Tag

bağırsak arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

IBS – SIBO Zirvesinden Notlar – İnatçı Vakalar

İnternet üzerinden yayınlanan IBS – SIBO Zirvesinin ikinci gününde konuşan Dr. Mark Pimentel’in konuşmasından önemli bulduğum bölümleri paylaşacağım bu yazımda. (Sibo nedir, nasıl teşhis edilir, tedavi seçenekleri nelerdir gibi konularla ilgili yazılarımı da okuyabilirsiniz.)

Öncelikle Dr. Mark Pimentel’in kim olduğundan ve neden konuşmasını önemsediğimden bahsedeyim. Kendisi Cedars-Sinai Hastanesi’ndeki laboratuvarında, ekibiyle birlikte IBS, Sibo ve bağırsak hareket bozuklukları konusunda oldukça önemli çalışmalar yapmış bir doktor. IBS tedavisinde rifaximin kullanımının bulunması, IBS teşhisi için ilk kan testinin geliştirilmesi, IBS ve SIBO arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılması, IBS/SIBO’nun otoimmün karakterinin ortaya konması gibi bazı başarıları onu bu konudaki önde gelen uzmanlardan biri haline getiriyor.

Sözü uzatmadan Pimentel’in röportajına geçeyim. Tırnak içindeki kısımlar Pimentel’den alıntılar (bire bir sözleri olmasa da). Diğerleri ise benim yorumlarım…

Sibo’da altta yatan nedenler önemli!

Daha önce de belirttiğim gibi bazen hemen bir ilaç ve diyet protokolüyle durumun düzelmesini bekliyoruz. Ancak birçok durumda olduğu gibi SIBO’da da düzenin neden bozulduğunu sorgulamak önemli. Pimentel de bunun önemini üzerine basa basa vurguladı. Bazen altta yatan nedeni düzeltmenin mümkün olmadığını biliyoruz. Yine de neden sorusunu sormaktan vazgeçmemeliyiz.

“Sibo hiçbir zaman tek başına konulacak bir teşhis değildir, mutlaka başka bir durumun sonucudur. Sadece Sibo’yu tedavi etmeye çalıştığımızda kanser gibi ciddi bir durumu gözden kaçırıyor olabiliriz. Bu yüzden Sibo’nun neden geliştiğini bulmak çok önemli. Bu hem çözüme yardımcı oluyor hem de koyduğumuz Sibo teşhisini güçlendiren bir bulgu oluyor.”

Altta yatan en yaygın sebep…

“ Besin zehirlenmeleri Sibo’nun en yaygın sebebi. Hasta geçirdiği besin zehirlenmesini her zaman hatırlamayabiliyor. Bu yüzden bağlantıyı kurmak bazen zor oluyor.” Besin zehirlenmeleri, ince bağırsağı temizleyen dalga hareketlerinin bozulmasına yol açıyor. Bu hareketlere MMC deniyor. Zehirlenmeye yol açan patojenlerde bulunan bir yapı, bu temizleyici hareketlerde görev alan sinir hücrelerindeki bir yapıyla çok benzerlik gösterebiliyor.  Bu durumda patojenle savaşan bağışıklık sistemi sinir hücrelerine de hasar veriyor ve temizleyici hareketler aksıyor. Burada aslında otoimmün karakterde bir durum ortaya çıkıyor.

“Yemek yemediğimiz sırada her 90 dakikada bir karnımızdan gelen gurultular MMC yüzündendir. Bu sesler aslında bağırsağın temizlendiğini gösteriyor!”

“ MMC ölçülebilir. Antroduodenal manometri denen testte burundan yerleştirilen ince bir tüp röntgen yardımıyla ince bağırsağa kadar ilerletiliyor ve 6 saat boyunca burada bırakılıyor. Bu sırada bağırsak hareketleri ölçülüyor. Testin bir bölümünde hastaya yemek de yediriliyor. Rutin olarak her hastaya uygulanan bir test değil. Çok zor vakalarda uygulanıyor.” Bu test rutin uygulanmasa da bağırsak hareket bozukluklarıyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olunmasını sağlamış.

Smart Pill nedir?

“ Smart pill (Akıllı hap) temizlik dalgasının (MMC) gelip gelmediğini anlamak için kullanılıyor. Bu hap midedeki herşey sindirilmeden mideden çıkamıyor. 1mm’den büyük hiçbir parça mideyi terk edemez. Temizlik dalgası ise sindirim bittikten sonra başlar. Mide boşalsa bile temizlik dalgası hemen gelmeyebilir. O yüzden smart pill midenin ne kadar sürede boşaldığı bilgisini vermez. Ayrıca smart pill sadece ilk dalgayı gösterebilir ve sonra başka dalga olmuyorsa, dalga olmadığını gösteremez çünkü ilk dalgayla birlikte kalın bağırsağa ilerler ve geri gelmez. Oysa bazen bir dalga olabilir ama sonra saatlerce başka temizlik dalgası gelmeyebilir.” Buradan anlaşılabileceği gibi bu dalga bir kez çalışsa bile düzenli olarak çalışmadığında bakteriler ince bağırsakta çoğalabiliyor (ve buna Sibo diyoruz!).

Eritromisin, testte nasıl kullanılıyor?

“ Eritromisin bir antibiyotik. Daha önce, akciğer enfeksiyonu olanlarda verilen yüksek dozun mide bulantısına yol açtığı görülmüş. Buradan eritromisinin kasılmaları başlatan etkisi anlaşılmış. Yüksek dozda verildiğinde bu kasılmalar kusmaya yol açıyor. Belli bir dozun altına inildiğinde ise temizlik dalgasının başlamasını sağlıyor. Aslında eritromisin mide tarafından salgılanan ‘motilin’ hormonunu taklit ediyor. Antroduodenal manometrinin son aşamasında 50mg eritromisin damardan verililiyor. 5 dk sonra temizlik dalgası başlıyorsa, bu, MMC’nin yeniden düzenlenebileceğini gösteriyor. Temizlik dalgası olmuyorsa, hastada tedavi daha zor olacak demektir. ”

SIBO Nefes testinin eksik parçası

“ Bazı hastalarda nefes testi negatif olduğu halde sorunlar oluyor. Bunlar büyük olasılıkla ölçemediğimiz hidrojen sülfit gazından kaynaklanıyor. Şu anda 3 yeni araştırma üzerinde çalışıyoruz. Gelecek sene hidrojen sülfitin denklemdeki önemi daha iyi anlaşılmış olacak ve tedavi edilemeyen veya tekrarlayan vakalardaki eksik parça büyük ihtimalle bulunmuş olacak. Hidrojen sülfitin rolünü bilmek çok önemli. Örneğin metan ve hidrojene bakalım. Metan üretebilmek için hidrojen gerekli. Bu yüzden testte metan gazı ne kadar çok çıkarsa hidrojen o kadar azalıyor. Eğer metan üreten mikroorganizmaları tedavi ettiysem hidrojen yükseliyor. Bazen de hastanın testinde metan veya hidrojen yükselmese bile tedavi uyguluyoruz ve tedaviden sonra hidrojen gazı yükseliyor. Peki tedaviye rağmen bu nasıl oluyor? Çünkü burada hidrojen sülfit üreten bakterileri öldürüyoruz ve bunların kullanmadığı hidrojen testte yükselmiş olarak görülüyor. Dolayısıyla, bu üç gazın durumunu da bilmiyorsak bu hastaları tam olarak iyileştiremeyiz.”

“Metan gazı üreten mikroorganizmalarla hidrojen sülfit üretenler birbirlerini sevmiyorlar çünkü iki grup da hidrojen için savaşıyor. Metanı tedavi edersek hidrojen yükseliyor çünkü hidrojen bu mikroorganizmalar (arkeler) tarafından kullanılmamış oluyor. Metan, hidrojen sülfit ve hidrojen üreten üç grup da aynı anda mevcut olabilir ama bir grubun diğerlerine baskın olması lazım.”

Sibo’nun altında başka hangi nedenler yatıyor olabilir?

Besin zehirlenmesinden sonra SIBO’nun en yaygın nedeni olarak, geçirilen ameliyatlar sonucu oluşan adezyonlar (yapışmalar), bükülmeler geliyor.Bu durumu düzeltmek mümkün olmayabiliyor.” Pimentel burada safra kesesi alınanları örnek gösterdi. Ne kadar çok insanın safra kesesi alınıyor, öyle değil mi?

“Bunların dışında Ehlers-Danlos sendromunun da SIBO’yla ilişkisi olabileceği düşünülüyor. Tümörler başka bir etken olabilir. Narkotiklerin de Sibo gelişimine yol açtığı görülmüş. Örneğin iki hafta süreyle morfin verilen hastalarda sibo geliştiğini gösteren çalışmalar var. Çünkü morfin de MMC’yi bloke ediyor.”

İnatçı vakalarda semptomlarla nasıl başa çıkılabilir?

“ Burada iki tür hastadan bahsedebiliriz. Bazı hastalarda Rifaximin veriyoruz, ki genelde ilk başvurduğumuz ilaç bu oluyor, hasta 3 ay rahat geçiriyor. Tekrarlama olduğunda yeniden rifaximin kullanıyor. Çünkü şu andaki bilgilerimize göre Rifaximin’e karşı direnç gelişmiyor.

Ama Rifaximin’e yanıt vermiyorsanız ve sonraki tedaviye ve sonraki tedavi… O zaman gerçekten durumu idare etmenin yollarını arıyoruz. Burada üç ayaklı bir yaklaşımımız var. MMC’yi olabildiğince çalıştırmak için hastanın tolere edebileceği dozda prokinetik veriyoruz. Bununla birlikte diyetle durumu kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Ve bu yoğun yaklaşımla hasta %50, 60, 70 daha iyi hissediyor. Ayrıca uzun dönemde bakteri sayısını mümkün olduğunca düşük tutabilmek için nane, zerdeçal ve deneyebileceğimiz daha birçok başka doğal tedaviler olabilir. Hastaların hala şişkinliği, gazı olabiliyor. Yani burada aslında tedavi etmiş olmuyoruz ama durumu yönetmeye çalışıyoruz.

Öğün aralarını açmak çok önemli! Eğer bütün gün yemek yiyorsanız MMC çalışmaz! Biz tür olarak buzdolabı ve masamızda duran bir kase patates cipsiyle evrimleşmedik! Yiyeceği bulduğumuz zaman mümkün olduğunca çok yiyip ardından günlerce aç kalıyorduk. Gün içinde her atıştırmanızda temizleme dalgasını durduruyorsunuz. Bu yüzden yemek aralarını açabildiğiniz kadar açmak en iyisi.”

En az kaç saat yememeliyiz?

“ Yiyeceklerin sindirilmesi için 3 saat gerekiyor. 1,5 saat de temizlik hareketi için gereken süre. O yüzden 3 veya 4 saat sonra yerseniz tam temizlik dalgasının başlamasının eşiğinde oluyorsunuz. Bir de üstelik bozulmuş bir MMC’niz varsa birkaç saat daha tanımanız daha iyi olacaktır. Bu yüzden en az neredeyse beş saat olması gerek diyebiliriz.”

Bir lokma bile yemeyecek miyiz?

“ Yiyebilirsiniz ama yememelisiniz! Şeker ve süt içermediği müddetçe çay-kahve içilebilir. Su içtiğimizde peş peşe iki bardak birden içersek mideyi şişirecek ve yemek yendiği hissi uyandıracaktır. Bu da temizlik durumundan sindirim durumuna geçmesine sebep olabilir. O yüzden su içerken bile azar azar sık sık içmek daha iyi.”

Hastalar kendilerini daha iyi hissetmeye başladıklarında diyetlerinden çıkardıkları gıdaları yeniden denerlerse SİBO geri gelebilir mi?

“ Evet yavaş yavaş SİBO’yu geri getirme ihtimalleri var. Özellikle düşük FODMAP diyetinde bu ihtimalin üzerinde daha da çok  durulmalı. Bazılarınız bunu söylememden hoşlanmayabilir ama düşük FODMAP diyeti sağlıklı değil. Ama bu diyeti sevenler bile sonunda bazı gıdaları geri almak zorunda olduklarını biliyorlar çünkü uzun dönemde bu diyet onlara zarar veriyor. Geçen aylarda American College of Gastoenterology bir çalışma yayınladı ve düşük FODMAP diyetinin üç aydan uzun süre uygulanması durumunda ölçülebilir besin yetersizlikleri görülmeye başlandığını gösterdiler.”

Yine bu zirvede dinlediğim başka bir konuşmacı, Michael Ruscio ise düşük FODMAP diyetiyle ilgili daha farklı görüşler belirtti. Düşük FODMAP’in kalın bağırsaktaki bifidobakteri sayısını azaltsa da bakteri çeşitliliğini artırdığına, histamini azalttığına, serotonin hücrelerinin çoğalmasını sağladığına dair olumlu çalışmalardan bahsetti. Kendisi de uzun süre kısıtlı bir diyet uygulanmasını önermese de 2 yıl düşük FODMAP beslenenlerde bile diyetin etkisini koruduğunu ve bağırsağın zarar gördüğüne dair bir bulgu olmadığını gösteren bir çalışma olduğunu anlattı.

Pimentel’e dönecek olursak… “ Bizim düşük fermentasyon diyetimiz ise uzun süre devam ettirilebilir çünkü düşük FODMAP diyeti kadar kısıtlayıcı bir diyet değil. Ancak bizim diyetimizde her zaman diyet dışı kalması gereken yiyecekler var. Soğan, sarımsak, mercimek, fasülye ve bu tarz yiyecekler, sindirilemeyen şekerler, süt ürünleri – laktoz SİBO’yu geri getirme risklerinden dolayı her zaman liste dışı.”

“ Ama insanların çok yemesini istemediğimiz lifli yiyecekler konusunda daha esneğiz. Bunları yemeyi deneyebilirler ama az evvel saydıklarımı unutmalılar.”

Burada Pimentel’in diyetinin (Cedars-Sinai Diet) bazı eleştiriler aldığını da ekleyeyim. Özellikle basit şekerlere ve glutene izin vermesi, “kurabiye kek yiyebilirsiniz” demesi şaşkınlıkla karşılanıyor ve sağlıksız bir diyet önerdiği düşünülüyor. Sanırım Pimentel bunların yenmesini teşvik etmiyor ama hasta zaten bu şekilde besleniyorsa diyete devam etmesini sağlamak adına, ince bağırsak bakterilerini beslemeyen bu yiyeceklere izin veriyor. Çünkü diyetin yer aldığı sayfanın birçok yerinde, hastanın kendini strese sokmaması, normal hayatına devam etmeye çalışması öğütleniyor.

“ Ama bahsettiğim yiyecekler konusunda çekincelerim var. Örneğin Japonya’da farelere kırmızı barbunya yedirerek bakterilerin aşırı çoğalmasını sağlamışlar! Sadece bununla! Çünkü kırmızı barbunya o kadar zor sindiriliyor ki, bağırsak sürekli sindirim durumunda kalıyor. Yiyeceğin bağırsaktan geçip gitmesi 12 saat sürüyor. Bağırsak uzun süre yiyeceği sindirmeye uğraşıyor ve bu sırada bakteriler birikiyor. En azından hipotez bu şekilde.” Bu çalışmada barbunyanın farelere ne şekilde verildiğini bilmediğimize dikkat çekmek istiyorum. Suda bekletme, düdüklü tencerede pişirme gibi yöntemler kullanıldı mı? Bunlar sindirm süresini muhakkak etkileyecektir.

Pekiyi bir seferde tedavi olanlar istediklerini yiyebilirler mi?

“ Eğer tedavi oldularsa genelde onları birinci seneden sonra bir daha görmüyorum. Yıllar sonra alışveriş merkezinde karşılaştığımda yeme içme bölümünde istediklerini yiyor oluyorlar. O yüzden sanırım böyle hastalar her istediklerini yiyebilirler ve büyük ihtimalle yiyorlardır.” Bu hastalar SİBO vakalarının 3’te 1 kadarını oluşturuyor. Maalesef büyük çoğunluğunda SİBO nüks ediyor.

IBS – SIBO SOS Zirvesinden Notlar – IBS SIBO İlişkisi

Bugün başlayan, internet üzerinden ücretsiz olarak (İngilizce) izleyebileceğiniz “IBS ve SIBO SOS Zirvesi”ni takip ederek sizlere bu konudaki son gelişmeleri ve çeşitli doktorların tecrübelerini aktarmaya çalışacağım (bu linkten kayıt olarak siz de takip edebilirsiniz). Bu zirve geçen senelerde de yapılmıştı ve SIBO’ya dair çok kapsamlı bilgilere yer verilmişti. Ben de daha önceki SIBO yazılarımda buradan edindiğim bilgilerden çok faydalanmıştım. Konuşmacılar SIBO ve bağırsak sağlığı konusunda uzmanlaşmış, son gelişmeleri yakından takip eden, hatta bu gelişmelere imza atan önemli isimler. Öyle ki, maalesef anlattıkları bazı testler ve uygulamalar henüz klinik pratiğe bile yansıyabilecek seviyede değil. Yine de bilgilerin daha fazla yayılabilmesi ve uygulamaya geçirebilecek insanların bunlarla karşılaşma ihtimalinin artması adına ben ilginç bulduklarımı paylaşmak istiyorum.

Sibo konusunda Türkiye’de de bilinç, en azından hastalar arasında artmaya başladı diyebiliriz. Ancak yazılarımdan dolayı bana ulaşan çoğu hastadan genelde Colidur (Rifaximin) kullanımının inceliklerine dair sorular alıyorum. Sosyal medyada gördüğüm bazı paylaşımlarda ise durum daha çok diyetle düzeltilmeye çalışılıyor. Bu yaklaşımlar tedavinin parçaları olabilseler de her zaman olduğu gibi “altta yatan etken”i bulmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Özellikle de SIBO gibi çok sık nüks edebilen bir durumda… Maalesef bilinçaltımıza yerleşen “ilaç içerek iyileşme” düşüncesi birçok hastayı (ve doktoru) bütünsel bakış açısından uzaklaştırıyor. Bu zirve vasıtasıyla bu konudaki düşüncemi de kısaca verdikten sonra bugünkü konuşmacılardan Allison Siebecker’ın anlattıklarından önemli başlıklara geçebiliriz.

  • IBS (irritabl bağırsak sendromu) ve SIBO arasındaki fark ne?  

“ IBS, semptomlara göre tanımlanan bir hastalık, yani gözle görebileceğimiz ülser gibi bir bulgudan bahsedemiyoruz. IBS tanısının konması için gereken bu semptomlar; karında şişlik, karın ağrısı, kabızlık, ishal veya her ikisinin dönüşümlü olarak görülmesi. Bu semptomların birçok farklı sebebi olabilir ve semptomlar arada kaybolup geri gelebilir.

“ IBS şu anda en sık rastlanan fonksiyonel gastrointestinal bozukluk, çünkü yalnızca bir grup semptomdan ibaret. Yani aslında büyük ihtimalle insanlara IBS’leri olduğu söyleniyor ve buna sebep olan, tanı konulmamış bir durum olabileceği düşünülmüyor.

“ SIBO ise daha net bir tanıma sahip: ince bağırsakta bakteri birikimi. SIBO’nun, IBS türlerinden biri olan ‘enfeksiyon sonrası gelişen IBS (gıda zehirlenmeleri sonrası ortaya çıkan IBS) in altında yatan ana sebep olduğu düşünülüyor. Besin zehirlenmesi geçiriyorsunuz, düzeliyorsunuz, ancak bir süre sonra IBS semptomlarıyla karşılaşıyorsunuz. SIBO’da ortaya çıkan semptomlar IBS semptomlarından olduğu için SIBO, IBS’e sebep oluyor diyebiliriz.

“ SIBO’nun da IBS’in de besin zehirlenmeleri dışında sebepleri olabilir.” (Siebecker’ın listesine göre IBS’e sebep olabilecek 45’ten fazla durum olabilir!)

“ Ancak IBS, sebebi bilinmeyen bir hastalık olarak geçiyor.”

  • Enfeksiyon sonrası IBS nasıl oluşuyor?

Bu sorunun cevabını, tedavi edilemeyen SIBO hastalarının son durağı olan ve bu konuda birçok önemli çalışmaya imza atmış Dr. Mark Pimentel ve çalışma arkadaşları bulmuşlar. Daha önceki SIBO yazılarımda da bu konuya kısaca değinmiştim. Şimdi Allison Siebecker’ın anlatımıyla yeniden izah edelim: “Salmonella ve Campylobacter jejuni gibi patojenik bakterilerin içerdiği bir toksin var: cytolethal distending toxin. Bu toksinin B kısmı sorunlu olduğu için kısaca CDTB deniyor. CDTB bizim ince bağırsağımızda bulunan ve ICC denen bir sinir hücresi türümüze çok benzer bir yapı gösteriyor. Bu sinir hücresi türü de ince bağırsağın temizlenmesini sağlayan dalga hareketleri için büyük önem taşıyor. Bu hareketleri sağlayan sisteme MMC (migrating motor complex) deniyor. MMC, bakteri ve diğer atıkların ince bağırsaktan ileri, kalın bağırsağa doğru temizlenmesini sağlıyor. Bu hareket yemek aralarında ve uyurken gerçekleşiyor.”

CDTB’nin bu sinir hücrelerindeki yapıya benzemesi neden sorun oluşturuyor?

“ Çünkü bağışıklık sistemimiz CDTB’yi hedef aldığında sinirlerimizde bulunan, vinkülin adı verilen bu yapıyı da hedef almaya başlıyor. Kendi kendine saldırmış oluyor. Yani bu durumda otoimmün bir sorunla karşı karşıyayız demektir!”

  • İşte can alıcı bir bilgi, sıkı durun!

“Bu bilgi bizi IBS için bir test geliştirilmesine götürüyor. Dr. Pimentel’in geliştirdiği testte, kanda CDTB’ye (vinkülin’e) karşı antikorlar ölçülüyor. Yaklaşık üç yıldır yapılan bir test bu. Dr. Pimentel bu testi çölyak ve inflamatuvar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit ve Crohn hastalıkları) olanların testleriyle karşılaştırmış ve testi pozitif olanlarda inflamatuvar bağırsak hastalığı olmadığını, çölyak görülme olasılığının ise çok düşük olduğunu görmüş. Yani enfeksiyon sonrası (besin zehirlenmesi sonrası) IBS pozitif bulunursa ülseratif kolit ve Crohn hastalığınız yok demektir.

“Bu önemli, çünkü IBS şikayeti olanlarda bu hastalıkların olmadığından emin olmak için kolonoskopi, endoskopi gibi oldukça zor testlerin yapılması gerekiyor. Bu basit kan testinin pozitif çıkmasıyla ise diğer durumların bulunmadığını söylemek mümkün oluyor.” (Buradan laboratuvarlara sesleniyoruz!)

  • IBS ve SIBO tedavilerine dair hatalı yaklaşımlar

“IBS’in tedavisine semptomlara göre teşhis konarak hemen başlanması öneriliyor. Diyette değişiklikler, probiyotik ve prebiyotikler IBS’te uygulanan ilk adımlar. Belki 2-3 ay bunları denemek düşünülebilir ama ilerleme sağlanamıyorsa bu kişide başka ne sorunlar olduğu sorgulanmalı.” (Bence bu 2-3 ay beklenmeden yapılmalı.)

“Örneğin endometriosis, Lyme, laktoz intoleransı, hipotiroidi, diyabet, IBS’e sebep oluyor olabilir. Ancak hasta bunlarla ilgili ipucu vermeyi atlayabilir. Örneğin ilgisi olmadığını düşünerek ağrılı adet geçirdiğinden bahsetmeyebilir.

“IBS semptomları mutlaka yiyecek ve içeceklerle tetiklenir. Stres de büyük bir tetikleyicidir. Ancak stres yaygın olarak söylenenin aksine çok az durumda ana etkendir. Genelde yalnızca semptomların ortaya çıkmasını tetikler.”  

(Bu kısmı özellikle dahil etmek istedim çünkü birçok kronik hastalıkta olduğu gibi IBS’te de hastalara durumlarının nedeninin stres olduğu söyleniyor çoğu zaman. )

“SIBO’da da altta yatan sebeplerin araştırılması önemli. Bazı hastalarda bunları çözmek mümkün olmuyor. Bu hastaların, diyetle semptomları kontrol altında tutmaları, yemek aralarını açmaya çalışmaları, zencefil içeren takviyeler gibi prokinetikler kullanarak MMC’yi düzenlemeleri yardımcı olabilir. Gece 12 saat açlık ve mümkünse günde en az bir kez öğünler arasında kalorili içeceklerin de içilmediği 4-5 saat süren açlık uygulanabilir. Hatta Mark Pimentel bunun 5 saat olmasını öneriyor. Kan şekerini ayarlamakta zorlandığı için sık yemesi gerekenler kendilerine uygun olan bir denge noktasını bulmaya çalışmalı.”

Bunların dışında…

Allison Siebecker oldukça uzun süren konuşmasında SIBO testlerinden, bitkisel ve farmasötik antibiyotiklerden, elemental diyetten ve diğer diyetlerden bahsetti. MMC’yi düzeltmek ve geri dönüşümü azaltmak için prokinetiklere değindi (Bunlar başlıca zencefil içeren takviyelerden oluşuyor). Bu konuları daha önceki yazılarımda da anlattığım çin tekrarlamıyorum.

SIBO testleri konusunda şu anda yapılan hidrojen ve metan gazlarını ölçen testlere ek olarak hidrojen sülfitin de deneysel olarak ölçülmeye başlandığını ve önümüzdeki dönemde bunun önem kazanacağını söyledi. Ben demiştim demek istemiyorum ama bunu da daha önce yazmıştım:) Ayrıca bu konuyu, konunun ana uzmanı Mark Pimentel’den aktarmak istiyorum. Bu zirvedeki konuşmasında hidrojen sülfit gazının çözülemeyen SIBO vakalarında aradığımız eksik parça olabileceğinden bahsediyor. Sonraki yazımda Mark Pimentel’in bu konuşmasının önemli başlıklarını aktaracağım.

Allison Siebecker’ın anlattıklarından benim çıkardığım ders, semptomlarımıza isim koymak kadar, onlara neyin sebep olmuş olabileceğini bulmanın da çok önemli olduğuydu. Elbette sebebi bilmesek bile durumu düzeltmek için elimizdeki yöntemleri kullanacağız. Ancak “strestendir” diye geçiştirmenin artık kabul edilemeyeceği oranda yeni bilgiler ediniyoruz. Yalnızca biraz olsun araştırmaları takip etmek bile birçok insanda çok daha iyi sonuçlar alınmasına yardımcı olacaktır.

Sahi Neden Glütensiz Besleniyoruz?

Glüten konusuna aslında daha önce başka yazılarımda değinmiştim. Ve bu konunun çok konuşulduğunu ve temel kavramların aşıldığını düşünüyordum. Ancak hala özellikle sosyal medyada (instagram!) yanlış bilgilerin dolaşabildiğini görüyorum. Bu yüzden glüten konusunu, yine bu konuda yapılmış çalışmalar üzerinden açıklamaya çalışacağım.

Yine glüten nedir, nelerde bulunur kısmına girmeyeceğim. Bunlar zaten tartışma yaratacak noktalar olmadığı için herhangi bir kaynaktan bulabilirsiniz. Ben onun yerine glütenle ilgili bazen yanlış anlaşılabilen noktalara değinmek istiyorum. Madde madde anlatırsak daha kolay anlaşılabilir.

1 – Gluten nasıl zarar verir?

Her zaman referans gösterdiğim, glüten konusunda çok sayıda önemli araştırmaya imza atmış gastroenterolog Alessio Fasano’ya göre glüten, bağırsaklarımızda bulunan ve gıdaların vücuda geçişini kontrol eden “sıkı bağlantılar” adlı kapıların normalden uzun süre açık kalmasına sebep olur. Bunu “zonulin” adlı bir proteini artırarak yapar (1). Bu kapıların normalden uzun süre açık kalması, bağırsak geçirgenliğinin artması anlamına gelir. Artan bu bağırsak geçirgenliği, yatkınlığı olan kişilerde otoimmün hastalıklar gelişmesine zemin hazırlar; çünkü bağırsaktan vücuda yabancı maddelerin geçişini kolaylaştırır ve bağışıklık sistemini tetikler (2).

2 – Glüten herkese zarar verir mi?

Fasano’nun laboratuvar ortamında, biyopsiler üzerinde yaptığı çalışmaya göre, (glüteni oluşturan yapılardan biri olan) “Gliadin  maruziyeti sonrasında bağırsak geçirgenliğinin artışı, bütün bireylerde görülür,” (3). Ancak aktif çölyak hastaları ve çölyak olmayan gluten hassasiyeti olanlarda bağırsak geçirgenliğindeki artış, sağlıklı bireylerin dokularının geçirgenliğindeki artıştan daha fazladır. Yani gluten herkeste bağırsak geçirgenliğini az veya çok artırır; ancak bazılarımızda bu artış daha fazladır ve daha uzun sürer, diğerlerinde ise daha az olur. Geçirgenliğin artması ise bağırsakta bulunan yeteri kadar sindirilmemiş besin parçalarının (glutenin kendisi gibi) ve bakteri toksinlerinin (LPS) vücuda daha kolay geçebilmesi anlamına gelir. Fasano’nun bir röportajında açıkladığı üzere, bazı insanların bağışıklık sistemi, bu geçen yabancı saldırganları hemen orada kolayca defederken, diğerlerinde kontrolden çıkarak durdurulamayan bir iltihabi reaksiyonlar zincirini başlatabilir (4).

Artmış bağırsak geçirgenliğinin, bütün otoimmün hastalıklarda hastalığın ortaya çıkması için gerektiğini yeniden hatırlatalım. Yani şu anki bilgilerimize göre, aktif bir otoimmün hastalığınız varsa bağırsak geçirgenliğiniz mutlaka artmıştır ve bu geçirgenliği daha da artıracak olan glutenin size zarar vermediğini söylememiz mümkün değildir.

Ayrıca bozulan bağırsak mikrobiotasının da glütenin bu zararları yaratması için ortam hazırlayabileceği üzerinde duruluyor. (Bununla ilgili daha önce başka bir yazı yazmıştım.) Gerçekten de bazı insanlarda glüten uzun yıllar sorun oluşturmazken, bir anda sorunlu hale gelebiliyor. Glütene bağlı sorunların en ileri versiyonu olan çölyak hastalığı bile bazen çok ileri yaşlarda ortaya çıkabiliyor. Halbuki tek sorun glüten olsaydı bebeklikte glütene maruz kalır kalmaz çölyak belirtilerinin ortaya çıkması gerekirdi. Demek ki glütenin zarar vermesi için başka faktörlerin de olması gerekiyor.

3 – “Çoğunlukla glütensiz besleniyorum”

Eğer çölyak, buğday allerjisi ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetiniz yoksa – ki bu sonuncusunu teşhis etmenin kesin bir yöntemi yok- veya bağırsak geçirgenliğinin arttığını düşündüren bir hastalığınız yoksa bunu yapabilirsiniz ancak bunun adı “glütensiz beslenme” olmaz. Bu gibi sebeplerle glütensiz besleniyorsanız, hiç kaçamak yapmadan % 100 glütensiz bir diyetinizin olması gerekiyor. Aksi takdirde, ara ara yediğiniz glüten, yukarıda bahsettiğim dengesi bozulan iltihabi yanıtı tekrar tekrar tetikleyecek ve iyileşmeyi engelleyecektir.

Tabi ki kaçamak yapıp yapmamak sizin bileceğiniz iş, ancak bu kaçamağı yaparken bilin ki bunun yarattığı yıkım maalesef birkaç gün içerisinde geçmiyor. Vücutta glutene karşı oluşan antikorların yok olması 6 aya kadar sürebiliyor (5). Yani “bu seferlik yeseniz ne olur?”; eğer vücudunuz glütene karşı antikorlar üretiyorsa, bir kerecik glüten yemeniz size aylarınıza mal olabilir. Ayda bir böyle kaçamaklar yaparsanız iyileşmeniz mümkün olmayabilir.

Ancak yine yukarıda yazdığım gibi sızıntılı bağırsağınız, gluten hassasiyetiniz, çölyak hastalığınız yoksa ama yine de glütenden uzak durmaya çalışıyorsanız, o zaman, yaptığınız kaçamakların -o an için- düzgün çalışan bağışıklık sisteminiz tarafından halledileceğini düşünebilirsiniz.

4 – “Glütenin böyle zarar vermesine buğdayın genetiğiyle oynanması sebep oldu”

Bu ifadenin kısmi doğruluğu olduğunu söyleyebiliriz ancak tek suçlu bu olsaydı bu sorunların bütün insanlarda görülmesi gerekirdi. Demek ki glüten başka sorunların da eşlik etmesi durumunda çölyak ya da başka otoimmün hastalıklara ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetine sebep oluyor.

Zaten yukarıda bilim insanlarının da bu ihtimal üzerinde durduklarını söyledim. Örneğin bağırsaklarınızdaki bakterilerin dengesinin bozulmasının glütenin sorun oluşturması için zemin hazırladığı düşünülüyor.

Ayrıca özellikle çölyak hastalarının %95’inde belirli bir gen diziliminin görülüyor olması, genetik yatkınlığın da bu durumda payı olduğunu gösteriyor. Bahsedilen bu genetik dizilim, çölyak olmayan gluten hassasiyeti bulunanlarda da normal nüfusa göre daha fazla görülüyor (6).

Bununla beraber, bilim insanları atalık buğdayın (Triticum monococcum – Siyez buğdayı), sindirim enzimlerimiz tarafından daha kolay parçalandığını ve immün sistemi aktive etme potansiyelinin daha az olduğunu göstermişler (6). Hatta çölyak hastalarının bile bu buğdayı daha kolay tolere edebildiği görülmüş. Ancak bu hastalar histolojik ve serolojik olarak incelendiğinde, yani daha yakından dokularına bakıldığında, atalık buğdayın çölyak hastaları için hala toksik olduğu görülmüş. Bu tohumlardaki gluten yapısı modern buğdaydakinden farklı olsa da, bir kez çölyak geliştiğinde bu tohumlar bile zarar verebiliyor. Yine de Fasano, genetiğiyle oynanmamış buğdayın çölyak olmayanlarda çölyak gelişmesini engellemede değeri olabileceğini söylüyor (6).

Sorunun yalnızca buğdayda olmayabileceğini gösteren bir çalışmayı da buraya eklemek istiyorum. Tek bir hasta üzerinde yapılan bu klinik deneyi ben oldukça ilginç buldum. 10 yıldır glütensiz beslenen ve bozulan ince bağırsak yüzeyi tamamen iyileşmiş olan bir çölyak hastasına seyreltilmiş gluten verilmeye başlanıyor. Verilen glütenin dozu giderek artırılıyor ve 6. ayın sonunda hasta normal bir insanın yediği miktarda glüten alır hale geliyor. 9. Aydan sonra da tamamen serbest bir diyete geçiyor. Çalışma boyunca sık sık endoskopi yapılıyor ve 15. aydaki endoskopide bile hastanın ince bağırsak yüzeyinin hala iyi durumda olduğu, çölyaklılarda görülen hasarın görülmediği saptanıyor (7). Glüten bu hasta için sorun olmaktan çıkmış görünüyor. Ancak birkaç sene sonra bu hasta hala rahatça glüten tüketebiliyor muydu bilmiyoruz.

Bunun yalnızca tek bir hastayı konu aldığını yeniden vurgulamak gerek. Maalesef çölyak hastalarının çoğu yıllarca glütensiz diyet yapsalar bile hastalıklarını remisyona sokmakta zorlanıyorlar (8) Yine de bu çalışmayı, glütenin zarar vermesi için başka koşulların da gerekebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici buluyorum.

Bu yazdıklarımdan GDO’lu buğdayın zararsız olduğunu kast ettiğim anlaşılmasın. Yukarıda da belirttiğim gibi atalık buğday vücudumuz tarafından çok daha kolay sindiriliyor ve sızıntılı bağırsak gelişmesi riskini azaltabilir. Ancak herşey GDO’dan demek, sorunun diğer ayaklarını aramamıza engel olabilir. Bu yüzden her zaman şüpheciliğe ve soru sormaya devam!

5 – Glütensiz beslenmemizin asıl sebebi glütenin yerine sağlıklı alternatifleri koyabilmek mi?

Tabi ki hayatınızdan ekmek ve makarnayı çıkarıp bol katkı maddeli ve GDO’lu glütensiz ekmek ve glütensiz makarnayı koymanız pek mantıklı değil. Ancak yukarıda da yazdığım gibi glütensiz beslenmemizin asıl sebebi, glüteni ortadan kaldırmak istememiz! Zonulini artıran, sızıntılı bağırsağa sebep olan ve iltihabi reaksiyonları tetikleyen asıl suçlu glüten. Bu yüzden sızıntılı bağırsağı iyileştirmenin ilk adımı sızıntıya katkıda bulunan sebebi ortadan kaldırmak. Ancak bu genelde yeterli değil ve iyileşme için temiz bir beslenmeye geçmek ve vücuda ihtiyaç duyduğu besinleri vermek de büyük önem taşıyor. Yine de “Zaten asıl amaç sağlıklı seçimler yapmak” yaklaşımı bence biraz hedef şaşırtıyor ve o bahsettiğimiz kaçamakların yapılmasına zemin hazırlıyor.

6 – Bonus Madde: İlerde Glüten değil ATI ismini duymaya başlayabiliriz!

ATI’ler (Amilaz Tripsin İnhibitörleri), glutenin içinde bulunan ve tohumun böcek ve parazitler tarafından yenmesine engel olmak için savunma mekanizması olarak geliştirdiği maddeler. Son yapılan çalışmalar ATI’lerin immün sistem tarafından tehlike olarak algılandığını, bu yüzden de glütene bağlı şikayetlerin asıl sorumlusunun bunlar olabileceğini gösteriyor. ATI’ler 1973’te ilk defa keşfedildiğinde, tohumun böceklere karşı dayanıklılığını artırdıkları fark edilmiş ve genetik mühendisliği hemen bunu nasıl kullanabiliriz diye kolları sıvamış. Bu yüzden, yine atalık tohumlarda bulunan ATI miktarları çok daha az (9).

Bu bilgiler hakkında kişisel yorumum;

Bir kez bağırsak düzenimiz bozulduysa, iyileşme sağlayana kadar %100 glütensiz beslenmeliyiz. Burada “iyileşme sağlama”nın tam tanımını yapmak zor.  Sahip olduğunuz hastalıklar remisyona girmiş olabilir, hiçbir bağırsak belirtisi yaşamıyor olabilirsiniz. Bu yüzden de iyileştiğinizi düşünüp glütene şans vermek isteyebilirsiniz. Ancak bağırsağınızda henüz sağlıklı bir mikrobiota oluşturamamış olabilirsiniz. Zira bunu probiyotiklerle oluşturmamız gerçekten zor! Genetik yapınız ve daha bilmediğimiz başka nedenler de sizi şanssız bir pozisyona sokuyor olabilir. Bu durumda da glüten yeniden sorunlu hale gelip hastalıklarınızı alevlendirebilir.

Yine de umutsuz değilim. Gerek çölyak gibi glütene bağlı ciddi hastalıkların çok geç yaşlarda ortaya çıkabiliyor oluşu, gerek bakterilerin rolü üzerinde duran yeni çalışmalar, gerekse atalık tohumların gösterdiği farklı karakter, glütene bağlı sorunların önlenebileceğine işaret ediyor olabilir. Hatta ileride dışkı nakli (fekal transplantasyon) gibi umut vaat edici yöntemleri yeni elde edilecek bilgilerle birleştirerek hastaların tamamen tedavi edilmesi bile söz konusu olabilir.

Kaynaklar
  1. Fasano, A. (2012). Intestinal Permeability and its Regulation by Zonulin: Diagnostic and Therapeutic Implications. Clinical Gastroenterology and Hepatology : The Official Clinical Practice Journal of the American Gastroenterological Association, 10(10), 1096–1100. http://doi.org/10.1016/j.cgh.2012.08.012
  2. Fasano, A. (2012). Zonulin, regulation of tight junctions, and autoimmune diseases. Annals of the New York Academy of Sciences, 1258(1), 25–33. http://doi.org/10.1111/j.1749-6632.2012.06538.x
  3. Hollon, J., Leonard Puppa, E., Greenwald, B., Goldberg, E., Guerrerio, A., & Fasano, A. (2015). Effect of Gliadin on Permeability of Intestinal Biopsy Explants from Celiac Disease Patients and Patients with Non-Celiac Gluten Sensitivity. Nutrients, 7(3), 1565–1576. http://doi.org/10.3390/nu7031565
  4. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  5. Mainardi, E., Montanelli, A., Dotti, M., Nano, R., Moscato, G. (2002). Thyroid-Related Autoantibodies and Celiac Disease: A Role for a Gluten-Free Diet? Journal of Clinical Gastroenterology. 35(3):245-248. https://insights.ovid.com/pubmed?pmid=12192201
  6. V. Rotondi Aufiero, A. Fasano, G. Mazzarella. (2018). Non-Celiac Gluten Sensitivity: How Its Gut Immune Activation and Potential Dietary Management Differ from Celiac Disease. Mol. Nutr. Food Res, 62, 1700854. https://doi.org/10.1002/mnfr.201700854
  7. G. Patriarca, N. Pogna, G. Cammarota, D. Schiavino, C. Lombardo, E. Pollastrini, T. De Pasquale, A. Buonomo, F. Nocente, L. Gazza, D. Pietrini, L. Miele, E. Nucera, and G. Gasbarrini. (2005). An Attempt of Specific Desensitising Treatment with Gliadin in Celiac Disease. International Journal of Immunopathology and Pharmacology. https://doi.org/10.1177/039463200501800413
  8. https://scdlifestyle.com/2012/03/the-gluten-free-lie-why-most-celiacs-are-slowly-dying/
  9. Yolanda, R.-O., Jordi, M., Lara, M. (2018). Amylase–Trypsin Inhibitors in Wheat and Other Cereals as Potential Activators of the Effects of Nonceliac Gluten Sensitivity Journal of Medicinal Food, 21:3, 207-214 https://www.liebertpub.com/action/showCitFormats?doi=10.1089%2Fjmf.2017.0018

Hastalıkta ve Sağlıkta Bağırsak Florası: Epilepsili Çocuklarda Yapılan Bir Araştırma

Son yıllarda edindiğimiz bilgilerle giderek daha iyi anlıyoruz ki bağırsaklarımızda yaşayan canlılar bizler için yalnızca “faydalı” değil, işlevlerimizi yerine getirebilmemiz için elzemler. Onlar olmadığında ihtiyaç duyduğumuz bir çok maddeyi yediklerimizden çıkaramıyoruz. Çeşitli ve dengeli bir floraya sahip olmazsak patojen türleri kontrol altında tutamıyoruz. Onların varlığı bizi allerji ve intoleranslara karşı daha dirençli hale getiriyor. Gluten hassasiyeti ve çölyakla ilgili çok önemli bulgulara imza atan Alessio Fasano’nun bir röportajında bahsettiği gibi (1) belki de bir gün glutenle mikroflora arasında da bir bağ olduğu ortaya çıkacak ve 70 yaşındaki birinde birden çölyak gelişmesinin nedenini açıklayabileceğiz…

Ed Yong, bizimle yaşayan bu canlılardan bahsettiği “I Contain Multitudes” adlı kitabında mikrofloramızın da aslında bir organımız olarak tanımlanabileceğini söylüyor (2). Bakterilerin bu öneminin artık farkındayız ve bir çoğumuz kapsül olarak veya gıdalar yoluyla probiyotikler almaya çalışıyoruz. Antibiyotiklerle büyümüş bir nesil şimdi yıkımı telafi etmeye çalışıyor aslında… Ancak bunu yaparken herkese iyi gelen tek bir formülden bahsetmek maalesef mümkün değil çünkü hepimiz kendi durumumuza göre belirli türleri ağırlıklı olarak barındırabiliyoruz. Dengenin bozulduğu bir ortamda “faydalı” olarak bildiğimiz bakteriler bile kendi çıkarlarına göre hareket edip hakimiyeti ele geçiriyor, sorunlara yol açabiliyorlar. Yine Ed Yong’un dediği gibi belki de ileride çok basit bir şekilde bireysel mikrofloramızı tespit edip direkt sorunumuza yönelik probiyotikler kullanabileceğiz.

Benim kendi fermente gıda tecrübelerim maalesef şimdiye kadar iyi sonuçlar vermedi. Hatta kullandığım bazı probiyotikler bile bana çok iyi gelmedi. Bunların detoks reaksiyonları gibi sebepleri de olabileceği gibi bu türlerin benim şu andaki bozulmuş mikrofloram için uygun olmaması da söz konusu olabilir. Bu yüzden bakteri türlerini daha yakından tanımaya ve kendimde neyin eksik olabileceğini anlamaya çalışıyorum şu sıralar. Bu yüzden aşağıda yer verdiğim türden araştırmalar dikkatimi çekiyor…

World Journal of Gastroenterology’de geçen ay (Eylül 2017) yayınlanan bu makalede çocuklarda ilaçla tedaviye cevap vermeyen epilepside (sara hastalığında), ketojenik diyetin tedaviye etkisi ve bunun bağırsak mikroflorasıyla ilişkisi araştırılmış (3). Özellikle bakteri türlerini daha iyi anlayabilmek adına ilgimi çeken bu araştırmada öne çıkan kısımları özetledim.

Araştırmada epileptik çocuklarla sağlıklı çocukların bağırsak mikrofloralarının birbirinden çok farklı olduğu görülmüş. Epileptik çocuklarda patojen türler çok fazlayken, faydalı türler azınlıktaymış. Ketojenik diyetin ise epilepsinin semptomlarını hafiflettiği ve bu çocuklardaki bozulmuş bağırsak florasını düzeltebildiği görülmüş.

Makaleye göre, daha önceki bulgular da ketojenik diyetin(KD) tedaviye yanıt vermeyen (refrakter) epilepside umut vaat ettiği yönündeydi. Bunun mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte KD sonucu değişen nörotransmiterler veya artan keton cisimcikleri önceki çalışmalarda edinilen sonuçlardan bazılarıydı.

Diğer taraftan diyetin bağırsak mikroflorası üzerinde önemli bir etkisi olduğu da biliniyor. Yüksek yağ içerikli bir diyet safrayı metabolize eden Bakterioides gibi bakterilerin zenginleşmesini sağlarken, lifli gıdalar bitki polisakkaritlerini fermente edebilen Prevotella ve Klostridyum gibi organizmaların birikmesini sağlıyor.

Bağırsak mikroflorasının enterik sinir sistemi, kan-beyin bariyeri ve glia hücrelerinin gelişimindeki rolünden bahseden çalışmalar var ve bunlar davranışsal kontrol ve bilişsel ilerleme açısından önem taşıyor. Bağırsak mikroflorası doğrudan veya dolaylı yollardan nörotransmitterlerin üretilmesinde görev alıyor. Sağlıklı mikroflora yokluğunda serotoninin azaldığı görülmüş. Klostridyum sporogenes ve Ruminokokus gnavus türlerinin duygudurum ve iştah üzerinde etkileri olduğu biliniyor. Otizm, Parkinson, depresyon gibi nörodejeneratif hastalıklarla bozulan bağırsak mikroflorası arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar ise giderek çoğalıyor.

Bu araştırmada, sağlıklı çocuklarla epilepsili çocukların mikrofloraları arasında bariz farklılık görülmüş. Sağlıklı çocukların mikrofloralarının daha çok çeşitliliğe sahip olduğu öne çıkan bulgulardan biri. Sağlıklı ve epilepsili çocuklardaki mikrofloralarda farklılık gösteren bakteriler şöyle:

  • Epilepsili çocukların bağırsaklarında ağırlıklı olarak Firmikütler hakimken (%45), sağlıklı çocuklarda ise Bakterioidetesler %53, Firmikütler %34’lük paya sahip. Bir haftalık ketojenik diyet sonrası epilepsili çocuklarda Bakterioidetesler %27’den %38’e çıkarken Firmikütlerin yüzdesi değişmiyor(%47).
  • Sağlıklı çocuklarda Aktinobakteri’ler zenginken (%8,5), epilepsili çocuklarda tedavi öncesi ve sonrasında daha düşük bir yüzdeyi oluşturuyorlar (öncesinde %2,38, sonrasında %2,92).
  • Epilepsili çocuklarda tedavi öncesinde Proteobakteri’ler %24 gibi yüksek bir yüzdeye sahipken, tedavi sonrasında %11 civarına kadar geriliyor. Proteobakteriler Escherichia, Salmonella, Vibrio gibi bazı kötü üne sahip patojenleri içeriyor.
  • Bakterileri “cins” seviyesinde değerlendirdiğimizde Kronobakteri cinsi bakterilerin hasta çocuklarda %23 gibi oranlarda bulunmasına karşın sağlıklı çocuklarda hiç görülmemesi dikkat çekiyor. Kronobakteri cinsinin sağlığa kötü etkileri olduğu biliniyor.
  • Öte yandan sağlıklı çocuklarda Bakterioides cinsi, epilepsili çocuklardakilere göre çok daha fazla oranda bulunuyor (sağlıklılarda %42,68, epilepsililerde %17,93). Bakterioides cinsi, yüksek yağ oranına sahip yiyecekleri metabolize etmesi ve Il-6 ve Il-17 gibi enflamasyonda görevli ajanları düzenlemesiyle tanınıyor.
  • Ayrıca sağlıklı çocuklarda Prevotella ve Bifidobakteriyum cinslerinin yoğun olduğu da görülüyor (%7,25 ve 7,84).

Bu bulgularla birlikte araştırmacılar, yapılan çalışmanın bakterileri en fazla cins seviyesinde tespit edebildiğini, tür seviyesine inilmesinin veya fonksiyonlar açısından değerlendirilmesinin çok daha değerli bilgiler vereceğini ifade ediyorlar. Ayrıca ketojenik diyetin bir haftayla sınırlandırılmayıp daha uzun süre gözlenmesinin de faydalı olacağını ekliyorlar.

Sizlerin probiyotik kapsüller ve fermente gıdalarla tecrübeleriniz nasıl oldu? Aldığınız şaşırtıcı sonuçlar, iyi-kötü deneyimleriniz nelerdi? Yorumlarınızı bekliyorum…

Kaynaklar:
  1. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  2. YONG, ED. I CONTAIN MULTITUDES: the Microbes within Us and a Grander View of Life. ECCO, 2017.
  3. https://www.wjgnet.com/1007-9327/full/v23/i33/6164.htm
error: İçerik izinsiz kullanılamaz!