct 25.
  5. Wentz, Izabella. Hashimoto’s Thyroiditis: Lifestyle Interventions for Finding and Treating the Root Cause. Great Britain: Amazon, 2015. Print.

 

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!