Tag

antibiyotik arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Antibiyotik sonrası probiyotik kullanımı yanlış mı?

Eylül 2018 tarihli çok yeni bir çalışma yine kafalarımızı karıştırdı! Probiyotiklerin önemini anlamış birçok doktor artık antibiyotik kullanımı sırasında veya sonrasında probiyotik kullanılmasını da öneriyor. Özellikle de çocukluk döneminde kullanılan antibiyotikler ileride obezite, allerji, otoimmün hastalıklar, iltihabi bağırsak hastalıkları gibi durumların gelişmesine zemin hazırlayabiliyorlar. Bu yüzden probiyotiklerle, antibiyotiklerin yok ettiği faydalı bakteri mikrobiyomunu olabildiğince yeniden inşa etmeye çalışılıyor. Antibiyotiklere bağlı gelişen başka bir sorun da antibiyotik ishali ve probiyotikler fırsatçı patojenlerin yaratabileceği bu durumu engellemek ve düzeltmek için de kullanılıyor.

Bahsettiğim bu yeni çalışma ise antibiyotik sonrası probiyotik kullanımının, mikrobiyomu yeniden inşaa etmede faydadan çok zarar getirebileceğini göstermiş!

Cell’de yayınlanan çalışma, hem fareler hem insanlar üzerinde yapılmış. Deneklere antibiyotik verildikten sonra gruplar üçe ayrılmış: antibiyotik sonrası herhangi bir işlem yapılmayanlar, probiyotik verilenler, bireylerin kendinden işlem öncesi alınan dışkı nakline tabi tutulanlar.

Farelerde yapılan kısmı anlatmıyorum ancak sonuçların hemen hemen benzer olduğunu söyleyebilirim. Şimdi insanlar üzerinde yapılan kısma geçelim.

Nasıl yapılmış?

Normalde probiyotik kullanmayan 21 sağlıklı gönüllüye 7 gün süreyle, geniş spektrumlu (birçok türe karşı etkili) antibiyotikler olan siprofloksasin ve metronidazol grubu antibiyotikler kullandırılmış (zavallı gönüllüler diyorum!).

Katılımcılardan 7’si bu süre sonunda sadece gözlenmiş. 6’sı antibiyotik öncesi kendilerinden alınan dışkı kullanılarak dışkı nakline (aFMT – otolog fekal mikrobiyota transferi) tabi tutulmuş. 8’i ise 4 hafta boyunca günde 2 kez, 11 bakteri suşundan (alt türlerden) oluşan ticari bir probiyotik kullanmış. Merak edenler için bu suşlar: Lactobacillus acidophilus, L. casei, L. casei sbsp. paracasei, L. plantarum, L. rhamnosus, Bifidobacterium longum, B. bifidum, B. breve, B. longum sbsp. infantis, Lactococcus lactis ve Streptococcus thermophilus.

Bütün katılımcılara antibiyotik kullanımından hemen sonra ve 3 hafta sonra iki kez derin endoskopi ve kolonoskopi yapılmış. 6 ay boyunca birçok kez dışkı örnekleri ve mide ve bağırsakların farklı bölgelerinden birçok biyopsi örnekleri alınmış. Bu örnekler bakteri sayısı, çeşitliliği, bakterilerin hangi biyokimyasal süreçlere katkısı olduğu ve hangi epigenetik değişikliklerde rol oynadıkları gibi soruları araştırmada kullanılmış. Kısacası, kişi sayısı fazla olmasa da oldukça kapsamlı ve çok yönlü bir araştırma yapılmış.

Sonuçlar:

Bekleneceği gibi antibiyotik kullanımı, dışkı mikrobiyomunda yaygın bir azalmaya sebep olmuş. Mikroorganizma çeşitliliği de antibiyotikten payını almış tabi.

Antibiyotik sonrası probiyotik kullananlarda dışkıda görülen mikroorganizma sayısı diğerlerine göre daha fazla artış göstermiş. Ama bu istediğimiz sonucu vermiş mi? Maalesef hayır…

Araştırmacılar çalışma sırasında alınan dışkılardaki türleri, antibiyotik kullanımı öncesindeki türlerle kıyaslamışlar ve bu kıyaslamayı özel bir indeksle sayısal hale getirmişler. Bu indekse göre antibiyotik kullanımı sonrası durumla, başlangıç durumu arasındaki farklılık üç kattan fazlaymış. Yani antibiyotik kullanımı mikrobiyotayı oldukça değiştirmiş.

  • aFMT (kendilerinden alınan dışkı nakli) yapılanlarda antibiyotikten hemen sonraki günde başlangıç durumundan farklılık neredeyse tamamen yok olmuş.
  • Hiçbir şey yapılmayanlarda bu farklılık 21 gün sonra neredeyse yok olmuş (ama aFMT’deki kadar iyi seviyeye gelmemiş).
  • Probiyotik verilenlerde ise manzara 28 gün sonra bile başlangıç durumuna dönememiş. 180. Günde bile bu gruptaki bütün dışkılar ilk hallerinden farklıymış.

Görülen türler arasındaki farklılık yalnızca alınan probiyotiklerle de açıklanamıyormuş çünkü probiyotik çeşitleri analizden çıkarılsa bile bu fark yok olmuyormuş. Probiyotikler antibiyotikle bozulmuş bağırsağı yeniden kolonize etmeyi başarmışlar başarmasına ama ortaya çıkan tablo, antibiyotik öncesi hakim olan durumdan çok farklıymış.

Bu arada aFMT ile tamamen eski haline dönen 3 grup, kendi haline bırakılanlarda geri gelmemiş. Bu gruplar: Alistipes shahii, Roseburia intestinalis, and Coprococcus. Bunlardan Roseburia intestinalis, gözüme oldukça tanıdık geldiği için bu bilgiyi paylaşmak istedim. Antibiyotik kullanımı sonrası hemen hemen eski haline gelmeyi başaran bir grupta bile bu türün geri gelmemesi bana kalırsa oldukça önemli. Kendisi bağırsaktaki bütirat üretimini sağlayan ve bağırsağı koruyan müsin tabakasında bulunan bir bakteri. Bu yüzden bağırsak sağlığı için büyük öneme sahip (2). (Diğer türlerin de benzer görevleri olabilir, ben henüz araştırmadım.) Müsin tabakasının yok olmasının nasıl bir kısır döngüye sebep olabildiğiyle ilgili bir yazı yazmıştım daha önce. Adeta salgın haline gelen bütün kronik sorunlarda bağırsak sağlığının bozulduğu ve neredeyse her birimizin hayatının bir döneminde antibiyotik kullandığı düşünülürse, bu bakteri türünün kayboluşunun önemi daha iyi anlaşılabilir bence.

Çalışmaya dönecek olursak… Yalnızca türler arasındaki farklılık değil, görülen türlerin sayısı da probiyotik alanlarda oldukça düşük kalmış ve 5 aya varan süre boyunca eski haline veya diğer gruplardaki sayıya yaklaşamamış. Yine aFMT alanlarda ve kendi haline bırakılanlarda bu sayı 1-2 günde eski haline yaklaşmış.

Mikroorganizmaların rol oynadığı biyokimyasal süreçler açısından yapılan değerlendirmede de en iyi sonuçlar, aFMT ve kendi haline bırakılanlarda elde edilmiş. Probiyotik alanlarda ise özellikle metabolizma ile alakalı işlevlerde eksiklikler tespit edilmiş. En büyük uyumsuzluk da galaktoz metabolizmasında olmuş. Bu durumun ise laktat üretimine yol açarak bazı türlerin baskılanmasına sebep olabileceği düşünülüyor.

Yukarıda bahsettiğim gibi, araştırmacılar incelemelerinde yalnızca dışkı testlerine bağlı kalmamışlar çünkü dışkıdaki durumun her zaman bağırsağın içindeki durumu yansıtmayabileceğini biliyoruz. Bu yüzden bağırsak mukozasını ve lümenini de incelemişler. Ve bu incelemelerde de yine benzer bir tabloyla karşılaşmışlar.

Türlerin antibiyotik öncesi duruma benzerliği açısından, tür sayısının fazlalığı açısından ve biyokimyasal yolaklar açısından yapılan bütün değerlendirmelerde en iyi sonuçlar aFMT ile alınmış, kendi haline bırakılanlar aFMT’ye yakın bir başarı elde etmiş, probiyotik alanlar ise başlangıç durumundan oldukça uzakta kalmışlar.

Gastrointestinal sistemin farklı yerlerinden alınan biyopsiler üzerinde genetik dizilim analizleri de yapılmış. Antibiyotikten hemen sonra yapılan analizde transkripsiyonel manzaranın oldukça değiştiği, yani antibiyotiklerin genetik dışavurumumuzu (genlerimizde yazılı olan kodun nasıl dışarı yansıtılacağını) ciddi olarak değiştirdiği görülmüş. Antibiyotikten 3 hafta sonra yapılan ikinci analizde ise önceki sonuçlarda olduğu gibi aFMT ve kendi haline bırakılanlarda manzara eski haline yaklaşmayı başarırken, probiyotik alanlarda başlangıç noktasına dönüş olmamış. Probiyotik alanlarda özellikle iltihabi yanıtla ilgili genlerde artan aktivite görülmüş ve bunun da yerli floranın çoğalmasını engelleyen durumlardan biri olabileceği yorumu yapılmış.

Araştırmacılar çalışmanın sonuna adeta bir bonus deney daha eklemişler ve sorularımıza yanıt olabilecek bazı sonuçlar elde etmişler.

Kullandıkları probiyotikleri alıp 4 farklı türden birinin çoğalmasını teşvik edecek, birbirinden ayrı 4 besiyerine eklemişler. Bu türler Laktobasiller, Bifidobakteriler, Laktokokkuslar ve Streptokokkuslarmış. 24 saat sonra probiyotiklerin etrafında oluşan maddeyi antibiyotik kullanmamış birinden alınan dışkının anaerob kültürlerine eklemişler. Ve laktobasillerin daha fazla ürediği kaptan alınan maddenin, dışkıda bulunan doğal bakterileri en fazla rahatsız eden madde olduğunu görmüşler. Yani laktobasillerin ürettikleri metabolik ürünler, hem bağırsak sakinlerinin çeşitliliğini bozmuş hem de sayılarını azaltmış. Bu deneyde özellikle de Prevotella ve Clostridiale’lerin sayısında azalma olmuş; tıpkı insan ve fare deneylerinde olduğu gibi…

Buradan da anlaşılabileceği gibi bu negatif sonuçlara yol açan şey deneklere kullandırılan probiyotik mikroorganizmaların türleri olabilir. Farklı mikroorganizmalar ve farklı kombinasyonlar kullanılması durumunda bu kötü sonuçlar alınmayabilir. Örneğin S. boulardi gibi mayalar veya toprak bazlı probiyotikler nasıl sonuçlar verirdi görmek isterdim. Ayrıca kullanılan antibiyotikler değiştirildiğinde de farklı sonuçlarla karşılaşılabilir.

Bu arada, bu çalışmada alınan sonuçlar, yakın zamanda antibiyotik almamış ve mikrobiotası bu kadar azalmamış insanlar için geçerli olmayacaktır. Yani normalde probiyotik almak mikrobiotamıza zarar verir çıkarımını yapmamalıyız.

Bence bu çalışmadaki en güzel bulgu ise aFMT ile başlangıçtaki mikrobiotaya neredeyse tamamen geri dönülebilmesi. Daha fazla sayıda insanda yapılacak deneylerle veya antibiyotik alması gereken insanlardaki klinik çalışmalarla benzer sonuçlar elde ediliyor mu diye görülmesi gerek elbette. Ama ileride rutin olarak uygulamaya geçmesinin büyük faydasını görebileceğimize inanıyorum.

Lütfen yorum veya sorularınızı yazmaktan çekinmeyin. Paylaşarak yazımın daha çok insana ulaşmasına yardımcı olursanız mutlu olurum!

Kaynaklar
  1. Suez, J., Zmora, N., Zilberman-Schapira, G., Mor, U., Dori-Bachash, M., Bashiardes, S., … Elinav, E. (2018). Post-Antibiotic Gut Mucosal Microbiome Reconstitution Is Impaired by Probiotics and Improved by Autologous FMT. Cell, 174(6), 1406–1423.e16. doi:10.1016/j.cell.2018.08.047 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/30193113
  2. https://www.futuremedicine.com/doi/full/10.2217/fmb-2016-0130
  3. https://ngmedicine.com/are-probiotics-useless-a-microbiome-researchers-perspective/

SIBO’da Kullanılan İlaçlar ve Diyetin Etkisi

Bu yazı SIBO hakkında yazdığım üçüncü yazı ve SIBO’yu tedavi etmede kullanılan antibakteriyellerden bahsediyor. SIBO’nun ne olduğu, nedenleri, semptomları, önerilen beslenme şekli ve tedavi yaklaşımlarıyla ilgili bilgileri verdiğim yazıma buradan, SIBO teşhisinde kullanılan test yöntemlerine ise buradan ulaşabilirsiniz.

SIBO tedavisinde, semptomları hızlı bir şekilde azalttıkları için diyetler oldukça ön planda. SIBO için önerilen diyetler genel olarak çeşitli karbonhidratları ve lifli yiyecekleri kısıtlıyorlar. Ancak bunun uzun dönemde nasıl sonuçları olacağı tam olarak bilinmiyor. İnce bağırsaktaki bakterileri aç bırakarak bakteri sayısını azaltmayı hedefleyen bu yaklaşımın, azalmasını istemediğimiz kalın bağırsak mikrobiatası üzerinde de etkileri olması kaçınılmaz. Yapılan çalışmalar da, bu diyetlerin uzun süre uygulanmasının, kalın bağırsak mikrobiatasına zarar verebileceği uyarısında bulunuyorlar. (1)(2)(3)(4)

Ayrıca SIBO konusunda sayısız araştırmada imzası bulunan, önde gelen araştırmacı Mark Pimentel, karbonhidratların aşırı sınırlandırılmasının bakterileri hibernasyona uğratabileceğini ve antibakteriyel tedavinin başarısını düşürebileceğini söylüyor. Antibiyotikler, bakteriler replikasyona uğrarken (çoğalırken) etki ediyorlar, bu yüzden onların doymuş, mutlu ve çoğalmaya hazır olmalarını istiyoruz, kıtlık koşulları altında kabuklarına çekilmiş beklemelerini değil (5).

Bu yüzden SIBO’nun yarattığı rahatsızlığı hafifletmek için diyete başvurulsa bile, çok kısıtlı bir diyeti hayat tarzı haline getirmeden bir an evvel antibakteriyellere yönelmek daha mantıklı görünüyor.

Şimdi kullanılan farklı antibiyotik rejimlerine bakalım. Antibiyotik ismi ve çalışmalarda kullanılan dozları vermek konusunda oldukça düşündüm. Hastalığın teşhisinden emin olmadan, antibiyotiğin ciddi yan etkileri olabileceği ihtimalini tartmadan, etkileşime girebileceği kullanılan diğer ilaçları hesap etmeden ezbere antibiyotik kullanılmasını teşvik etmek asla istemem. Ancak diğer yandan bu bilgiler İngilizce bilenlerin zaten erişebileceği bilgiler. Ve biz bunları paylaşmasak da yine komşusunun kullandığı ilacı kendi derdine çare olur diye kullananlara engel olamayacağız. En azından okuyup derinlemesine araştıran, sağlığını bu kadar hafife almayan insanlar için daha net bilgilerin olduğu bir kaynak sağlamış olurum diye düşünüyorum. Çünkü maalesef her şey diyetle düzelmiyor ve doktorlarımız bazen biz talepte bulunmazsak bu tedavileri bize sunmuyor. Bu yüzden, lütfen bu bilgileri kendi kendinize uygulamak için değil, doktorunuza sormak ve tedavi sırasında onunla iş birliği içinde olabilmek adına bilinçlenmek için kullanın ve her zaman sizin kişisel sağlık öykünüzü, kullandığınız ilaçları bilen doktorunuzla iletişim halinde olun.

Farmasötik Antibiyotikler:

SIBO tedavisinde ilk tercih edilen antibiyotik Rifaximin. Rifaximin bütün SIBO vakalarında kullanılabiliyor. Metan gazı baskın SIBO’larda protokole Neomisin de ekleniyor.

Rifaximin bildiğimiz antibiyotiklerden farklı olarak kalın bağırsak bakterilerine zarar vermiyor veya mantar artışına neden olmuyor. Rifaximin safrada çözüldüğü için ince bağırsaktan çıktığında kristalize olarak etkisini yitiriyor. Ayrıca vücut tarafından emilmediği için sadece lokal etki gösteriyor.(6)

Rifaximin’in bir başka özelliği ise bakterilerin ona karşı direnç geliştirmemesi. SIBO’nun sık nüks edebilen bir durum olduğu düşünüldüğünde elimizde tekrar tekrar kullanabildiğimiz bir ilaç olması büyük bir avantaj (6).

Bunların dışında Rifaximin’in alışılmadık bazı avantajları bile var. Plazmidleri azaltarak bakterilerdeki antibiyotik direncini azalttığı ve ince bağırsaktaki enflamatuvar sitokinleri azaltmak suretiyle antienflamatuvar etki gösterdiği söyleniyor (6).

SIBO tedavisi için Rifaximin’le yapılan çalışmalarda günlük 1200-1650mg’lık dozlar üçe bölünerek kullanılmış. Nefes testi sonuçlarına göre %70-90 oranlarında başarı sağlanmış, ortalama %90 oranında şikayetler ortadan kalkmış (7). Tedaviye farklı çalışmalarda 10-14 gün boyunca devam edilmiş (7) ancak daha uzun süre kullandırılan hastaların da olduğu belirtiliyor (5). Rifaximin Türkiye’de Colidur ve Normix ticari isimleriyle satılıyor. Diğer ülkelerdeki isimleri için bu linke başvurabilirsiniz.

SIBO kabızlıkla seyrediyorsa Rifaximin’e Neomisin eklenmesi başarı şansını artırıyor. Dr. Pimentel’in protokolüne göre 10 gün boyunca, günde 1600mg Rifaximin ve 1000mg Neomisin kullanılıyor. Rifaximin dozu 3’e, Neomisin 2’ye bölünerek alınıyor (7).

Eğer kabızlık ishalle dönüşümlü seyrediyorsa sadece Rifaximin öneriliyor (7).

Bunların dışında Metronidazol üzerinde de çalışmalar yapılıyor ancak Metronidazol sistemik etkileri olan ve kalın bağırsaktaki faydalı bakteri florasına zarar verebilecek bir antibiyotik (7). Tabi ki hastanın var olan diğer sağlık sorunlarına göre tercih edilebileceği durumlar olabilir.

Bitkisel Antibiyotikler

Daha uzun sürse de bitkisel antibakteriyellerin klasik antibiyotikler kadar etkili olduğu yapılan bir çalışmada gösterilmiş (6). Birçok doktor da bitkisel antibiyotikleri kullanıp iyi sonuçlar aldıklarını bildiriyorlar. Bu yüzden gerek ilk tercih olarak, gerekse farmasötik antibiyotiklerden sonuç alınamadığında, bazen de SIBO’nun tekrarlaması durumunda bitkisel ilaçlara başvurulabilir.

SIBO uzmanı Dr. Allison Siebecker, bitkisel antibakteriyellerin kullanıldığı sadece iki çalışma olduğu için doğru kombinasyonlar ve dozlar konusunda klasik antibiyotikler kadar net bilgimiz olmadığını söylüyor. Yapılan bu çalışmalarda şu iki kombinasyon kullanılmış (8):

  • Biotics FC Cidal ve Biotics Dysbiocide, veya
  • Metagenics Candibactin-AR ve Metagenics Candibactin-BR

Bu iki kombinasyon da dört hafta boyunca günde iki kez, iki kapsül olarak kullanılmış.

Bunların dışında sarımsaktan elde edilen Allisin ekstratı günde 2 veya 3 kez olmak üzere 450mg’lık dozlarda; hydrastis canadensis (altınmühür), sarı boya çalısı (oregon grape), berberis (barberry) gibi bazı bitkilerde bulunan berberin günde toplam 5g olmak üzere küçük dozlara bölünerek, emülsifiye kekik günde 2 kez 100mg, neem takviyesi ise günde 3 kez 300mg olmak üzere, Allison Siebecker’ın kendi kliniğinde kullandığı bitkisel antibiyotikler (6). Bunları tek başlarına veya 2-3’lü kombinasyon halinde kullandığı söylüyor (8). Bitkisel antibiyotikler kullanıldığında nefes testi sonuçlarının normale dönmesi 1 ayı buluyor ve iyileşme krizi (die-off / Herxheimer reaksiyonu) daha uzun sürebiliyor.

Bu ilaçların bitkisel olmaları asla zarar vermezler anlamına gelmiyor, bunu lütfen unutmayın. Örneğin ince bağırsaktaki bakterilerin yanında kalın bağırsaktaki faydalı flora üzerinde de etkileri olabilir. Kullandığınız başka ilaçlarla etkileşime girebilirler. Bitkilerden bu kadar güçlü etkileri olan ilaçlar elde edilebilmesi için o bitkiden çok fazla miktarda kullanılması gerektiğini unutmayın. Örneğin esansiyel yağlarla ilgili bir makalede bu yağların, hücre iç zarları ve organellerine zarar veren pro-oksidatif (oksidatif stresi tetikleyici) etkileri olabileceği belirtilmiş (9). Bu yüzden hem kullanmadan önce klasik bir antibiyotik kullanırken gösterdiğiniz özeni göstermeli hem de nasıl olsa zararı yok düşüncesiyle önlem amaçlı aylarca kullanmaya devam etmemelisiniz. Bu bilgiler tamamen araştırabileceğiniz bir başlangıç noktası sağlamak amacıyla yazıldı, mutlaka kendi durumunuza uygunluğunu kendiniz yeniden gözden geçirin.

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!