Tag

bakteri arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Sahi Neden Glütensiz Besleniyoruz?

Glüten konusuna aslında daha önce başka yazılarımda değinmiştim. Ve bu konunun çok konuşulduğunu ve temel kavramların aşıldığını düşünüyordum. Ancak hala özellikle sosyal medyada (instagram!) yanlış bilgilerin dolaşabildiğini görüyorum. Bu yüzden glüten konusunu, yine bu konuda yapılmış çalışmalar üzerinden açıklamaya çalışacağım.

Yine glüten nedir, nelerde bulunur kısmına girmeyeceğim. Bunlar zaten tartışma yaratacak noktalar olmadığı için herhangi bir kaynaktan bulabilirsiniz. Ben onun yerine glütenle ilgili bazen yanlış anlaşılabilen noktalara değinmek istiyorum. Madde madde anlatırsak daha kolay anlaşılabilir.

1 – Gluten nasıl zarar verir?

Her zaman referans gösterdiğim, glüten konusunda çok sayıda önemli araştırmaya imza atmış gastroenterolog Alessio Fasano’ya göre glüten, bağırsaklarımızda bulunan ve gıdaların vücuda geçişini kontrol eden “sıkı bağlantılar” adlı kapıların normalden uzun süre açık kalmasına sebep olur. Bunu “zonulin” adlı bir proteini artırarak yapar (1). Bu kapıların normalden uzun süre açık kalması, bağırsak geçirgenliğinin artması anlamına gelir. Artan bu bağırsak geçirgenliği, yatkınlığı olan kişilerde otoimmün hastalıklar gelişmesine zemin hazırlar; çünkü bağırsaktan vücuda yabancı maddelerin geçişini kolaylaştırır ve bağışıklık sistemini tetikler (2).

2 – Glüten herkese zarar verir mi?

Fasano’nun laboratuvar ortamında, biyopsiler üzerinde yaptığı çalışmaya göre, (glüteni oluşturan yapılardan biri olan) “Gliadin  maruziyeti sonrasında bağırsak geçirgenliğinin artışı, bütün bireylerde görülür,” (3). Ancak aktif çölyak hastaları ve çölyak olmayan gluten hassasiyeti olanlarda bağırsak geçirgenliğindeki artış, sağlıklı bireylerin dokularının geçirgenliğindeki artıştan daha fazladır. Yani gluten herkeste bağırsak geçirgenliğini az veya çok artırır; ancak bazılarımızda bu artış daha fazladır ve daha uzun sürer, diğerlerinde ise daha az olur. Geçirgenliğin artması ise bağırsakta bulunan yeteri kadar sindirilmemiş besin parçalarının (glutenin kendisi gibi) ve bakteri toksinlerinin (LPS) vücuda daha kolay geçebilmesi anlamına gelir. Fasano’nun bir röportajında açıkladığı üzere, bazı insanların bağışıklık sistemi, bu geçen yabancı saldırganları hemen orada kolayca defederken, diğerlerinde kontrolden çıkarak durdurulamayan bir iltihabi reaksiyonlar zincirini başlatabilir (4).

Artmış bağırsak geçirgenliğinin, bütün otoimmün hastalıklarda hastalığın ortaya çıkması için gerektiğini yeniden hatırlatalım. Yani şu anki bilgilerimize göre, aktif bir otoimmün hastalığınız varsa bağırsak geçirgenliğiniz mutlaka artmıştır ve bu geçirgenliği daha da artıracak olan glutenin size zarar vermediğini söylememiz mümkün değildir.

Ayrıca bozulan bağırsak mikrobiotasının da glütenin bu zararları yaratması için ortam hazırlayabileceği üzerinde duruluyor. (Bununla ilgili daha önce başka bir yazı yazmıştım.) Gerçekten de bazı insanlarda glüten uzun yıllar sorun oluşturmazken, bir anda sorunlu hale gelebiliyor. Glütene bağlı sorunların en ileri versiyonu olan çölyak hastalığı bile bazen çok ileri yaşlarda ortaya çıkabiliyor. Halbuki tek sorun glüten olsaydı bebeklikte glütene maruz kalır kalmaz çölyak belirtilerinin ortaya çıkması gerekirdi. Demek ki glütenin zarar vermesi için başka faktörlerin de olması gerekiyor.

3 – “Çoğunlukla glütensiz besleniyorum”

Eğer çölyak, buğday allerjisi ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetiniz yoksa – ki bu sonuncusunu teşhis etmenin kesin bir yöntemi yok- veya bağırsak geçirgenliğinin arttığını düşündüren bir hastalığınız yoksa bunu yapabilirsiniz ancak bunun adı “glütensiz beslenme” olmaz. Bu gibi sebeplerle glütensiz besleniyorsanız, hiç kaçamak yapmadan % 100 glütensiz bir diyetinizin olması gerekiyor. Aksi takdirde, ara ara yediğiniz glüten, yukarıda bahsettiğim dengesi bozulan iltihabi yanıtı tekrar tekrar tetikleyecek ve iyileşmeyi engelleyecektir.

Tabi ki kaçamak yapıp yapmamak sizin bileceğiniz iş, ancak bu kaçamağı yaparken bilin ki bunun yarattığı yıkım maalesef birkaç gün içerisinde geçmiyor. Vücutta glutene karşı oluşan antikorların yok olması 6 aya kadar sürebiliyor (5). Yani “bu seferlik yeseniz ne olur?”; eğer vücudunuz glütene karşı antikorlar üretiyorsa, bir kerecik glüten yemeniz size aylarınıza mal olabilir. Ayda bir böyle kaçamaklar yaparsanız iyileşmeniz mümkün olmayabilir.

Ancak yine yukarıda yazdığım gibi sızıntılı bağırsağınız, gluten hassasiyetiniz, çölyak hastalığınız yoksa ama yine de glütenden uzak durmaya çalışıyorsanız, o zaman, yaptığınız kaçamakların -o an için- düzgün çalışan bağışıklık sisteminiz tarafından halledileceğini düşünebilirsiniz.

4 – “Glütenin böyle zarar vermesine buğdayın genetiğiyle oynanması sebep oldu”

Bu ifadenin kısmi doğruluğu olduğunu söyleyebiliriz ancak tek suçlu bu olsaydı bu sorunların bütün insanlarda görülmesi gerekirdi. Demek ki glüten başka sorunların da eşlik etmesi durumunda çölyak ya da başka otoimmün hastalıklara ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetine sebep oluyor.

Zaten yukarıda bilim insanlarının da bu ihtimal üzerinde durduklarını söyledim. Örneğin bağırsaklarınızdaki bakterilerin dengesinin bozulmasının glütenin sorun oluşturması için zemin hazırladığı düşünülüyor.

Ayrıca özellikle çölyak hastalarının %95’inde belirli bir gen diziliminin görülüyor olması, genetik yatkınlığın da bu durumda payı olduğunu gösteriyor. Bahsedilen bu genetik dizilim, çölyak olmayan gluten hassasiyeti bulunanlarda da normal nüfusa göre daha fazla görülüyor (6).

Bununla beraber, bilim insanları atalık buğdayın (Triticum monococcum – Siyez buğdayı), sindirim enzimlerimiz tarafından daha kolay parçalandığını ve immün sistemi aktive etme potansiyelinin daha az olduğunu göstermişler (6). Hatta çölyak hastalarının bile bu buğdayı daha kolay tolere edebildiği görülmüş. Ancak bu hastalar histolojik ve serolojik olarak incelendiğinde, yani daha yakından dokularına bakıldığında, atalık buğdayın çölyak hastaları için hala toksik olduğu görülmüş. Bu tohumlardaki gluten yapısı modern buğdaydakinden farklı olsa da, bir kez çölyak geliştiğinde bu tohumlar bile zarar verebiliyor. Yine de Fasano, genetiğiyle oynanmamış buğdayın çölyak olmayanlarda çölyak gelişmesini engellemede değeri olabileceğini söylüyor (6).

Sorunun yalnızca buğdayda olmayabileceğini gösteren bir çalışmayı da buraya eklemek istiyorum. Tek bir hasta üzerinde yapılan bu klinik deneyi ben oldukça ilginç buldum. 10 yıldır glütensiz beslenen ve bozulan ince bağırsak yüzeyi tamamen iyileşmiş olan bir çölyak hastasına seyreltilmiş gluten verilmeye başlanıyor. Verilen glütenin dozu giderek artırılıyor ve 6. ayın sonunda hasta normal bir insanın yediği miktarda glüten alır hale geliyor. 9. Aydan sonra da tamamen serbest bir diyete geçiyor. Çalışma boyunca sık sık endoskopi yapılıyor ve 15. aydaki endoskopide bile hastanın ince bağırsak yüzeyinin hala iyi durumda olduğu, çölyaklılarda görülen hasarın görülmediği saptanıyor (7). Glüten bu hasta için sorun olmaktan çıkmış görünüyor. Ancak birkaç sene sonra bu hasta hala rahatça glüten tüketebiliyor muydu bilmiyoruz.

Bunun yalnızca tek bir hastayı konu aldığını yeniden vurgulamak gerek. Maalesef çölyak hastalarının çoğu yıllarca glütensiz diyet yapsalar bile hastalıklarını remisyona sokmakta zorlanıyorlar (8) Yine de bu çalışmayı, glütenin zarar vermesi için başka koşulların da gerekebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici buluyorum.

Bu yazdıklarımdan GDO’lu buğdayın zararsız olduğunu kast ettiğim anlaşılmasın. Yukarıda da belirttiğim gibi atalık buğday vücudumuz tarafından çok daha kolay sindiriliyor ve sızıntılı bağırsak gelişmesi riskini azaltabilir. Ancak herşey GDO’dan demek, sorunun diğer ayaklarını aramamıza engel olabilir. Bu yüzden her zaman şüpheciliğe ve soru sormaya devam!

5 – Glütensiz beslenmemizin asıl sebebi glütenin yerine sağlıklı alternatifleri koyabilmek mi?

Tabi ki hayatınızdan ekmek ve makarnayı çıkarıp bol katkı maddeli ve GDO’lu glütensiz ekmek ve glütensiz makarnayı koymanız pek mantıklı değil. Ancak yukarıda da yazdığım gibi glütensiz beslenmemizin asıl sebebi, glüteni ortadan kaldırmak istememiz! Zonulini artıran, sızıntılı bağırsağa sebep olan ve iltihabi reaksiyonları tetikleyen asıl suçlu glüten. Bu yüzden sızıntılı bağırsağı iyileştirmenin ilk adımı sızıntıya katkıda bulunan sebebi ortadan kaldırmak. Ancak bu genelde yeterli değil ve iyileşme için temiz bir beslenmeye geçmek ve vücuda ihtiyaç duyduğu besinleri vermek de büyük önem taşıyor. Yine de “Zaten asıl amaç sağlıklı seçimler yapmak” yaklaşımı bence biraz hedef şaşırtıyor ve o bahsettiğimiz kaçamakların yapılmasına zemin hazırlıyor.

6 – Bonus Madde: İlerde Glüten değil ATI ismini duymaya başlayabiliriz!

ATI’ler (Amilaz Tripsin İnhibitörleri), glutenin içinde bulunan ve tohumun böcek ve parazitler tarafından yenmesine engel olmak için savunma mekanizması olarak geliştirdiği maddeler. Son yapılan çalışmalar ATI’lerin immün sistem tarafından tehlike olarak algılandığını, bu yüzden de glütene bağlı şikayetlerin asıl sorumlusunun bunlar olabileceğini gösteriyor. ATI’ler 1973’te ilk defa keşfedildiğinde, tohumun böceklere karşı dayanıklılığını artırdıkları fark edilmiş ve genetik mühendisliği hemen bunu nasıl kullanabiliriz diye kolları sıvamış. Bu yüzden, yine atalık tohumlarda bulunan ATI miktarları çok daha az (9).

Bu bilgiler hakkında kişisel yorumum;

Bir kez bağırsak düzenimiz bozulduysa, iyileşme sağlayana kadar %100 glütensiz beslenmeliyiz. Burada “iyileşme sağlama”nın tam tanımını yapmak zor.  Sahip olduğunuz hastalıklar remisyona girmiş olabilir, hiçbir bağırsak belirtisi yaşamıyor olabilirsiniz. Bu yüzden de iyileştiğinizi düşünüp glütene şans vermek isteyebilirsiniz. Ancak bağırsağınızda henüz sağlıklı bir mikrobiota oluşturamamış olabilirsiniz. Zira bunu probiyotiklerle oluşturmamız gerçekten zor! Genetik yapınız ve daha bilmediğimiz başka nedenler de sizi şanssız bir pozisyona sokuyor olabilir. Bu durumda da glüten yeniden sorunlu hale gelip hastalıklarınızı alevlendirebilir.

Yine de umutsuz değilim. Gerek çölyak gibi glütene bağlı ciddi hastalıkların çok geç yaşlarda ortaya çıkabiliyor oluşu, gerek bakterilerin rolü üzerinde duran yeni çalışmalar, gerekse atalık tohumların gösterdiği farklı karakter, glütene bağlı sorunların önlenebileceğine işaret ediyor olabilir. Hatta ileride dışkı nakli (fekal transplantasyon) gibi umut vaat edici yöntemleri yeni elde edilecek bilgilerle birleştirerek hastaların tamamen tedavi edilmesi bile söz konusu olabilir.

Kaynaklar
  1. Fasano, A. (2012). Intestinal Permeability and its Regulation by Zonulin: Diagnostic and Therapeutic Implications. Clinical Gastroenterology and Hepatology : The Official Clinical Practice Journal of the American Gastroenterological Association, 10(10), 1096–1100. http://doi.org/10.1016/j.cgh.2012.08.012
  2. Fasano, A. (2012). Zonulin, regulation of tight junctions, and autoimmune diseases. Annals of the New York Academy of Sciences, 1258(1), 25–33. http://doi.org/10.1111/j.1749-6632.2012.06538.x
  3. Hollon, J., Leonard Puppa, E., Greenwald, B., Goldberg, E., Guerrerio, A., & Fasano, A. (2015). Effect of Gliadin on Permeability of Intestinal Biopsy Explants from Celiac Disease Patients and Patients with Non-Celiac Gluten Sensitivity. Nutrients, 7(3), 1565–1576. http://doi.org/10.3390/nu7031565
  4. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  5. Mainardi, E., Montanelli, A., Dotti, M., Nano, R., Moscato, G. (2002). Thyroid-Related Autoantibodies and Celiac Disease: A Role for a Gluten-Free Diet? Journal of Clinical Gastroenterology. 35(3):245-248. https://insights.ovid.com/pubmed?pmid=12192201
  6. V. Rotondi Aufiero, A. Fasano, G. Mazzarella. (2018). Non-Celiac Gluten Sensitivity: How Its Gut Immune Activation and Potential Dietary Management Differ from Celiac Disease. Mol. Nutr. Food Res, 62, 1700854. https://doi.org/10.1002/mnfr.201700854
  7. G. Patriarca, N. Pogna, G. Cammarota, D. Schiavino, C. Lombardo, E. Pollastrini, T. De Pasquale, A. Buonomo, F. Nocente, L. Gazza, D. Pietrini, L. Miele, E. Nucera, and G. Gasbarrini. (2005). An Attempt of Specific Desensitising Treatment with Gliadin in Celiac Disease. International Journal of Immunopathology and Pharmacology. https://doi.org/10.1177/039463200501800413
  8. https://scdlifestyle.com/2012/03/the-gluten-free-lie-why-most-celiacs-are-slowly-dying/
  9. Yolanda, R.-O., Jordi, M., Lara, M. (2018). Amylase–Trypsin Inhibitors in Wheat and Other Cereals as Potential Activators of the Effects of Nonceliac Gluten Sensitivity Journal of Medicinal Food, 21:3, 207-214 https://www.liebertpub.com/action/showCitFormats?doi=10.1089%2Fjmf.2017.0018

SIBO

Gayet sağlıklı beslendiğiniz, inflamatuar gıdaları diyetinizden çıkardığınız halde şişkinlik, kabızlık/ishal, gaz, cildinizde kaşıntılar, eklem ağrıları ve daha bir çok başka anlamlandıramadığınız şikayetiniz varsa, bu şikayetler özellikle de sağlıklı olarak bildiğimiz sebzeleri bol bol yediğinizde artıyorsa SIBO’nuz olma ihtimalini değerlendirebilirsiniz.

SIBO (okunuşu sibo), ince bağırsak bakterilerinin aşırı çoğalması olarak tercüme edilebilir. Daha kesin bir tanım vermek gerekirse, ince bağırsakta mL’ye düşen bakteri sayısının 105106’yı aşmasıdır (1). Normalde ince bağırsakta ve hatta midede bile bir miktar bakteri mevcuttur ancak bakterilerin sindirim sistemimizde asıl toplandığı yer ağız ve kalın bağırsaktır. İnce bağırsağın mideye yakın üst kısımlarında 103, kalın bağırsağa yakın kısımlarındaysa 10civarında bakteri bulunması normal kabul edilir (2).SIBO’da ise bu sayı haddinden fazla artış gösterir. Yani bu bakteriler bağırsağın doğal bakterileridir ancak problemi yaratan sayılarının artmış olmasıdır.

Çoğalan bakterilerin türleri de hangi semptomların görüleceğinde söz sahibidir. Örneğin safra tuzlarını çözünemeyen maddelere metabolize eden bakterilerin çoğalması, yağ emiliminin bozulmasına veya safra asidi ishaline sebep olur. Diğer taraftan, karbonhidratları kısa zincirli yağ asitlerine metabolize ederek gaz üreten mikroorganizmalar, oluşan metobolik ürünler emilebildiği için ishale yol açmadan şişkinlik yaratırlar. Klebsiella türleri gibi gram negatif bakteriler ise mukozada hasara sebep olan toksinler üretebilir, emilimi bozabilir, salgıları artırarak “ “tropikal sprue” benzeri bir tablo ortaya çıkarabilir (1). SIBO, ayrıca genel olarak hidrojen gazının baskın olduğu veya metan gazının baskın olduğu şeklinde iki gruba ayrılır ve hidrojen gazının baskın olduğu durum daha çok ishale yol açarken, metan gazının baskın olması kabızlığa yol açabilir (7). 

İnce bağırsakta bir kez bakteri artışı olduğunda, mikroskopik mukozal iltihaplanmaya yol açabilir ve semptomlar daha da kötüleşebilir. İleri yaşlı hastalarda yapılan biyopsilerde, mukozanın ve kriptlerin inceldiği, bağırsak villuslarının kütleştiği ve intraepitelyal lenfositlerin arttığı ve bu değişikliklerin antibiyotik kullanımıyla geri çevrilebildiği görülmüş (1).

SIBO teşhisinde kullanılan testlerden ve hangi bakteri gruplarının arttığının nasıl tespit edildiğinden ayrı bir yazıda bahsettim. Okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Bakteri artışı neden problem yaratıyor (3)?

  • Bu bakteri artışı normal sindirim ve emilimi bozarak ince bağırsağın duvarına zarar verir ve sızıntılı bağırsağa neden olur.
  • Bakteriler bizim gıdalarımızı tüketerek demir ve B12 eksikliğine yol açarlar.
  • İnce bağırsak yüzeyindeki hasardan dolayı emilemeyen yiyecekleri tüketmeleri sonucu bakteri sayısı daha da yükselir ve bu bir kısır döngüye yol açar.
  • Bakteriler gıdalarımızı metabolize ettiklerinde gaz üretirler. Gaz; karında şişlik, ağrı, kabızlık, ishal (veya her ikisi birden), aşırı miktarda olursa geğirmeye sebep olabilir.
  • Safrayı parçalayarak yağ emilimini azaltırlar. Bu da A ve D vitaminlerinin eksikliğine ve yağlı dışkı oluşmasına sebep olabilir.
  • Hasara uğrayan ince bağırsak yüzeyi geçirgen hale gelerek, tam olarak sindirilmemiş büyük yiyecek parçalarının vücuda geçmesine ve immün sistemin tepki göstermesine neden olabilir. Gıda allerjileri/intoleransları gelişebilir.
  • Bakterilerin kendileri de vücuda/kana geçebilir. Bağışıklık sisteminin bakteri ve onların hücre duvarlarına(endotoksin) tepkisi kronik yorgunluk ve ağrılara sebep olabilir, karaciğeri yorabilir.
  • Son olarak, bakteriler, yüksek miktarlarda asit salgılarlarsa nörolojik ve kognitif semptomlara sebep olabilirler.

SIBO semptomları:

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki IBS hastalarının %84’ünde SIBO da görülmüş. Bu yüzden IBS’in altında yatan sebeplerden birinin SIBO olabileceği düşünülür ve IBS semptomlarıyla SIBO semptomları örtüşebilir.

SIBO’nun yol açabileceği semptomları genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz (4):

  • Şişkinlik, gaz, karın ağrısı, kramplar, kabızlık, ishal veya her ikisi, kalp yanması, mide bulanması, geçirgen bağırsak, besin intoleransları, baş ağrısı, eklem ağrıları, yorgunluk, egzema, kaşıntı veya kızarıklık gibi cilt semptomları, astım gibi solunum sistemi semptomları, despresyon gibi duygudurum semptomları, otizm gibi beyin semptomları, emilim eksikliği semptomları, yağlı dışkı, demir veya B12 eksikliği anemisi, kilo kaybı

Ayrıca SIBO’nun bir çok başka hastalıkla da bağlantısı tespit edilmiştir (4) :

  • Akne rozasea, akromegali, ileri yaş, alkol kullanımı, anemi, atrofik gastrit, otizm, çölyak, kronik yorgunluk sendromu, kronik lenfositik lösemi, kistik fibroz, diyabet, divertikülit, dispepsi, eroziv özofajit, fibromiyalji, safra taşları, gastroparezi, GERD (gastroözofajiyal reflü), hepatik ensefalopati (minimal), hepatik steatozis, H pylori enfeksiyonu, hipoklorhidria (mide asidinin yetersiz oluşu), hipotiroidi / Haşimato tiroiditi, IBD (inflamatuvar bağırsak hastalığı) çatısı altındaki Crohn ve ülseratif kolit hastalıkları, IBS (irritabl bağırsak sendromu), interstisyal sistit, laktoz intoleransı, sızıntılı bağırsak, karaciğer sirozu, Lyme, proton pompası inhibitörleri (peptik ülser, gastrit, reflü gibi hastalıklarda kullanılan ilaçlar), opiyatlar(uyku ilaçları) ve NSAIDler (Bazı ağrı kesiciler) gibi ilaçlar, miyelomeningosel, kas distrofisi (miyotonik tip1) non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), obezite, pankreatit, parazitler, Parkinson, prostatit (kronik), radyason enteropatisi, huzursuz bacak sendromu, skleroderma, gastrektomi ameliyatı geçirmiş olmak

SIBO’ya neyin yol açmış olabileceğini bulmak tedaviyi kalıcı kılabilir:

SIBO’nun altında yatabileceği düşünülen bir çok etken bulunuyor. Ancak Dr. Siebecker’ın, SIBO konusunda ilk akla gelen araştırmacılardan Dr. Pimentel’i referans göstererek söylediklerine göre maalesef altta yatan sebeplerden bazılarını gidermek, şu anki bilgilerimizle mümkün olmayabiliyor (13). Yine de yapabileceğimiz hiçbir şey yok değil!

SIBO’nun oluşmasına zemin hazırlayabilecek en önemli iki etken azalan mide asidi salgısı ve ince bağırsak dismotilitesi (hareketinin bozulması)(1). Bağırsak immün fonksiyonunun bozulması, anatomik anomaliler(1), safra ve diğer enzimlerin azlığı, bağışıklık sisteminin zayıf olması, ince bağırsağı kalın bağırsaktan ayıran ilioçekal valfte yapısal bir sorun olması, komşu organların baskısı, tümörler, diğer gastrointestinal sistem rahatsızlıkları, ince bağırsakta yapışmalara neden olabilecek darbeler/kazalar SIBO gelişimini kolaylaştıracak diğer etkenler olarak sayılmakta (2). Genel olarak kaynaklarda SIBO’nun altında yatan etkenler bunlar olarak gösterilse de şubat 2017’ye ait World Journal of Gastroenterology’de yayınlanan bir makalede, 1809 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada SIBO’ya en çok katkıda bulunan faktörler; levotiroksin (tiroit ilacı) kullanımı, bağırsak boşaltımının bozulması ve immünsupresyon (bağışıklık sisteminin baskılanması) olarak gösterilmiş (8). Levotiroksin kullanımı listede en üst sırada olsa da, bu levotiroksinin SIBO’ya yol açtığı anlamına gelmiyor olabilir. Levotiroksin kullanan hastaların birçoğunda tiroit hormon değerleri, çok geniş referans aralıklarından dolayı hala ideal seviyelerde olmayabilir ve belki de artan SIBO sıklığı bu hastaların hormon değerlerindeki düzensizliğe bağlı olabilir. Lütfen tiroit ilacı kullanıyorsanız kendi kendinize ilacınızı bırakmayın!

Mide Asidi Azlığı:

Mide asidi bakterilerin bir kısmını öldürerek ince bağırsağa geçen bakteri sayısını azaltıyor. Mide asidi miktarının azalması (hipoklorhidria); Helikobakter pilori kolonizasyonu, mide asidini azaltan ilaçların kullanımı (H2 reseptör antagonistleri ve proton pompası inhibitörleri) veya yaşlanmaya bağlı olarak gelişebilir(1).

İşin ilginç yanı ise düşük ve yüksek mide asidinin belirtilerinin benzerlik göstermesi. Siebecker’ın Microbiome Summit’te bahsettiği, mide asidini ölçen özel bir testin sonuçlarına göre, kalp yanması, reflü gibi belirtilerle gelen hastaların %60ında düşük, %40ında ise yüksek mide asidi ölçülmüş (2). Başka bir deyişle, çok sık başvurduğumuz mide asidini azaltan ilaçlarla, aslında yangına körükle gidiyor olabiliriz!

Siebecker’ın önerisine göre, mide asidininin düşük olup olmadığını anlamanın bir yolu, kapsül şeklinde satılan hidroklorik asit (HCl) takviyelerinden yemeğin başında bir kapsül almak ve kalp yanması gibi herhangi bir rahatsızlığa sebep olup olmayacağına bakmak. Bu yöntem genel olarak işe yarasa da Siebecker herkeste doğru yanıt alınamayabileceği konusunda uyarıyor. Bazı insanlarda düşük mide asidi, midenin girişinde bulunan kasların gevşemesine sebep olduğu için, bu kadarcık takviyenin bile, yüksek mide asidi mevcutmuş gibi rahatsızlık verebileceğini belirtiyor (2).

Gastrointestinal Motilite (Hareket) Bozuklukları:

Sindirim sisteminin hareket bozuklukları da SIBO’nun bir başka önemli sebebi olarak gösteriliyor.

Gastroparezis, yani mide hareketlerinin kronik olarak yavaşlaması, mide içeriğinin geç boşalmasından dolayı yiyecek ve bakterilerin gastrointestinal kanalın üst kısımlarında daha uzun süre kalmasına sebep olarak SIBO’ya zemin hazırlayabilir (1).

SIBO’yla ilişkilendirilen bir başka GI hareket bozukluğu, MMC (migrating motor complex – maalesef Türkçesini bulamadım) adı verilen, yemek aralarında bağırsağı temizlediği düşünülen bir sistemin bozulmasıdır (1), (6). Bu sistem her 1,5-2 saatte bir yeniden başlayan ve her biri kendine has ayrı kasılma sıklıkları sergileyen dört ayrı safhadan oluşur. MMC, normal sindirimden farklıdır ve yemek yendiği anda yerini normal sindirim kasılmalarına bırakır (5). Yemek aralarında ve gece uyurken ise yeniden devreye girer ve ince bağırsağı temizler. MMC’nin yavaşlaması bakterilerin daha uzun süre ince bağırsakta kalmasına, dolayısıyla SIBO oluşumuna zemin hazırlıyor. Bu yüzden öğün aralarında atıştırmanın, MMC’nin işini yapmasına engel olduğu düşünülüyor. Buyrun size ara öğün yapmamak için bir neden daha!

Pekiyi MMC’nin bozulmasının tek nedeni sık yemek mi? Dr. Siebecker’ın 2017’de internet üzerinden yayınlanan Microbiome Summit’te anlattıklarına göre, gıda  zehirlenmeleri MMC’nin bozulmasında büyük rol oynuyor olabilir ve hatta belki de bundan dolayı SIBO’nun birincil sebebi olabilir(2)! 2015 yılında ABD’de düzenlenen bir SIBO sempozyumunda konuşan araştırmacı Mark Pimentel bunu şu şekilde açıklamış: Gıda zehirlenmesine yol açan bazı bakterilerin toksinlerine karşı vücut savunma amaçlı antikorlar üretiyor. Bu antikorlarsa bakterilerin haricinde, ince bağırsakta bulunan ve vücudun kendi proteini olan “vinkülin”e de saldırıyorlar (9)(10). Otoimmün hastalıklara aşina olanlar için tanıdık bir senaryo! Bu moleküler taklit mekanizması, ince bağırsak kaslarını kontrol eden sinirlerin zayıflamasına ve sonuç olarak MMC’nin yavaşlamasına sebep oluyor (9).

Bu bilgiler ışığında tedaviye MMC döngüsünün hızını artıran prokinetik denen takviyeler eklemek yardımcı olabiliyor (10). Aşağıda, tedavi yöntemleri arasında prokinetiklere tekrar değineceğim.

SIBO tedavi yaklaşımı

SIBO tedavisi çok kapsamlı bir konu ve başka yazılarda detaylı olarak ele almak istiyorum ama tedavi seçeneklerinden hiç bahsetmeden de bu yazıyı bitirmek istemedim.

Öncelikle farklı doktorların farklı protokolleri olabildiğini belirteyim. Bir çok farklı yaklaşım konusunda bilgi sahibi olan Dr. Allison Siebecker’ın sitesine göre tedavi basamakları şu hedefler doğrultusunda yürütülebilir:

  1. Bakterilerin azaltılması – Bunun için aşağıdaki maddelerden biri ya da daha fazlası hastaya göre farklı şekillerde seçilip kombine edilebiliyor.
  • Farmasötik antibiyotikler – 2 hafta süreyle kullanılıyorlar. En güveniliri Rifaximin adlı antibiyotik çünkü sadece bağırsakta lokal etki gösteriyor. Sistemik etkisi olmaması ve faydalı bakterileri öldürmemesi onu diğer antibiyotiklere karşı üstün kılıyor. Kabızlık varsa bu rejime neomisin de eklenebiliyor. Bazı hekimler metronidazol kullanıyorlar ancak bu en son seçenek olmalı çünkü faydalı mikrofloraya da zarar veriyor, sistemik etki gösteriyor. (Türkiye’de Rifaximin’i Normix ve Colidur ticari isimleriyle buldum. Güvenilir olduğu söylense de lütfen doktora danışmadan ve etraflıca araştırmadan antibiyotik kullanmayın!)
  • Bitkisel antibiyotikler – En az 4 hafta kullanılıyorlar. Allisin (sarımsaktan elde ediliyor), berberin, güveyotu ve neem takviyeleri Dr. Siebecker’ın kullandıkları. Bunların hepsini aynı anda kullanmadığını, bazılarını SIBO’nun tekrarlaması durumunda kullanmak için sona sakladığını söylüyor. Bunların dışında Atrantil (7), Biotics FC Cidal, Biotics Dysbiocide, Metagenics Candibactin (16) gibi ticari isimlerle bitkisel preparatlar da mevcut. (Bitkisel olsalar bile ilaçların bazı insanlarda ciddi yan etkileri olabileceğini unutmayın ve lütfen kendi durumunuza uygunluğundan emin olmadan kullanmayın.)
  • Elemental formül – Semptomları azaltmada çok hızlı etki gösteriyor. Elemental formül, günlük ihtiyaç duyduğumuz maddeleri içeren hazır bir gıda takviyesi. İçindeki bütün besinler en küçük yapıtaşlarına indirgenmiş olduğu için vücut tarafından bakterilere ulaşmadan, çok çabuk bir şekilde emiliyor. Bakterileri aç bırakarak öldürmeyi hedefliyor. 2 hafta süreyle bu formül dışında başka yemek yenmiyor. Siebecker tadının çok kötü olduğunu söylüyor!
  • Diyet (aşağıda farklı diyetlerden bahsettim)
  1. İnce bağırsak duvarının iyileştirilmesi: Siebecker, bakteriler azaldığında kendiliğinden iyileştiğini ancak diyet ve bazı takviyelerle iyileşmeye yardım edilebileceğini belirtiyor.
  2. Tekrarın engellenmesi – Allison Siebecker, sitesinde Dr. Pimentel’in SIBO tekrarından korunmak için önerdiği protokolü paylaşmış (11):
  • MMC’nin prokinetik ilaçlar yardımıyla hızlandırılması
  • SIBO’ya yönelik bir diyetin sürdürülmesi
  • Mide asidi miktarı azsa HCl takviyesiyle desteklenmesi
  • Mide asidini azaltan proton pompa inhibitörleri ve antasidler gibi ilaçların kullanılmaması
  • Ilioçekal valf sendromunun düzeltilmesi
  • SIBO’ya katkısı bulunabilecek diğer hastalıkların tedavi edilmesi

 

SIBO’da farklı diyet seçenekleri:

Her konuda olduğu gibi burada da farklı görüşler var ve nasıl bir diyet uygulanacağı, hastalığın şiddetine, hastanın sahip olduğu başka hastalıkların varlığına vb. etkenlere göre değişebilir. Tek taraflı bakmamak adına farklı yaklaşımlara ileride ayrıntılı olarak değinmek istiyorum ama bu yazıda sadece SIBO diyetlerinin genel hatlarından bahsedeceğim.

İnce bağırsaktaki bakterilerin ana gıdası karbonhidratlar olduğu için, SIBO’ya yönelik diyetlerin temelinde karbonhidratların sınırlandırılması yatıyor. Burada sadece semptomatik bir rahatlamadan bahsettiğimizin altını çizmek istiyorum, zira bir çok araştırmacı tek başına diyetin SIBO’yu tedavi edemeyeceği görüşünde hemfikir (12, 13). Ayrıca SIBO tedavisiyle hastanın yiyemediği bu yiyeceklerin yeniden diyete sokulabilmesi de hedefleniyor. Bu yüzden kısıtlı bir diyeti uzun süre devam ettirmeye çalışmak ideal bir yaklaşım olarak görülmüyor.

Sebzeler, meyveler, baklagiller, tahıllar, kuru yemiş ve yağlı tohumlar, kemik suyu (içindeki deriden dolayı), süt ürünleri (laktoz) gibi içlerinde oldukça “sağlıklı” gıdalar da bulunan karbonhidratlar, bakteriler tarafından fermente edilerek aside ve gaza çevriliyorlar. Normalde lifli yiyecekler kalın bağırsakta bakteriler tarafından parçalanıyor, az miktarda gaz üretiliyor ve biz farkında bile olmadan bu gaz vücuttan atılıyor. SIBO’da ise bu olaylar sindirim sisteminin daha yukarı kısmında (ince bağırsakta) gerçekleşiyor ve oluşan fazla gaz SIBO semptomlarına yol açıyor (13).

Bununla beraber her SIBO hastasında bütün karbonhidratlar sorunludur diyemiyoruz. Çoğalan bakteri türlerinin tükettiği karbonhidrat çeşidine göre hastada rahatsızlık yaratan yiyecekler de değişebiliyor. Ayrıca bakteri artışı bağırsağın daha üst kısmındaysa bakterilerin ulaşabildiği yiyecek çeşitliliği daha fazla olabiliyor ve bu da hastanın diyetini daha fazla kısıtlamayı gerektirebiliyor. Artış daha kalın bağırsağa yakınsa sorun yaratan yiyecek çeşidi daha az olabiliyor (13).

SIBO’da besin intoleranslarından farklı olarak porsiyon büyüklükleri de önemli. Bir gıdaya karşı oluşan intoleransta, o gıdadan çok küçük bir miktar yendiğinde bile sorun olabilecekken, SIBO’da küçük porsiyonlar tolere edilebiliyor (13).

SIBO diyetlerinden bahsetmeden önce Dr. Pimentel gibi bazı doktorların, diyete tedavinin hemen başında başlamaktan yana olmadıklarını da eklemek istiyorum. Bu yaklaşıma göre, karbonhidratları kısmak bakterilerin hibernasyona uğramalarına (uyumalarına) sebep oluyor ve uygulanan antibiyotiklerin etkinliğini azaltabiliyor (12, 13). Diyete hemen başlanmasını öneren yaklaşımsa, daha çok bitkisel antibiyotiklerin kullanıldığı, yani daha uzun süreli ilaç kullanımını gerektiren ve hastanın şikayetlerini bir an evvel hafifletmeyi hedefleyen bir yaklaşım (13). Dr. Siebecker, hangi yolun izleneceğinin hastaya göre seçilebileceğini söylüyor (13).

SIBO tedavisi için önerilmiş farklı diyetlerden bazıları şu şekilde (14):

SIBO Specific Food Guide (SIBO’ya özgü besin rehberi): Dr. Siebecker’ın kendi klinik tecrübesine dayanarak oluşturduğu bir diyet. Diğer diyetlerden çok daha kısıtlayıcı olduğu için, bu diyetin inatçı vakalarda kullanılmasını öneriyor.

SIBO Bi-Phasic Diet (Çift Fazlı SIBO Diyeti): Dr. Siebecker’ın diyetinin Dr. Nirala Jacobi tarafından  modifiye edilmiş hali. İki fazdan oluşuyor ve daha sonra antimikrobiyal ajanlar da devreye sokuluyor.

SCD (Specific Carbohydrate Diet –  Özel Karbonhidrat Diyeti) – Sıkı bir şekilde takip edilirse %75-84’e varan başarı yüzdesi olduğu ifade ediliyor.

Low-FODMAP Diet (Düşük FODMAP Diyeti) – IBS, IBD ve benzer şikayetlerle karakterize diğer gastrointestinal rahatsızlıklarda başarı şansı oldukça yüksek olan düşük FODMAP diyeti, diğer diyetlere göre daha fazla gıdaya izin veriyor. Tedavinin yanında, tedavi sonrası devam diyeti olarak veya çok kilo kaybeden hastalarda da tercih edilebilir.

Cedars – Sinai Diet (C – SD) – Dr. Pimentel’in oluşturduğu diyet. Gluten de dahil olmak üzere bir miktar tahıla ve şekere izin veren bir diyet. Bu yüzden gluten hassasiyeti olanlarda modifiye edilmeli.

GAPS – SCD’nin farklı bir çeşididir denebilir. Duygudurum bozukluğu, psikolojik sorunlar, gastrointestinal şikayetlere eşlik ediyorsa bu diyet uygulanabilir.

Bunların dışında Dr. Siebecker genel olarak şu tüyoları veriyor:

  • Sibo aktifken çiğ sebze tüketilmemeli (salata gibi). Semptomları azaltmanın en kolay yolu bu olabilir. Başlangıçta sebzeleri pişirmek daha iyi olabilir.
  • Yeşil smoothie yapılacağında da sebzeler önce pişirilmeli.
  • Tahıllardan uzak durulmalı
  • Kış kabağı (winter squash) sorun olabilir. Genelde aralarında bir çeşidi tolere edilebiliyor ve hastanın kendine uyan çeşidi bulması lazım.
  • Kuruyemişler ve yağlı tohumlar sorun olabilir. Küçük miktarları tolere edilebilir. Hindistan cevizi de bazı SIBO hastalarında sorun oluyor.
  • Hasta deneme yanılmalarla kendi tolere edebildiği gıdaları tespit edebilir.

Tekrarın engellenmesinde prokinetikler:

Yukarıda da bahsettiğim gibi ince bağırsağı temizleyen migrating motor complex (MMC)’in SIBO’da yavaşladığı düşünülüyor ve hızlandırmak için prokinetik adı verilen takviyelere başvuruluyor. Prokinetikler, kasların kasılma ritmini bozmadan kasılma sıklığını veya gücünü artırıyorlar (15). SIBO tedavisine ek olarak kullanılan prokinetik ajanlara şunlar örnek verilebilir (16, 11):

  • Düşük doz eritromisin
  • Düşük doz naltrekson (LDN)
  • Tegaserod
  • Prucalopride
  • Iberogast
  • Zencefil takviyesi

 

Bütün bu tedavi protokollerine, ilaç isimleri ve dozlarına, kullanım şekillerine dair daha detaylı bilgi vermek isterdim ancak bu maalesef tek bir yazıda mümkün değil. İlerideki yazılarda tekrar bu konuya dönüş yapmaya çalışacağım. Sorularınızı ve tecrübelerinizi yorumlarda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen…

Ayrıca buraya tıklayarak SIBO testleriyle ilgili yazıma ulaşabilirsiniz…

Kaynaklar:
  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3099351/
  2. http://microbiomemedicinesummit.com/
  3. http://www.siboinfo.com/overview.html
  4. http://www.siboinfo.com/symptoms.html
  5. http://www.vivo.colostate.edu/hbooks/pathphys/digestion/stomach/mmcomplex.html
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12498278
  7. https://chriskresser.com/new-treatment-for-sibo-and-ibs-c-with-dr-kenneth-brown/
  8. https://www.wjgnet.com/1007-9327/full/v23/i5/842.htm
  9. http://bettergutbetterhealth.com/can-food-poisoning-give-you-sibo/
  10. https://www.nature.com/articles/ajg20178
  11. http://www.siboinfo.com/prevention.html
  12. https://chriskresser.com/why-diet-alone-is-not-enough-to-treat-sibo/
  13. https://shivansarna.simplero.com/
  14. http://www.siboinfo.com/diet.html
  15. https://en.wikipedia.org/wiki/Prokinetic_agent
  16. https://autoimmunewellness.com/sibo-update-2015-pt-3/

Hastalıkta ve Sağlıkta Bağırsak Florası: Epilepsili Çocuklarda Yapılan Bir Araştırma

Son yıllarda edindiğimiz bilgilerle giderek daha iyi anlıyoruz ki bağırsaklarımızda yaşayan canlılar bizler için yalnızca “faydalı” değil, işlevlerimizi yerine getirebilmemiz için elzemler. Onlar olmadığında ihtiyaç duyduğumuz bir çok maddeyi yediklerimizden çıkaramıyoruz. Çeşitli ve dengeli bir floraya sahip olmazsak patojen türleri kontrol altında tutamıyoruz. Onların varlığı bizi allerji ve intoleranslara karşı daha dirençli hale getiriyor. Gluten hassasiyeti ve çölyakla ilgili çok önemli bulgulara imza atan Alessio Fasano’nun bir röportajında bahsettiği gibi (1) belki de bir gün glutenle mikroflora arasında da bir bağ olduğu ortaya çıkacak ve 70 yaşındaki birinde birden çölyak gelişmesinin nedenini açıklayabileceğiz…

Ed Yong, bizimle yaşayan bu canlılardan bahsettiği “I Contain Multitudes” adlı kitabında mikrofloramızın da aslında bir organımız olarak tanımlanabileceğini söylüyor (2). Bakterilerin bu öneminin artık farkındayız ve bir çoğumuz kapsül olarak veya gıdalar yoluyla probiyotikler almaya çalışıyoruz. Antibiyotiklerle büyümüş bir nesil şimdi yıkımı telafi etmeye çalışıyor aslında… Ancak bunu yaparken herkese iyi gelen tek bir formülden bahsetmek maalesef mümkün değil çünkü hepimiz kendi durumumuza göre belirli türleri ağırlıklı olarak barındırabiliyoruz. Dengenin bozulduğu bir ortamda “faydalı” olarak bildiğimiz bakteriler bile kendi çıkarlarına göre hareket edip hakimiyeti ele geçiriyor, sorunlara yol açabiliyorlar. Yine Ed Yong’un dediği gibi belki de ileride çok basit bir şekilde bireysel mikrofloramızı tespit edip direkt sorunumuza yönelik probiyotikler kullanabileceğiz.

Benim kendi fermente gıda tecrübelerim maalesef şimdiye kadar iyi sonuçlar vermedi. Hatta kullandığım bazı probiyotikler bile bana çok iyi gelmedi. Bunların detoks reaksiyonları gibi sebepleri de olabileceği gibi bu türlerin benim şu andaki bozulmuş mikrofloram için uygun olmaması da söz konusu olabilir. Bu yüzden bakteri türlerini daha yakından tanımaya ve kendimde neyin eksik olabileceğini anlamaya çalışıyorum şu sıralar. Bu yüzden aşağıda yer verdiğim türden araştırmalar dikkatimi çekiyor…

World Journal of Gastroenterology’de geçen ay (Eylül 2017) yayınlanan bu makalede çocuklarda ilaçla tedaviye cevap vermeyen epilepside (sara hastalığında), ketojenik diyetin tedaviye etkisi ve bunun bağırsak mikroflorasıyla ilişkisi araştırılmış (3). Özellikle bakteri türlerini daha iyi anlayabilmek adına ilgimi çeken bu araştırmada öne çıkan kısımları özetledim.

Araştırmada epileptik çocuklarla sağlıklı çocukların bağırsak mikrofloralarının birbirinden çok farklı olduğu görülmüş. Epileptik çocuklarda patojen türler çok fazlayken, faydalı türler azınlıktaymış. Ketojenik diyetin ise epilepsinin semptomlarını hafiflettiği ve bu çocuklardaki bozulmuş bağırsak florasını düzeltebildiği görülmüş.

Makaleye göre, daha önceki bulgular da ketojenik diyetin(KD) tedaviye yanıt vermeyen (refrakter) epilepside umut vaat ettiği yönündeydi. Bunun mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte KD sonucu değişen nörotransmiterler veya artan keton cisimcikleri önceki çalışmalarda edinilen sonuçlardan bazılarıydı.

Diğer taraftan diyetin bağırsak mikroflorası üzerinde önemli bir etkisi olduğu da biliniyor. Yüksek yağ içerikli bir diyet safrayı metabolize eden Bakterioides gibi bakterilerin zenginleşmesini sağlarken, lifli gıdalar bitki polisakkaritlerini fermente edebilen Prevotella ve Klostridyum gibi organizmaların birikmesini sağlıyor.

Bağırsak mikroflorasının enterik sinir sistemi, kan-beyin bariyeri ve glia hücrelerinin gelişimindeki rolünden bahseden çalışmalar var ve bunlar davranışsal kontrol ve bilişsel ilerleme açısından önem taşıyor. Bağırsak mikroflorası doğrudan veya dolaylı yollardan nörotransmitterlerin üretilmesinde görev alıyor. Sağlıklı mikroflora yokluğunda serotoninin azaldığı görülmüş. Klostridyum sporogenes ve Ruminokokus gnavus türlerinin duygudurum ve iştah üzerinde etkileri olduğu biliniyor. Otizm, Parkinson, depresyon gibi nörodejeneratif hastalıklarla bozulan bağırsak mikroflorası arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar ise giderek çoğalıyor.

Bu araştırmada, sağlıklı çocuklarla epilepsili çocukların mikrofloraları arasında bariz farklılık görülmüş. Sağlıklı çocukların mikrofloralarının daha çok çeşitliliğe sahip olduğu öne çıkan bulgulardan biri. Sağlıklı ve epilepsili çocuklardaki mikrofloralarda farklılık gösteren bakteriler şöyle:

  • Epilepsili çocukların bağırsaklarında ağırlıklı olarak Firmikütler hakimken (%45), sağlıklı çocuklarda ise Bakterioidetesler %53, Firmikütler %34’lük paya sahip. Bir haftalık ketojenik diyet sonrası epilepsili çocuklarda Bakterioidetesler %27’den %38’e çıkarken Firmikütlerin yüzdesi değişmiyor(%47).
  • Sağlıklı çocuklarda Aktinobakteri’ler zenginken (%8,5), epilepsili çocuklarda tedavi öncesi ve sonrasında daha düşük bir yüzdeyi oluşturuyorlar (öncesinde %2,38, sonrasında %2,92).
  • Epilepsili çocuklarda tedavi öncesinde Proteobakteri’ler %24 gibi yüksek bir yüzdeye sahipken, tedavi sonrasında %11 civarına kadar geriliyor. Proteobakteriler Escherichia, Salmonella, Vibrio gibi bazı kötü üne sahip patojenleri içeriyor.
  • Bakterileri “cins” seviyesinde değerlendirdiğimizde Kronobakteri cinsi bakterilerin hasta çocuklarda %23 gibi oranlarda bulunmasına karşın sağlıklı çocuklarda hiç görülmemesi dikkat çekiyor. Kronobakteri cinsinin sağlığa kötü etkileri olduğu biliniyor.
  • Öte yandan sağlıklı çocuklarda Bakterioides cinsi, epilepsili çocuklardakilere göre çok daha fazla oranda bulunuyor (sağlıklılarda %42,68, epilepsililerde %17,93). Bakterioides cinsi, yüksek yağ oranına sahip yiyecekleri metabolize etmesi ve Il-6 ve Il-17 gibi enflamasyonda görevli ajanları düzenlemesiyle tanınıyor.
  • Ayrıca sağlıklı çocuklarda Prevotella ve Bifidobakteriyum cinslerinin yoğun olduğu da görülüyor (%7,25 ve 7,84).

Bu bulgularla birlikte araştırmacılar, yapılan çalışmanın bakterileri en fazla cins seviyesinde tespit edebildiğini, tür seviyesine inilmesinin veya fonksiyonlar açısından değerlendirilmesinin çok daha değerli bilgiler vereceğini ifade ediyorlar. Ayrıca ketojenik diyetin bir haftayla sınırlandırılmayıp daha uzun süre gözlenmesinin de faydalı olacağını ekliyorlar.

Sizlerin probiyotik kapsüller ve fermente gıdalarla tecrübeleriniz nasıl oldu? Aldığınız şaşırtıcı sonuçlar, iyi-kötü deneyimleriniz nelerdi? Yorumlarınızı bekliyorum…

Kaynaklar:
  1. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  2. YONG, ED. I CONTAIN MULTITUDES: the Microbes within Us and a Grander View of Life. ECCO, 2017.
  3. https://www.wjgnet.com/1007-9327/full/v23/i33/6164.htm
error: İçerik izinsiz kullanılamaz!