Tag

biyolojik diş hekimliği arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Karbonat Dişleri Çizer Mi?

Sevgili İlkay @biyokimyageranne İnstagram’da şu sıra diş macunlarındaki içeriklerden bahsediyor. Dün ise evde diş macunu yapabilmemiz için tarifler paylaşmış. Benim de katkıda bulunmamı istemiş:) Ben de size karbonattan bahsetmek istedim. Çünkü kendim uzun süredir diş macunu olarak evde kendi hazırladığım karbonat (sodyum bikarbonat) ve hindistan cevizi yağı karışımını kullanıyorum.

Diş macunlarının içlerinde çoğu zaman aşındırıcı özellikte bir bileşen oluyor. Bununla yüzeysel lekelerin çıkarılması ve dişlerin üzerinde biriken plağın daha kolay uzaklaştırılması amaçlanıyor. Bu aşındırıcılardan bazıları, diş macunu paketlerinde okuduğumuz hydrated silica, kalsiyum karbonat, kalsiyum pirofosfat ve son zamanlarda da aktif karbon ve bentonit kil gibi maddeler.

İdeal olanı diş macununun yalnızca lekeleri çıkaracak ve plağı uzaklaştıracak kadar aşındırıcı içermesi, diş yüzeyini aşındırmaması. Sodyum bikarbonata güvenme nedenlerimden biri bu… Sodyum bikarbonat diğer aşındırıcılarla kıyaslandığında çok zayıf bir aşındırıcı. Ve yüksek miktarda kullanılsa bile zayıf-orta olarak kabul edilen aşındırma değerlerini geçemiyor. Hatta bir çalışmada, karbonat oranıyla aşındırma miktarı arasında neredeyse ters orantı olduğu söylenmiş. %100 oranında sodyum bikarbonat kullanılan bir çalışmada aşındırma oranı çok düşük bulunmuş (yoğunluktan dolayı aslında işini iyi yapamıyor olabileceği düşünülmüş.) Diş köklerinin açığa çıktığı ya da diş hassasiyetlerinin olduğu durumlarda bile sodyum bikarbonatın güvenle kullanılabileceği belirtilmiş.

Zayıf bir aşındırıcı olduğu halde birçok çalışmada lekeleri çıkarmada silika ve kalsiyum karbonat gibi daha agresif içeriklerden daha etkili bulunmuş. Bir çalışmada sodyum bikarbonat oranının %45’ten %65’e çıkarılmasının lekeleri çıkarmadaki başarısını artırdığını ama daha yüksek yüzdelerin bu etkiyi bozduğunu söylemişler. Yani ideal oran %65 olabilir! Lab ortamında dişler 30 dk. boyunca karbonatla fırçalandığında dişin iç yapısında bulunan ve klasik diş macunlarıyla çıkarılamayan lekeleri bile azaltmış. Acaba uzun dönemde ağızda da benzer sonucu verebilir mi?

Sodyum bikarbonat ayrıca plak asitlerini nötralize ederek diş çürüğünün engellenmesine katkı sağlıyor ve diş minesine tükürükteki minerallerin yeniden yerleşebilmesi için uygun bir ortam yaratıyor. 

Ağız patojenlerine karşı da etkili olduğu için diş eti hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda olumlu sonuçlar alınıyor.

Kısacası macununuzu kendiniz hazırlıyorsanız sodyum bikarbonat faydalı ve güvenilir bir tercih olabilir. Kolay ulaşılabilir olmasını da unutmayalım…

Diş Taşı Temizliği Zararlı Mı?

“Diş taşlarını temizletmek zararlı diyorlar”,  diş hekimlerinin en sık duydukları sözlerden biridir herhalde. Durup dururken dişe işlem yapılması doğru değil, evet. Ancak bir kez dişlerin üzerindeki birikintiler tükürükteki minerallerle taşlaştığında onları oradan fırçayla uzaklaştırmak mümkün olmuyor. Bazen hastalar kendiliğinden kırıldığını söylüyorlar ancak bu durumda da geride tertemiz bir yüzey kalmıyor tabi.

Bu taşların içinde neler var? Mineraller, protein-polisakkarit kompleksleri, epitel hücreleri, lökositler ve mikroorganizmalar… İçeriğe dikkat edin… Bu yapıyla direkt komşulukta olan diş etinde elbette iltihabi bir yanıt gelişiyor. Gerek mikroorganizmaların direkt aktivitesinden gerekse iltihabi yanıt sonucu oluşan yıkıcı enzimlerden dolayı dokuda hasar meydana geliyor (1). Bu hasarı direkt gözle görmek mümkün… Aşağıda diş taşı kaldırıldığında hemen altından çıkan diş etinin görüntüsü yer alıyor. Hiç diş etine dokunulmadan, yalnızca taş uzaklaştırıldığında görülen tablo bu… 

Diş eti iltihabının diş kaybına varan ciddi sonuçları olabilir ancak sorun yalnızca ağız içinde sınırlı kalmayabiliyor. Diş eti iltihabının, kalp hastalıkları, diyabet, düşük doğum ağırlıkları, romatoid artrit ve daha birçok sistemik sorunla ilişkisi olabileceği düşünülüyor. Bunun nedeniyle ilgili farklı teoriler var. Birine göre hastada bu sorunlara bir yatkınlık var ve bunlar birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkıyor. Başka bir teoriye göre ise diş etindeki bu iltihaptan kaynaklanan sinyaller (sitokinler vb.) dolaşım yoluyla tüm vücuda yayılıyor. Üçüncü bir teori bakterilerin kendisinin dolaşıma katılıp sorun yarattığını söylüyor ki kalp krizi geçirenlerden alınan pıhtılarda bu bakterilere rastlandığını gösteren çalışmalar var. Dördüncü bir teoride ise bakterilere karşı üretilen antikorlar “moleküler benzerlik”ten dolayı vücudun kendisine saldırıyor (2). Bütün bunlar size başka bir tabloyu hatırlattı mı? Bana bu durum hep “sızıntılı bağırsak” ve sonucunda gelişen olayları çağrıştırır. O zaman bir nevi “sızıntılı diş eti”nden bahsedebiliriz sanki değil mi? 

Baştaki soruya dönecek olursak… Diş taşlarınızı temizletirken dişlerin bir miktar çizilme ihtimali olabilir (bu temizliğin nasıl yapıldığıyla da biraz alakalı). Ancak temizletmemenin verdiği zarar bununla kıyaslandığında kat kat fazla. Taş oluştuysa bunu fırça-macun, karbonat, vb. yöntemlerle tamamen temizleyemiyoruz. Dediğim gibi taşların bir kısmı gitse bile geride kalan yüzey pürüzsüz olmayacağı için sorun tamamen çözülmeyecektir. Bu yüzden dişlerin özel aletlerle tamamen temizlenmesi gerekiyor. Bir de bu temizliğin size 6 ay taşsız kalacağınızın garantisini vermeyeceğini bilmeniz gerek. Bakteri plağının taşlaşması 24 saat gibi kısa bir sürede bile olabiliyor. Bu süre tükürüğün yapısı ve mikrobiyomla ilgili bazı faktörlere bağlı olarak kişiden kişiye değişebiliyor. Ama sonuç olarak yapılan temizliği koruma görevi sizde. 

Peki nasıl koruyabiliriz? Kısa yöntem: diş fırçası ve diş ipi kullanarak. Doğru fırçalayıp diş ipi yaptığınızda dişlerin yüzeyindeki plak birikimini önlemiş olduğunuz için diş taşı oluşumunu kontrol altında tutabilirsiniz. Ancak olaya daha bütünsel bakan ve sadece ağız ve diş sağlığına değil bütün vücuda faydası olacak bir yöntem daha var: Sağlıklı beslenmek! 

Çürük ve diş eti hastalıklarının ortaya çıkma nedenini açıklamaya çalışan “Ekolojik Plak Hipotezi”ne göre, çevresel koşullarda gelişen bir değişiklik, dental plak mikroflorasının dengesinde bozulmaya yol açarak hastalığı getirebilir (3). Bu değişikliği yaratmada en bilindik olağan şüpheli, aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimi. İşlenmiş gıdalardan uzak bir beslenme şeklinde, alınan doğal kompleks karbonhidratların oluşturduğu asit, tükürüğün tolere edebileceği seviyededir. Ama sık sık işlenmiş basit karbonhidratlar tüketilmeye başlanırsa, oluşan asidik ortam çürük yapan bakterilerin rahatça yaşayabildiği, koruyucu bakterilerimizin ise dayanamadığı bir ortama dönüşecektir. Diş eti sağlığı için de durum benzer… Hem işlenmiş karbonhidratların yapışkan yapısı hem de diş eti oluğu sıvısının profilinin değişmesi plak birikimini artırır. Artan birikimin yarattığı metabolik değişiklikler redoks potansiyelini azaltır (elektron alma potansiyeli), pH yükselir ve daha önce sayıları az olan hastalık yapan bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşur. Bunlara bir de kişinin savunma sistemindeki yetersizlik de eklenirse ki sık sık şekerli gıdalar tüketmek dolaylı yoldan burayı da etkileyecektir, o zaman patojen mikroorganizmaların ağırlık kazanması daha da kolay olacaktır. Kan şekerinin sürekli yüksek seyretmesi de oksidatif stresi artırır ve başka bölgelerde olduğu kadar diş etlerinde de enflamasyonu tetikler (4)

Diyetle ağız diş sağlığı ve sistemik hastalıkların ilişkisini inceleyen bir makaleden aldığım aşağıdaki çalışmalar, günümüzün aşırı işlenmiş karbonhidrat tüketimiyle gelişen hastalıklarıyla diş eti hastalıkları arasındaki ilişkiyi görebilmek için birkaç örnek:

“Anormal kan şekeri metabolizması sonucu gelişen diyabetle periodontal hastalık göstergeleri arasında, hem çocuklarda hem yetişkinlerde yapılan çalışmalarda bir ilişki tespit edilmiş  (Tsai et al., 2002; Lalla et al., 2006). Kan şekeri seviyesini düşürdüğü bilinen fiziksel aktivite, yetişkinlerde yıkıcı periodontal hastalık gelişme riskini azaltmış (Merchant et al., 2003).  Fermente olabilen karbonhidratların aşırı tüketiminin bir göstergesi olan obezite, periodontal hastalık riskinde artış olmasıyla doğru orantılı bulunmuş (Perlstein and Bissada, 1977; Saito et al., 1998, 2005; Alabdulkarim et al., 2005; Dalla Vecchia et al., 2005; Reeves et al., 2006). (5)”

Aynı makalede diş ve diş eti sorunlarının aslında ileride gelişebilecek sistemik hastalıklar için bir alarm zili olabileceği vurgulanıyor. Günde 50 gramlık sükrozlu bir içeceğin diş eti cebi derinliğini yalnızca 4 günde artırdığı (Cheraskin et al., 1965), işlenmiş karbonhidratların diyetten çıkarılmasının ise diş eti kanamasını birkaç hafta içinde azalttığı, diğer yandan sistemik kronik hastalıkların gelişmesinin yıllar aldığı, bu açıdan diş ve diş eti sorunlarının sistemik kronik hastalıkların bir habercisi gibi görülmesi gerektiği söyleniyor. 

Başka bir yazıda diş taşı oluşumunu kolaylaştıran sistemik faktörlerden bahsedelim. Şimdilik bu yazıyı kısa bir özetle bitirelim: Diş taşı bir kez oluştuğunda diş eti iltihabının ilerlememesi için temizlik yapmak zararlı değil, aksine gerekli. Sonrasında ise temizlenmiş dişleri koruma görevi kişinin kendisinde. Bunun için hızlı yöntem, etkili bir fırçalama ve diş ipi alışkanlığı. Diğer yandan da diş eti iltihabını ileride oluşabilecek kronik sistemik sorunların bir göstergesi olarak görüp hemen beslenmeyi gözden geçirmek ve işlenmiş, basit karbonhidratların miktarını ve yenme sıklığını azaltmak, atılması gereken en önemli adım. 

Beslenmenin ağız-diş sağlığında ne denli öneme sahip olabileceğine dair sevdiğim başka bir yazım “Fırçasız, Macunsuz, Taş Devrinde Ağız Sağlı”ydı. Buradan okuyabilirsiniz…

Kaynaklar:
  1. https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/08959374940080022001
  2. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1469-0691.2007.01798.x
  3. https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/0022034517735295
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28266114
  5. Hujoel, P. (2009). Dietary Carbohydrates and Dental-Systemic Diseases. Journal of Dental Research, 88(6), 490–502. doi:10.1177/0022034509337700 

Kompozit Dolgulardaki BPA

Kompozit Dolgulardaki BPA

Amalgam dolguların zararlarından bahsettiğimizde haklı olarak akla gelen soru “Amalgam yerine ne yaptırmalıyız? Kompozit dolgular çok mu masum?” oluyor. Bu soruyu soranlar, kompozit dolgulardaki Bis-GMA, UDMA, Teg-DMA gibi korkutucu adlara sahip içeriklerden haberdar olan, kompozit dolguların BPA yükünü artırabileceği kaygısını taşıyan insanlar. BPA’nın sorunlu olmasının sebebi vücutta östrojenik aktivite göstermesi. Bu ise erken ergenlik, sperm sayısının azalması, üreme organlarının fonksiyonlarında bozukluk, obezite, cinsiyete özgü davranışların değişmesi, meme, yumurtalık, testis ve prostat kanseri riskinde artış gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor (1)

Birçok farklı kaynaktan BPA alıyoruz. Hatta “BPA-free” (BPA içermez) etiketli plastiklerin bile BPA gibi ve bazen ondan da fazla östrojenik aktiviteye yol açtığı görülmüş (2). Özellikle de bu ürünler ısıya maruz kaldıklarında…Geçen sene çıkan bir haberde, ülkemizdeki bütün sofra tuzlarında (deniz, göl ve kaya tuzları dahil) plastik parçalarına rastlandığını okumuştuk (3). Yani BPA ve benzeri etki gösteren plastikler hayatımızın birçok alanına sızmış durumda.

Peki kompozit dolgular, aldığımız BPA’nın ne kadarını oluşturuyorlar ve maruz kalınan miktarı azaltmak için dolguların yapılması sırasında nelere dikkat edilebilir? Araştırmalardan örneklerle bu sorulara cevap bulmaya çalıştım. Ancak kompozit yaptırın ya da yaptırmayın türünden bir cevap bekleyenleri boşuna yormayayım. Kısaca özetleyecek olursam, şu andaki genel kanı, kompozitlerden gelen BPA’nın günlük hayatta aldığımız BPA’ya göre çok düşük miktarda olduğu, ancak uzun dönemde birikime katkısı olma ihtimalinin varlığı yönünde. Araştırmalara kendileri bakmak isteyenler yazının devamını okuyabilirler.

 

Avrupa Komisyonu Raporuna Göre…

https://publications.europa.eu/en/publication-detail/-/publication/51f337b9-05f1-11e6-b713-01aa75ed71a1/language-en 

Avrupa Komisyonu, medikal malzemelerdeki BPA’ya yönelik raporunda diş hekimliği malzemelerinden gelen BPA’nın ilk 24 saatin öncesinde 140-200 mcg/kg/gün, uzun dönemde ise 2-12 mcg/kg/gün olduğunu söylemiş. Uzun dönemde maruz kalınabilecek dozun, EFSA’ya (European Food Safety Authority) göre şu an için güvenli kabul edilen 4 mcg/kg/gün dozun altında kaldığını belirtmiş. Ancak aşağıdaki araştırmalarda konunun bu kadar kesin olmadığını göreceksiniz…

 

CLARITY-BPA Çalışması

ABD Ulusal Çevre Sağlığı Enstitüsü, Ulusal Toksikoloji Programı ve FDA, akademik laboratuvarlarla birleşerek BPA konusunda düzenlemeler yapabilmek amacıyla bir ortak çalışma yürütmüşler (CLARITY-BPA)(5) . Bu çalışmanın beyin ve davranışları inceleyen ayağında ulaşılan şu sonuçlar kaygı verici:

“ Yaşa ve cinsiyete bağlı östrojen reseptörlerinin ortaya çıkması, beyine özgü ve davranışsal eşey ayrılığının (cinsiyetlerin) ortadan kalkması dahil, nöroendokrin gelişimin bozulduğuna dair kanıtlar; gelişim zamanında maruz kalınan BPA’nın […] ‘güvenli’ kabul edilen dozların altında bile olsa, beyin ve davranış değişikliklerine katkıda bulunduğu görüşünü destekliyorlar.”

Yani birkaç sene içinde, şu anda sorun oluşturmayacağı düşünülen dozların aslında sorun oluşturabildiği bilgisiyle karşılaşabiliriz. 

Güvenli kabul edilen dozlarla ilgili bu genel görüşlerden sonra diş hekimliği alanında yapılan çalışmalara bakalım.

 

Dolgu öncesi ve sonrası tükürük ve kandaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/10649872

Daha önce kompozit dolgusu ya da fissür örtücüsü olmayan 40 yetişkinden bazılarının bir, bazılarının dört dişine fissür örtücüler uygulanmış. Katılımcılardan işlemden hemen önce ve işlemden sonraki 1. ve 3.saatlerde ve 1., 3. ve 5. günlerde tükürük ve kan örnekleri alınmış. Sonuçlar şöyle: 1. ve 3. saatlerde alınan tükürüklerden bazılarında BPA tespit edilmiş. Daha sonraki ölçümlerde tükürükte BPA tespit edilememiş. Kandan alınan örneklerin hiçbirinde BPA tespit edilememiş. BPA kana geçiyorsa bile bu çalışmaya göre tespit edilemeyen oranlarda olabilir diye yorumlamışlar.

 

Dolgu Maddelerinin Östrojenik Aktivitesi

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11145352

Kompozit dolgularda aslında teknik olarak BPA’nın kendisi değil, BPA’dan üretilen başka maddeler bulunuyor. Bis-GMA da bunlardan biri. BPA’dan Bis-GMA elde edilmesi sırasında, işlem görmemiş BPA’nın da kompozitin içerisinde kalmış olabileceği ve östrojenik aktiviteye sebep olabileceği düşünülüyor. Yapılan bir çalışma bu aktiviteyi ölçmeyi amaçlamış. 3 fissür örtücü ve 5 dolgu yapıştırılmasında kullanılan ajan incelenmiş. Hiçbirinde BPA bulunamadığı halde iki fissür örtücünün östrojenik aktivite gösterdiğini saptamışlar. Bu fissür örtücülerde BPA yerine BPA-DMA diye yine östrojenik aktivite gösterdiği bilinen başka bir ajan varmış ve sorumlunun bu madde olduğu düşünülmüş. Ancak bu çalışmada bir ayrıntı var: Kullanılan malzemeler polimerize edilmemiş, yani reaksiyona girip kimyasal bağlar oluşturmamışlar. Bu yüzden de serbest haldeler. Dolgular, fissür örtücüler ağızda bu şekilde bulunmuyorlar. Işık verildiğinde reaksiyona girip sertleşiyorlar. O yüzden bu çalışmanın gerçek durumu ne kadar yansıttığı tartışılabilir. 

 

Kompozit dolgusu olan ve olmayanlardaki BPA

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28181074

Ağzında 6 veya daha fazla sayıda yüzeyi olan kompozit dolgular bulunan 20 kişiyle hiç kompozit dolguları bulunmayan 20 kişinin tükürüklerindeki BPA karşılaştırılmış. Kompozit grubundan 8 kişide BPA tespit edilirken kompoziti olmayan gruptan 3 kişide BPA tespit edilmiş. Ayrıca bağlı olmayan BPA oranı kompozit grubunda daha yüksekmiş. 

 

Lab. ortamında uzun dönem sonuçları

https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0109564118312004 

Bu çalışmada sekiz farklı kompozit dolgu markasından elde edilen küçük bloklar, su, yapay tükürük ve etanol solüsyonları içinde bekletilerek uzun dönemde bunlardan açığa çıkan monomer miktarları incelenmiş. Dolgu markalarına ve kullanılan solüsyona göre BisGMA, HEMA ve UDMA gibi bazı monomerlerin 52 hafta sonra bile solüsyona sızmaya devam ettikleri görülmüş. Araştırmacılar, monomer salınımının kısa dönemde risk taşımayabileceği düşünülse bile uzun dönemdeki birikim ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiği konusunda uyarmışlar. 

Yukarıda çalışmada böyle sonuçlar elde edilmiş olsa da başka makalelerde ağız içinde ve laboratuvar ortamında yapılan çalışmaların birbiriyle çelişebildiği de belirtilmiş. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31193754, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5445714/?tool=pmcentrez). 

 

Tükürük, idrar ve kanı baz alan çalışmalar 

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31075949 

20 Farklı klinik çalışmanın dahil edildiği kapsamlı bir incelemede, çoğu çalışmada kompozit dolgu ve fissür örtücü uygulamalarından sonraki 1. saatte tükürükte BPA miktarında artış tespit edildiği görülmüş. Uygulamalardan 1 hafta sonra BPA seviyeleri düşüş göstermiş. Bazı çalışmalarda bu artış 2-42 ng/mL kadar bulunurken, 120-931 ng/mL gibi daha yüksek miktarlar tespit eden çalışmalar da olmuş. Özellikle de uygulanan yüzey sayısının 6’yı geçtiği durumlarda tespit edilen BPA oranları daha da fazla artış göstermiş. Bir çalışmada, uygulamadan sonra ağzın çalkalanmasının BPA oranını düşürdüğü gösterilmiş. Yalnızca iki çalışmada kan serumunda ölçüm yapılmış ve bunlarda BPA seviyesinde artış bulunmamış. Ancak kan örneklerinden immün ve böbrek fonksiyonlarını değerlendiren başka iki çalışmada immün fonksiyonun 6. ve 12. ayda değiştiği ve bunun, B hücresi aktivasyonu, monosit ve nötrofil fonksiyonlarında değişiklik şeklinde ortaya çıktığı, 5. yılda bir değişiklik gözlenmediği belirtilmiş. Böbrek fonksiyonlarında değişiklik izlenmemiş. İdrar örneklerini değerlendiren çalışmalarda, tükürükteki kadar olmasa da idrarda BPA artışına rastlanmış. 

Kompozit dolgu ve fissür örtücü yaptıracaklara tavsiyeler

Yukarıdaki araştırmada, günlük yaşantımızda maruz kaldığımız BPA’ya bir de dolgulardan eklenecek olan BPA miktarını minimuma indirebilmek için şu önerilerde bulunulmuş:

  • Uygulanan dolgu maddesinin içeriğine dikkat edilmeli çünkü bazı monomerlerin östrojenik aktivitesi diğerlerinden daha fazla (örneğin Big-GMA, Bis-DMA’ya göre daha iyi). Dolgu maddelerinin içinde birden çok monomer kullanıldığı için bu kararı vermek zor olacaktır diye eklemişler. Dolguların güvenlik verilerinin olabildiğince açık yazılması gerektiğini söylemişler. (Maalesef böyle değil!)
  • Dolgu ve fissür örtücüler rubber dam (lastik örtü) kullanılarak yapılmalı.
  • Dolgu yapımı sırasındaki en son basamakta, oksijenle bir araya gelerek polimerize olmayan tabakayı engellemek için bu aşamada gliserin jel kullanılmalı. Buna alternatif olarak dolgu yüzeyinin güzelce cilalanması veya 30 sn. boyunca suyla yıkanması da düşünülebilir. 
  • Hasta dolgu yapıldıktan sonra 30 sn. boyunca ağzını çalkalamalı.
  • Işıkla sertleşen kompozitler kendi kendine sertleşenlere tercih edilmeli. 
  • BPA’nın yüksek östrojenik ve teratojenik (embryo veya fetüsün gelişimini etkileyebilecek) aktivitesinden dolayı çocuklarda, ergenlik dönemindeki gençlerde ve hamilelerde daha da dikkatli olunmalı. Hamilelerde aciliyet yoksa tedavi ertelenmeli ve özellikle de ilk 3 ay tedaviden kaçınılmalı. 
  • Bir seansta mümkün olduğunca az dolgu veya fissür örtücü yapılmalı.

Bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

Gördüğünüz gibi birçok çalışmada dolgu yapıldıktan bir süre sonra tükürükte BPA tespit edilemiyor. Ancak laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda dolguların kimyasal reaksiyonlarını tamamlamalarından 1 sene sonra bile içlerindeki monomerlerin, bulundukları sıvılara salınabildiği görülüyor. Yani salınım çok düşük, tespit edilemeyecek kadar düşük olsa bile uzun süre ağızda kaldığında vücutta birikime yol açıyor olabilir.  BPA’nın tek kaynağı kompozit dolgu ve fissür örtücüler olmadığı için bu birikim günlük hayatta alınan BPA’ya eklenebilir. Güvenilir kabul edilen dozlardaki belirsizlik de dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Kompozit dolguları kötülemek gibi gizli bir ajandam olmadığını da belirtmek istiyorum. Kompozit dolgular çok daha uygun fiyata, esnek ve diş yapısını koruyan tedavi seçenekleri sunuyorlar. Estetik olarak oldukça güzel sonuçlar veriyorlar. Bu yüzden gönül rahatlığıyla yapabilmeyi ben de isterim. Ancak verilere bakarken mümkün olduğunca tarafsız kalmak zorundayız.

Ne yapmalı?

Kompozite alternatif olabilecek malzemelerden artıları eksileriyle başka bir yazıda bahsedeceğim. Ancak öncelikle kompozit dolgulardaki bu şüpheden dolayı dolgu yaptırmaktan vazgeçmeden önce günlük hayatta başka kaynaklardan BPA alıp almadığınızı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir kez dişe dolgu yapılmasını gerektirecek duruma gelinmişse elimizdeki malzemelerden bir seçim yapmak zorundayız. Ama su alırken plastik şişe seçmek zorunda değiliz, mutfakta plastik kap kullanmak zorunda değiliz. O yüzden önce bu BPA kaynaklarını sıfırlamaya çalışmak iyi bir strateji olabilir. 

Kompozit dolgu yapılması sırasında yukarıda bahsettiğim önlemlere dikkat edilmesi, en azından başlangıçta maruz kalınan, nispeten daha yüksek olan miktarı azaltabilir. 

Ve bizim için geç olsa bile en azından çocuklarımız için, kendi sağlıklı dişlerini korumak aslında herhangi bir malzemenin beraberinde getirdiği şüpheleri bertaraf etmek için atılabilecek en iyi adım. Bunun için de her şeyden önce işlenmiş yiyeceklerden uzak, doğal ve zengin bir beslenme geliyor. Gerek gelişme çağında sağlam bir diş yapısı kazanmaları, gerek dişler sürdükten sonra asit saldırılarına karşı koruyabilecek minerallerden zengin bir ortam sağlanabilmesi, gerekse dost mikroorganizmaların baskın olduğu sağlıklı bir ağız mikrobiomu için sağlıklı beslenme ve beraberinde tabi ki güneş ışığı, uyku ve hareketin olduğu bir yaşam tarzı onlar için ilk hedefimiz olmalı. Daha sonra elbette doğru fırçalama ve diş ipi…

Civa Detoksu Neden ve Nasıl Yapılmalı?

Yaşadığımız kronik sorunların altında yatabilecek nedenlerden biri olan hatta bazen bunları başlatan en toksik kimyasallardan biri civa. Vücuda çeşitli şekillerde giren civa, doku ve organlarımızda birikerek biyokimyasal olayların aksamasına sebep oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre “Civanın sinir, sindirim ve bağışıklık sistemleri ile akciğerler, böbrekler, cilt ve gözler üzerinde toksik etkisi vardır.” Genelde bu tarzda söylemleri en son dile getiren kuruluşların Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri kuruluşlar olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden  bu uyarının birçok araştırmacıya göre biraz hafif kaçtığını ve civanın yol açtığı sorunların çok daha ciddi olabileceğini belirtmekte fayda var. (Amalgam dolgular ve dolayısıyla civanın zararları ile ilgili bazı araştırmalara değinen yazımı burada bulabilirsiniz.)

Bazı araştırmacılara göre çevre kirliliğinden ötürü civaya istisnasız herkes maruz kalıyor ve dolayısıyla herkesin düzenli detoks yapması lazım. Ancak bazı insanlar çok daha yüksek miktarlarda civaya maruz kalıyor ve bunun nedenleri şunlar olabilir:

  • Ağızda amalgam (gri) dolguların olması veya önceden önlem alınmadan bu dolguların sökülmüş olması (Söküm sırasında yüksek miktarlarda civa açığa çıkmaktadır ve bu civa organlarda birikebilmektedir. Doğru söküm tekniği için bu yazımı okuyabilirsiniz.)
  • Sık sık büyük balıklar tüketiyor olmak (Besin zincirinin üst basamaklarında bulunan ton balığı, kılıç balığı gibi balıklarda daha fazla civa birikmektedir.)
  • Aşılar (Bazı aşılarda koruyucu olarak civa bulunmaktadır.)
  • Termometre, ampül gibi civa içerebilen bazı eşyaların kırıldığı ortamda bulunmak
  • Mesleki maruziyet (Diş hekimi, diş hekimi yardımcılığı ya da maden işçiliği gibi meslekler yapıyor olmak)

 

Aşağıdaki videoda, amalgam dolgu sökümü sırasında hastanın ve hekimin maruz kaldığı civa buharı görselleştirilmiş. Açığa çıktığı ölçülen civa yoğunluğu oldukça yüksek!
 

Civanın farklı formları olduğunu hatırlatalım. Bizim en çok maruz kaldıklarımız elementel civa ve metil civa. Elementel civa, amalgam dolgularda bulunuyor. Çok kolay buharlaştığı için büyük oranda akciğerlerimizden alınıyor. Ağız ısısı, çiğneme, fırçalama, diş gıcırdatma vb. etkenler de eklendiğinde alınan civa miktarı artmış oluyor. Dolgulardaki civanın bir kısmı ise metilcıvaya dönüşerek yutuluyor. Elementel civa yağda çok kolay çözündüğü için kan beyin bariyerini geçerek merkezi sinir sistemine ve plasentadan geçerek anne karnındaki bebeğe ulaşabiliyor. Kan beyin bariyerini geçen civa orada iyonize olarak hapsoluyor ve nörotoksik etkiler göstermeye başlıyor. Beyinde o kadar uzun süre kalabiliyor ki maruz kaldıktan seneler sonra bile burada tespit edilebiliyor(1).

Metil civa formuna maruz kaldığımız başka bir kaynak ise balıklar. Denizlerde -kirlilikten dolayı- bulunan civa planktonlar tarafından metil civaya dönüştürülüyor. Civa, planktonları yiyen balıkların vücutlarında depolanıyor ve büyük balık küçük balığı yedikçe biriken toplam civa miktarı artıyor. Zincirin son basamağında bulunan bizler de büyük balıklar tükettiğimizde bütün o birikimi almış oluyoruz. Metil civa başlıca gastrointestinal sistemden emiliyor. Dolaşıma geçtiğinde eritrositlerin içine girerek %90’ından fazlası hemoglobine bağlanıyor. Vücuttaki metil civa yükünün %10’u yine beyinde bulunuyor ve yavaş yavaş inorganik bir forma dönüşüyor. Beyinde sinir hücrelerinin ölümüne, glia hücrelerinin hasarına sebep oluyor ve serebral ve serebellar kortekse zarar veriyor. Metil civa da plasentadan fetüse geçebiliyor ve bebeğin beyninde birikerek bahsettiğim hasarlara yol açabiliyor. (1)

Bazı kaynaklarda, civanın vücutta yarılanma ömrünün (yarısının vücuttan atılması için gereken sürenin) 20-90 gün olduğu söylense de otopsi çalışmaları bunun doğru olmadığını ve özellikle beyinde, civaya maruz kaldıktan 17 sene sonra bile civa tespit edilebildiğini göstermiş (2).

İşte bu sebeplerden dolayı, civanin vücutta yarattığı hasarı onarmak için yalnızca civa kaynağını ortadan kaldırmak ve vücudun civayı zaman içinde atmasını beklemek yeterli olmuyor. Özellikle de detoks sistemleri iyi çalışmayan ve civa birikimi çok fazla olanlarda civayı depolandığı yerlerden, özellikle de beyinden koparıp atabilmek için vücudun çeşitli şekillerde desteklenmesi ve ek olarak şelasyon ajanları ve bağlayıcıların kullanılması gerekiyor.

Civa detoksu yapmanın ise bazı sosyal medya hesapları ve bloglarda bahsedildiği kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Özellikle de halihazırda birçok kronik sorunla savaşanlar için rastgele bir detoks ürününü kullanmaya başlamak faydadan çok zarar getirebilir. En hafif protokollerde bile kötü yan etkilerle karşılaşan ve durumu kötüleşen hastalara rastlanıyor. Bu yüzden herhangi bir ürünü instagram hikayelerinde görüp kullanmaya başlamadan önce çok iyi düşünmenizi ve araştırmanızı öneririm. Civa detoksu demek, civayı yerleştiği organlardan hareketlendirip vücutta dolaşır hale getirmek anlamına geliyor. Civa, bu hareketi sonucunda, daha az zarar vereceği bir organdan daha çok zarar vereceği bir organa taşınarak durumun kötüleşmesine sebep olabilir (örneğin yağ dokusundan çıkıp beyne yerleşebilir). Bu yüzden hiç de hafife alınacak bir iş değil!

Bundan dolayı ben de civa detoksuyla ilgili yazılarımda size belirli bir protokol önermeyeceğim. Bunun yerine bu konuda önde gelen belli başlı protokolleri genel hatlarıyla anlatıp yapılan eleştirilere değineceğim. Bu protokollerden bazıları şunlar:

  • Andy Cutler protokolü
  • Dietrich Klinghardt protokolü
  • Chris Shade / Quicksilver yöntemi
  • TRS ve benzeri nano kliptilolitler
  • Boyd Haley  – Emeramide (OSR)
  • HMD
  • IV şelasyon yöntemleri (Artık neredeyse kimse önermiyor ancak neden tehlikeli olduğundan bahsedeceğim.)

Protokolleri yazdığımda hepsinde ortak olan bazı noktalar olduğunu göreceksiniz. Bunlardan biri, civayi vücuttan kısa sürede atamayacağınız, atmanızın doğru olmadığı. Senelerce vücudunuzda biriken civadan kurtulmak için sabırlı olmanız gerekiyor. Aksi halde vücut organlardan serbest kalan yüklü miktarda cıvayla başedemeyebilir. Bir diğer ortak nokta ise protokollerin çoğunun, kullanılan şelasyon yöntemine ek olarak detoks sistemlerini ve organları destekleyecek önlemler de önermeleri.

Ben de protokollerin ayrıntılarına geçmeden önce detoks sistemlerimizden bahsetmeyi düşünüyorum. Zira hangi yöntemi seçerseniz seçin, öncesinde vücudunuzda bazı sistemleri -toksik yükün elverdiği ölçüde- daha iyi çalışır hale getirirseniz, bahsedilen yan etkilerle karşılaşma ihtimaliniz azalır diye düşünüyorum.

Yazmamı istediğiniz noktalar ve katkılarınız için yorumlarınızı bekliyorum… Sonraki yazıda görüşmek üzere…

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!