Skip to main content
Tag

güvenli amalgam sökümü

Civa Toksisitesine Karşı Genetik Yatkınlık

Bazı insanlar, yaşadıkları sağlık sorunlarının, amalgam dolguları yapıldıktan ya da gerekli önlemler alınmadan söküldükten sonra başladığını gözlemlerken, diğerleri senelerdir amalgam dolguları olduğu halde kendilerini sağlıklı hissedebiliyorlar.

Tabi ki herkesin sağlıklı olma kriteri farklı olabilir. Vücudu ciddi alarmlar veren biri, bu belirtilerle yaşamaya o kadar alışmıştır ki kendini sağlıklı olarak addediyordur.

Yine de civaya maruz kalan herkeste aynı sorunların görülmediğini söylemek yanlış olmaz. Bazı insanlar civa ya da başka toksinlerle daha kolay baş edebiliyor gibi görünürken, diğerlerinde bu tip toksinler birçok sağlık sorununa yol açabiliyor.

Neden bazı insanlar diğerlerine göre civadan daha fazla etkileniyor? 

Bunun birçok sebebi olabilir: Maruz kalınan toksinlerin miktarı, bu miktarın zaman içerisinde mi biriktiği yoksa bir anda mı maruz kalındığı, aynı anda birden fazla toksine maruz kalınması ve birbirlerinin etkisini kat kat artırmaları, vücutta var olan patojen bakteri toksinlerinin de işin içine girmesi gibi…

Giderek daha çok dikkatleri çeken başka bir sebep ise kişinin genetik diziliminde görülen bazı normalden sapmaların (polimorfizm veya SNP’lerin) o kişiyi toksinlerin etkilerine karşı daha hassas hale getirmeleri.

2015 yılında Amerikan Diş Hekimleri Birliği üyeleri üzerinde yapılan bir çalışmayı anlatan makalenin giriş kısmında şu yoruma yer verilmiş:

“ Cıvanın risk değerlendirmesini yaparken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, benzer cıva miktarlarına maruz kaldıkları halde, […] saçta ölçülen cıva miktarları açısından toplulukların bireyleri arasında çok büyük farklar olması (Canuel ve arkadaşları, 2005).” Yani kişiler aynı miktarda civaya maruz kalıyor gibi görünse de atabildikleri civa miktarları farklı olabiliyor. Devam edelim… “Bireyler arasındaki cıva miktarındaki farkı, maruz kalınan cıvanın kaynağı ve dozu bir derece açıklasa da, cıvanın emilim, dağılım ve atım süreçlerindeki (başka bir deyişle toksikokinetiğindeki) farklılıklar da bu ayrımın oluşmasında önemli bir rol oynuyor olabilir. Cıva toksikokinetiği, örneğin cıvayı taşıyan, oksitleyen veya indirgeyen fonksiyonel enzimlerdeki ve proteinlerdeki değişikliklerden etkilenebilir(Gundacker ve arkadaşları, 2010).” (1)

Woods 2013 yılında 500 çocuk üzerinde yaptığı çalışmanın sonucunda demiş ki:

  • Vücutta metallotionein üretilmesini sağlayan genlerdeki anormallikler (SNP’ler), çocukların civa nörotoksisitesine yatkınlığını artırıyor.

  • Civa ve nörodavranışsal performans arasındaki ilişki en fazla erkek çocuklarda gözlemlenmiş.

  • 2 metallotionein SNP’ine sahip çocuklarda, civanın performans üzerindeki kötü etkisi en yüksek seviyede ölçülmüş. (2)

Şimdi bir de metallotioneinin vücutta ne iş yaptığına bakalım:

Metallotioneinler, sülfhidril grupları içeren çinko, bakır, demir, kadmiyum, civa ve başka metallere bağlanan küçük proteinlerdir (3). Bu özellikleriyle çinko metabolizmasını düzenlemekle birlikte aynı zamanda vücutta doğal şelatör görevi de görürler ve toksik metallerin vücuttan atılmasında rol oynarlar (4).

Metallotioneinlerin görevini daha iyi anlayabilmek için yapılan bir deneyde, araştırmacılar farelerin MT-I ve MT-II genlerini susturmuşlar. Bunun farelerde gelişimsel olarak hiçbir etkisi olmamış gibi görünse de kadmiyum zehirlenmesine karşı daha duyarlı hale gelmişler. Öte yandan MT genlerinin arttırılması ise kadmiyuma dirençlerini artırmış (5).

Kısacası yalnızca bir proteini üreten bir gendeki farklılık bile metallerin ve dolayısıyla civanın atılımını kötü yönde etkileyerek vücudun baş edemeyeceği kadar çok toksin birikmesine yol açabilir.

Daha önce yazdığım “Amalgam Konusu” başlıklı yazımda civa araştırmalarında öne çıkan başka genetik varyasyonları da bulabilirsiniz.

Genetik olarak şanssızsak…

Artık genlerimizin kader olmadığını biliyoruz. Epigenetik bilimi gösterdi ki çevresel faktörler, genlerin nasıl dışa vurulacağı konusunda oldukça büyük rol oynayabiliyor. Vücudunuz için yarattığınız ortam, genlerin açma kapama düğmelerini kontrol edebiliyor. Yedikleriniz, uykunuz, güneş ışığı almanız, doğada zaman geçirmeniz, iyi sosyal ilişkilerinizin olması, doğru nefes almanız gibi birçok etken bu ortamın daha iyi olmasını sağlayabilir. Bunların alakasız olduğunu düşünebilirsiniz ancak her biri vücuttaki biyokimyasal olayların tıkır tıkır yürümesini kolaylaştıran unsurlar.

Tabi vücudun toksinlerle baş edebilme gücünü artırmaya çalışırken, dışarıdan maruz kalınan toksinleri elimizden geldiğince azaltıp bedenin yükünü hafifletmemiz gerektiğini de hatırlayalım…

Hamileler, Emzirenler ve Bebek Sahibi Olmak İsteyenlerde Amalgam Sökümü

“Hamile ve emzirenlerde amalgam sökümü yapılabilir mi?”, “Bebek sahibi olmak istiyorum, amalgam sökümünden ne kadar süre sonra hamile kalmalıyım?” Bu sorular sık sık aldığım sorular… Bu yazımda bunlara cevap vermeye çalıştım. Bunu yaparken cıvanın atılmasıyla ilgili bazı çalışmalardan da örnekler verdim. Bence bu örnekler yalnızca hamileler, emzirenler ve hamile kalmak isteyenler için değil, amalgam dolgularla ilgili soruları olan herkes için ilginç bilgiler taşıyor. Bu yüzden hem hastaların hem de hekimlerin faydalanabilecekleri bir yazı olduğunu düşünüyorum.

IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) amalgam dolguların hastaya, hekime ve yardımcı personele zarar vermeden sökülebilmesi için oldukça detaylı önlemlerden oluşan SMART protokolünü oluşturmuş (Detaylarını ve dikkat edilmesi gereken noktaları bu yazımda anlatmıştım). Bu protokolü inceleyecek olursanız, hastanın cıvaya maruz kalabileceği bütün yolların hesap edildiğini ve buna karşı oldukça titiz tedbirlerin önerildiğini görebilirsiniz. 

Bütün bu önlemlere rağmen IAOMT, SMART protokolüne uyulsa bile asla cıvaya maruz kalınmaz gibi bir iddiada bulunamayacağımızı söylüyor. Akla şu soru gelebilir: Ağzında çok fazla amalgamı olan birinin her gün dolgulardan aldığı cıva mı daha fazladır yoksa önlem alınarak sökülse bile işlem sırasında maruz kalınabilecek olan cıva mı? Bu soruya cevap vermek güç. Bu, işlem sırasındaki bazı küçük detaylara (rubber-dam’in sızdırmazlığı sağlandı mı, dolgular büyük parçalar halinde mi çıktı, burnu tam kapatan bir oksijen maskesi kullanıldı mı vb.) ve sökümü yapılacak dolgu sayısına ve büyüklüğüne göre değişir büyük ihtimalle. Yine de işlem sırasında gelişebilecek herhangi bir aksaklık ihtimaline karşın, hamile ve emzirenlerde hiç amalgam sökümü yapmamak daha güvenli kabul edilebilir.

Hamile veya emziren birinde amalgamlı bir dişe acil müdahale edilmesi gerekirse?

Elbette dişte, tedavisi ertelenemeyecek bir sorun gelişirse (amalgam dolgunun bir parçasının kırılması ve kalan parçanın yutulma riski olması gibi) hamilelik ve emzirme dönemlerinin bitmesi beklenemez. Bu durumda, yukarıda bahsettiğim SMART protokolünün titizlikle uygulanmasına ek olarak, işlemden itibaren 3-4 gün boyunca annenin sütünü sağıp atması, bunun için de işlemden önce bebeğe bu sürede yetecek kadar sütün sağılıp saklanması öneriliyor (Bu öneriler Chris Shade ve Andy Cutler gibi amalgamın zararları ve şelasyon yöntemleri üzerine çalışan araştırmacılara ait). Bu süre boyunca bebeği ya da artık meme bağımlısı olmuş bir ufaklığı emzirmemek çok güç biliyorum… Ama dişte ağrı gibi ertelenemeyecek bir durum varsa alınabilen bütün önlemleri alarak dolguyu sökmekten başka çare yok…

Şimdi gelelim hamilelikle ilgili ikinci konumuza…

Amalgamlar hamile kalmadan en geç ne kadar önce sökülmeli?

Bu konuya ilişkin farklı öneriler var. Örneğin cıva toksisitesi konusunda sadık bir hayran kitlesi olan kimyager Andy Cutler’a göre, ağızdaki amalgamlar tamamen çıkarıldıktan birkaç ay sonra, organlarda birikmiş olan cıva, atılmak üzere kana geçmeye başlıyor. Andy Cutler’a göre hamile kalmadan önce cıvanın atıldığı bu dönemin geçmesi beklenmeli ve bu da yaklaşık 18 ay sürüyor (12 ay şelasyon ve 6 ay bekleme dönemi).

Andy Cutler’ın bu iddiası doğru mudur bilmiyorum çünkü kendi yorumundan başka kaynak yok. Ancak tabi ki hamile kalmadan ne kadar uzun süre önce sökülürse o kadar iyi olacağını söylemek herhalde yanlış olmaz. 

Ama bazen bu kadar beklemeye vakti olmayan hastalarımız oluyor. Onlar amalgamları söktürmeden hamile kalsalar daha mı iyi?

Kişisel fikrim, amalgam dolgularla hamile kalıp hem hamilelik hem de emzirme döneminde bebeği her gün dolgulardan gelen cıvaya maruz bırakmaktansa hamilelik öncesi dolgulardan kurtulmanın daha iyi olacağı yönünde. 

Söküm sonrasında, uzun dönemdeki kan ve idrar cıva değerlerini gösteren aşağıdaki çalışma bu fikri değerlendirmemize yardımcı olabilir (1)

Bu çalışmada amalgam sökümü sırasında bir grup hastaya ağızda lastik örtü (rubber dam) kullanılmış, diğer gruba ise lastik örtü olmadan söküm yapılmış. Lastik örtü, sadece çalışılan dişlerin açıkta kalmasını sağlıyor ve genel diş hekimliğinde dişlerin tükürük ve kan olmadan tedavi edilmesi için kullanılıyor. Amalgam sökümünde ise amalgam parçalarının yutulmasını engelliyor.  

Fotoğrafta mor olarak gördüğünüz, dişleri açıkta bırakıp ağzı örten örtü “lastik örtü” (rubber dam) olarak adlandırılıyor.

 

Bahsettiğim çalışmada önlem olarak yalnızca lastik örtü uygulanmış, SMART protokolünün diğer önlemleri alınmamış (Bütün önlemlerin listesine şu sayfadan ulaşabilirsiniz). Söküm öncesinde, sökümden hemen sonra ve devamındaki 1 yıl içerisinde çeşitli zamanlarda hastalardan kan ve idrar örnekleri alınmış.

Kan seviyelerini gösteren aşağıdaki grafiği incelerseniz, lastik örtü kullanılmayan grupta diğer gruba göre cıva seviyesinde çok ciddi bir yükselme olduğunu görebilirsiniz. Sonrasında ise önlem alınanlarda yaklaşık 50 gün içinde, alınmayanlarda ise 50-100 gün arasında kan cıva seviyeleri amalgamların ağızda olduğu dönemdekinden aşağıya iniyor. Kısacası kandaki cıva seviyesinin ortalama 3 ay içerisinde başlangıçtakinden daha düşük ve stabil bir noktaya geldiğini söyleyebiliriz.

Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

Bir kez civaya maruz kalındığında, şelasyonla kan seviyeleri azaltıldığı halde 17 yıl sonra bile hala dokularda cıvaya rastlandığını kadavra çalışmalarından biliyoruz (2). Bu yüzden hamilelik öncesindeki amaç, dokularda biriken cıvayı sıfırlamak değil, vücutta dolaşan cıvayı stabil hale getirmek aslında. 

Kandaki cıva seviyelerinin ne kadar sürede azaldığına dair başka bir örnek de 1970’lerde Irak’taki elim kazanın bulgularından geliyor. Irak’taki olayda, çiftçiler kendilerine ekmeleri için dağıtılan ve koruyucu olarak metil cıva içeren (!!!) buğday ve arpayı yemeye başlamışlar. Bundan birkaç ay sonra hastaneler ciddi sağlık sorunlarıyla gelen hastalarla dolmaya başlamış. 

Bu kaza sırasında yapılan bir çalışmada cıvanın kan seviyesinin yarılanması için gereken süre 40 ile 105 gün arasında bulunmuş (3).

Cıva konusunda çalışan başka bir araştırmacı olan Chris Shade’in referans gösterdiği (4) (ama orijinalini bulamadığım) çalışmaya göre ise hassas gruplarda bu süre 120 güne kadar çıkmış. (Bu sürelerin, kan seviyesinin tam olarak eski haline gelmesi için değil, başlangıçta ölçülen miktarın yarılanması için gereken süreler olduğunun altını çizmek istiyorum.) 

Sağdaki grafikte zehirlenenlerden bazılarında civanın kanda ölçülen yarılanma ömrünün 120 güne kadar çıkabildiği görülüyor.

Tabi bu tarz zehirlenmelerde cıva seviyeleri o kadar çok yükseliyor ki cıvanın yarısı vücuttan atıldığında bile kalan miktar hala çok yüksek oluyor. Yine de cıvanın vücuttan atılma süresini anlamamıza yardımcı olmaları açısından önemli örnekler. 

Bana kalırsa tüm bu bilgilere rağmen hala herkese önerilebilecek net bir süreden bahsedemeyiz.  Bu süre, maruz kalınan cıva miktarı, kişinin detoks sistemlerinin ne kadar iyi çalıştığı, destekleyici diyet ve yaşam tarzı müdahaleleriyle değişebilir. Bu yüzden bu sürenin kişiye özel olarak belirlenmesi daha doğru olabilir. Tek bir dolgusu olan, çok titiz bir şekilde bunu söktüren, belirgin sağlık sorunları olmayan biriyle, 8 tane dolgusu gelişigüzel sökülmüş, zaten halihazırda sağlık sorunlarıyla boğuşan birinin dolaşımlarındaki cıva seviyeleri aynı olmayacaktır. Hamilelik öncesinde dolgular sökülmeden önce ve sonra kan testleri yaptırıp değişimi gözlemlemek de mümkün olabilir. 

Özetle…

Bence amalgam dolgular ileride hamile kalma ihtimali olan bütün kadınlarda sökülmeli, yakın zamanda hamile kalmak isteyenlerde sökülüp en azından 3 ay kadar beklenmeli, hamile veya emzirenlerde ise ancak çok acil bir durum olursa sökülmeli. Tabi bütün hepsinde mutlaka cıvaya maruz kalmayı en aza indirecek şekilde önlemler alınmalı. Ve kişinin detoks sistemlerini destekleyecek bir diyet ve yaşam tarzı unutulmamalı…

Kaynaklar
  1. Ref. Berglund, A., & Molin, M. (1997). Mercury levels in plasma and urine after removal of all amalgam restorations: The effect of using rubber dams. Dental Materials, 13(5-6), 297–304. doi:10.1016/s0109-5641(97)80099-1 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9823089
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8793247
  3. Bakir, F., Damluji, S. F., Amin-Zaki, L., Murtadha, M., Khalidi, A., Al-Rawi, N. Y., … Doherty, R. A. (1973). Methylmercury Poisoning in Iraq. Science, 181(4096), 230–241. doi:10.1126/science.181.4096.230 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/4719063
  4. https://www.youtube.com/watch?v=20b7y9tTY3E&t=1360s

Civa Detoksu Neden ve Nasıl Yapılmalı?

Yaşadığımız kronik sorunların altında yatabilecek nedenlerden biri olan hatta bazen bunları başlatan en toksik kimyasallardan biri civa. Vücuda çeşitli şekillerde giren civa, doku ve organlarımızda birikerek biyokimyasal olayların aksamasına sebep oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre “Civanın sinir, sindirim ve bağışıklık sistemleri ile akciğerler, böbrekler, cilt ve gözler üzerinde toksik etkisi vardır.” Genelde bu tarzda söylemleri en son dile getiren kuruluşların Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri kuruluşlar olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden  bu uyarının birçok araştırmacıya göre biraz hafif kaçtığını ve civanın yol açtığı sorunların çok daha ciddi olabileceğini belirtmekte fayda var. (Amalgam dolgular ve dolayısıyla civanın zararları ile ilgili bazı araştırmalara değinen yazımı burada bulabilirsiniz.)

Bazı araştırmacılara göre çevre kirliliğinden ötürü civaya istisnasız herkes maruz kalıyor ve dolayısıyla herkesin düzenli detoks yapması lazım. Ancak bazı insanlar çok daha yüksek miktarlarda civaya maruz kalıyor ve bunun nedenleri şunlar olabilir:

  • Ağızda amalgam (gri) dolguların olması veya önceden önlem alınmadan bu dolguların sökülmüş olması (Söküm sırasında yüksek miktarlarda civa açığa çıkmaktadır ve bu civa organlarda birikebilmektedir. Doğru söküm tekniği için bu yazımı okuyabilirsiniz.)
  • Sık sık büyük balıklar tüketiyor olmak (Besin zincirinin üst basamaklarında bulunan ton balığı, kılıç balığı gibi balıklarda daha fazla civa birikmektedir.)
  • Aşılar (Bazı aşılarda koruyucu olarak civa bulunmaktadır.)
  • Termometre, ampül gibi civa içerebilen bazı eşyaların kırıldığı ortamda bulunmak
  • Mesleki maruziyet (Diş hekimi, diş hekimi yardımcılığı ya da maden işçiliği gibi meslekler yapıyor olmak)

 

Aşağıdaki videoda, amalgam dolgu sökümü sırasında hastanın ve hekimin maruz kaldığı civa buharı görselleştirilmiş. Açığa çıktığı ölçülen civa yoğunluğu oldukça yüksek!
 

Civanın farklı formları olduğunu hatırlatalım. Bizim en çok maruz kaldıklarımız elementel civa ve metil civa. Elementel civa, amalgam dolgularda bulunuyor. Çok kolay buharlaştığı için büyük oranda akciğerlerimizden alınıyor. Ağız ısısı, çiğneme, fırçalama, diş gıcırdatma vb. etkenler de eklendiğinde alınan civa miktarı artmış oluyor. Dolgulardaki civanın bir kısmı ise metilcıvaya dönüşerek yutuluyor. Elementel civa yağda çok kolay çözündüğü için kan beyin bariyerini geçerek merkezi sinir sistemine ve plasentadan geçerek anne karnındaki bebeğe ulaşabiliyor. Kan beyin bariyerini geçen civa orada iyonize olarak hapsoluyor ve nörotoksik etkiler göstermeye başlıyor. Beyinde o kadar uzun süre kalabiliyor ki maruz kaldıktan seneler sonra bile burada tespit edilebiliyor(1).

Metil civa formuna maruz kaldığımız başka bir kaynak ise balıklar. Denizlerde -kirlilikten dolayı- bulunan civa planktonlar tarafından metil civaya dönüştürülüyor. Civa, planktonları yiyen balıkların vücutlarında depolanıyor ve büyük balık küçük balığı yedikçe biriken toplam civa miktarı artıyor. Zincirin son basamağında bulunan bizler de büyük balıklar tükettiğimizde bütün o birikimi almış oluyoruz. Metil civa başlıca gastrointestinal sistemden emiliyor. Dolaşıma geçtiğinde eritrositlerin içine girerek %90’ından fazlası hemoglobine bağlanıyor. Vücuttaki metil civa yükünün %10’u yine beyinde bulunuyor ve yavaş yavaş inorganik bir forma dönüşüyor. Beyinde sinir hücrelerinin ölümüne, glia hücrelerinin hasarına sebep oluyor ve serebral ve serebellar kortekse zarar veriyor. Metil civa da plasentadan fetüse geçebiliyor ve bebeğin beyninde birikerek bahsettiğim hasarlara yol açabiliyor. (1)

Bazı kaynaklarda, civanın vücutta yarılanma ömrünün (yarısının vücuttan atılması için gereken sürenin) 20-90 gün olduğu söylense de otopsi çalışmaları bunun doğru olmadığını ve özellikle beyinde, civaya maruz kaldıktan 17 sene sonra bile civa tespit edilebildiğini göstermiş (2).

İşte bu sebeplerden dolayı, civanin vücutta yarattığı hasarı onarmak için yalnızca civa kaynağını ortadan kaldırmak ve vücudun civayı zaman içinde atmasını beklemek yeterli olmuyor. Özellikle de detoks sistemleri iyi çalışmayan ve civa birikimi çok fazla olanlarda civayı depolandığı yerlerden, özellikle de beyinden koparıp atabilmek için vücudun çeşitli şekillerde desteklenmesi ve ek olarak şelasyon ajanları ve bağlayıcıların kullanılması gerekiyor.

Civa detoksu yapmanın ise bazı sosyal medya hesapları ve bloglarda bahsedildiği kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Özellikle de halihazırda birçok kronik sorunla savaşanlar için rastgele bir detoks ürününü kullanmaya başlamak faydadan çok zarar getirebilir. En hafif protokollerde bile kötü yan etkilerle karşılaşan ve durumu kötüleşen hastalara rastlanıyor. Bu yüzden herhangi bir ürünü instagram hikayelerinde görüp kullanmaya başlamadan önce çok iyi düşünmenizi ve araştırmanızı öneririm. Civa detoksu demek, civayı yerleştiği organlardan hareketlendirip vücutta dolaşır hale getirmek anlamına geliyor. Civa, bu hareketi sonucunda, daha az zarar vereceği bir organdan daha çok zarar vereceği bir organa taşınarak durumun kötüleşmesine sebep olabilir (örneğin yağ dokusundan çıkıp beyne yerleşebilir). Bu yüzden hiç de hafife alınacak bir iş değil!

Bundan dolayı ben de civa detoksuyla ilgili yazılarımda size belirli bir protokol önermeyeceğim. Bunun yerine bu konuda önde gelen belli başlı protokolleri genel hatlarıyla anlatıp yapılan eleştirilere değineceğim. Bu protokollerden bazıları şunlar:

  • Andy Cutler protokolü
  • Dietrich Klinghardt protokolü
  • Chris Shade / Quicksilver yöntemi
  • TRS ve benzeri nano kliptilolitler
  • Boyd Haley  – Emeramide (OSR)
  • HMD
  • IV şelasyon yöntemleri (Artık neredeyse kimse önermiyor ancak neden tehlikeli olduğundan bahsedeceğim.)

Protokolleri yazdığımda hepsinde ortak olan bazı noktalar olduğunu göreceksiniz. Bunlardan biri, civayi vücuttan kısa sürede atamayacağınız, atmanızın doğru olmadığı. Senelerce vücudunuzda biriken civadan kurtulmak için sabırlı olmanız gerekiyor. Aksi halde vücut organlardan serbest kalan yüklü miktarda cıvayla başedemeyebilir. Bir diğer ortak nokta ise protokollerin çoğunun, kullanılan şelasyon yöntemine ek olarak detoks sistemlerini ve organları destekleyecek önlemler de önermeleri.

Ben de protokollerin ayrıntılarına geçmeden önce detoks sistemlerimizden bahsetmeyi düşünüyorum. Zira hangi yöntemi seçerseniz seçin, öncesinde vücudunuzda bazı sistemleri -toksik yükün elverdiği ölçüde- daha iyi çalışır hale getirirseniz, bahsedilen yan etkilerle karşılaşma ihtimaliniz azalır diye düşünüyorum.

Yazmamı istediğiniz noktalar ve katkılarınız için yorumlarınızı bekliyorum… Sonraki yazıda görüşmek üzere…

SMART Protokolü ile Amalgam Dolgu Sökümü

Amalgamlar dolguların sökümü sırasında ortaya çıkan cıva gazının ve etrafa saçılan cıva partiküllerinin hasta, hekim ve çevre açısından tehlike oluşturduğu biliniyor (1). Civanın verebileceği zararlarla ilgili daha önce detaylı bir yazı yazmıştım.

Bu zararlarından dolayı, cıvanın hastanın ve hekimin vücuduna geçmesini engellemek ve aynı zamanda çevreye verdiği zararı en aza indirmek için bazı önlemler alınması önerilmiş. Bu önlemleri bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar ve kendi yaptıkları deneyler çerçevesinde bir araya getiren kuruluş olan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology), bu uygulamaya “Smart Protocol” adını vermiş. 

Hasta, hekim ve çevre güvenliği açısından amalgam sökümü sırasında alınması önerilen bu önlemlere bakalım (1,2):

Hasta açısından:

  • Hamilelere ve emzirenlere amalgam sökümü yapılması önerilmez.
  • İşlemden önce hasta, aktifleştirilmiş karbon, klorella, bentonit, zeolit veya cıvayı tuttuğu söylenen benzeri ajanlarla ağzını çalkalamalı ve gargara yapmalı. Bu cümle IAOMT tarafından önerilen genel protokolü yansıtsa da ben kendi araştırmalarımdan vardığım sonuçla yalnızca aktifleştirilmiş karbon kullanıyorum. Bazı görüşlere göre klorella cıvaya zayıf tutunduğu için faydadan çok zarar getirebilir. Başka bir deneye göre ise ağır metal tutmasıyla ünlenmiş zeolit bu konuda son derece başarısızdır (6). Bentonitin de zeolite benzer şekilde etkisiz olduğunu savunan görüşler mevcut. Bunların dışında, seçilen ajanın emdirildiği bir pamuğun işlem sırasında ağız tabanına yerleştirilmiş olmasını öneren hekimler de bulunuyor (3). Bazı protokollere göre ise bu şelasyon ajanı işlem öncesinde hastaya içirilmektedir. Ben kendi uygulamamda önce aktif karbon kapsülü içiriyor, ardından da sıvı formuyla ağzı çalkalatıyorum.
  • Hasta ağzına lastik örtü (rubber dam) uygulanarak etrafa sıçrayacak olan amalgam parçacıklarının ağızla teması engellenmeli.  Ben bu lastik örtüye ek olarak jel formunda olan ve dolgu yaptığımız ışıklarla sertleştirilen, fotoğraftaki gibi bir dişeti bariyerinin daha iyi sızdırmazlık sağlayacağını düşünüyorum ve uygulamamı bu şekilde yapıyorum.
  • Ortamdaki havayı solumaması için hastaya pozitif basınçlı hava veya oksijen verilmeli.
  • Ağzın hemen yakınında, cıvayı filtreleyen, aşağıdaki fotoğraftaki gibi bir vakum cihazı bulundurulmalı.
    Güvenli amalgam sökümü nasıl olmalı?

    Kendi kliniğimde kullandığım civa filtreli vakum cihazı.

  • Hastanın saçları, yüzü ve vücudu örtülmeli. Amalgam sökümü sırasında çıkan parçaların hastanın göğsüne, dizine kadar sıçrayabildiği görülmüş. Hastanın örtülmesi, amalgam partiküllerinin kıyafetleri aracılığıyla hastanın evine kadar taşınmasını engelleyecek.
  • İşlem sırasında lastik örütünün üstünde ve altında kuvvetli bir aspirasyon sağlanmalı. 
  • Bol su irrigasyonu altında söküm yapılmalı, dolgunun ısınarak daha fazla cıva buharı çıkarması engellenmeli.
  • Amalgamın mümkün olduğunca büyük parçalar halinde çıkması hedeflenmeli.
  • Eğer mümkünse işlem sırasında oda havalandırılmalı, camlar açılmalı.
  • İşlem sonunda hasta bol suyla ve başta bahsedilen bağlayıcı ajanlarla yeniden ağzını çalkalayıp gargara yapmalı.

Hekimler Açısından:

  • Hekim rutin olarak kullandığı önlük, eldiven gibi önlemlere ek olarak gözlük, bone ve cıvayı filtreleyebilen özel bir gaz maskesi takmalı. Civa  “dumanını” filtreleriği söylenen kumaş maskelerin yeterli olmadığı görüşündeyim. Bizim dumanı değil gazı filtreleyen maskelere ihtiyacımız var. 

Çevre Kirliliğine Yol Açmamak Adına:

  • Sökülen amalgamın atık su borusu yoluyla çevreye zarar vermesini engellemek amacıyla atık su sistemine amalgamı ayrıştırabilen bir cihaz yerleştirilmesi önerilmekte (4). 
  • Amalgam tek parça halinde çıkarılabilirse röntgen solüsyonu veya su içinde kapaklı bir kapta muhafaza edilmeli, yetkili birimlerce toplanarak elimine edilmesi sağlanmalı (5).

Amalgam Dolgu Sökümü Öncesi ve Sonrasındaki Dönem

Amalgam dolgular uygun biçimde sökülse bile işlem öncesi ve sonrasındaki dönemde, hastanın vücudundan cıvayı atabilmesi için bazı ek protokollerin uygulanması da gerekebilir. Bu protokollerin hastaya göre hazırlanması gerekeceği için ideal olanı, diş hekiminin hastayı cıva detoksu uygulayabilecek bir hekimle birlikte değerlendirmesi. 

Dokularda seneler içinde birikmiş olan cıvayı atabilmek için hem detoks sistemlerinin iyi çalışması hem de cıvayı bağlayabilen şelasyon ajanlarıyla cıvanın dokulardan çekilip uzaklaştırılması gerekiyor.

Şelasyon için kullanılacak ajanlar konusunda maalesef doktorlar arasında bir fikir birliğinden bahsetmek mümkün değil. Klorella, kişniş gibi bazı “doğal” ürünler ağır metal detoksu için yaygın olarak kullanılıyorlar. Şu ana kadar Türkiye’de katıldığım eğitimlerde önerilen temel şelasyon ajanları hep bunlar oldu. Ancak şahsen, bunların cıvaya yeteri kadar kuvvetli bağlanmadığı, bu yüzden de vücuttaki cıvayı bir yerden başka bir yere taşıdığını belirten görüşleri oldukça dikkate değer buluyorum. Bu gibi ajanlarla sağlığı daha da bozulan sayısız hasta hikayelerini de gözardı etmek zor. Bunların dışında, yüksek dozlarda DMPS, DMSA gibi ajanların kullanıldığı hızlı şelasyon yöntemlerinin de ciddi risklerinden bahsedildiğini belirtmekte fayda var. Bu yüzden şelasyon konusunda dikkatli olunması gerektiğini, hafife alınmaması gerektiğini tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!