Tag

hamilelik arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Hamileler, Emzirenler ve Bebek Sahibi Olmak İsteyenlerde Amalgam Sökümü

“Hamile ve emzirenlerde amalgam sökümü yapılabilir mi?”, “Bebek sahibi olmak istiyorum, amalgam sökümünden ne kadar süre sonra hamile kalmalıyım?” Bu sorular sık sık aldığım sorular… Bu yazımda bunlara cevap vermeye çalıştım. Bunu yaparken civanın atılmasıyla ilgili bazı çalışmalardan da örnekler verdim. Bence bu örnekler yalnızca hamileler, emzirenler ve hamile kalmak isteyenler için değil, amalgam dolgularla ilgili soruları olan herkes için ilginç bilgiler taşıyor. Bu yüzden hem hastaların hem de hekimlerin faydalanabilecekleri bir yazı olduğunu düşünüyorum.

IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) amalgam dolguların hastaya, hekime ve yardımcı personele zarar vermeden sökülebilmesi için oldukça detaylı önlemlerden oluşan SMART protokolünü oluşturmuş (Detaylarını ve dikkat edilmesi gereken noktaları bu yazımda anlatmıştım). Bu protokolü inceleyecek olursanız, hastanın civaya maruz kalabileceği bütün yolların hesap edildiğini ve buna karşı oldukça titiz tedbirlerin önerildiğini görebilirsiniz.

Bütün bu önlemlere rağmen IAOMT, SMART protokolüne uyulsa bile asla civaya maruz kalınmaz gibi bir iddiada bulunamayacağımızı söylüyor. Türkiye’deki bazı kaynaklarda bunlardan çok daha az önlem alarak hiç civaya maruz kalmayacağınız iddia edilse de durum bunun tam tersi olabilir. IAOMT’nin hamile ve emzirenlerde söküm yapılmamalı önerisinin bu riskten dolayı olduğunu sanıyorum. Akla şu soru gelebilir: Ağzında çok fazla amalgamı olan birinin her gün dolgulardan aldığı civa mı daha fazladır yoksa önlem alınarak sökülse bile işlem sırasında maruz kalınabilecek olan civa mı? Bu soruya cevap vermek güç. Bu, işlem sırasındaki bazı küçük detaylara (rubber-dam’in sızdırmazlığı sağlandı mı, dolgular büyük parçalar halinde mi çıktı, burnu tam kapatan bir oksijen maskesi kullanıldı mı vb.) ve sökümü yapılacak dolgu sayısına ve büyüklüğüne göre değişir büyük ihtimalle. Yine de işlem sırasında gelişebilecek herhangi bir aksaklık ihtimaline karşın, hamile ve emzirenlerde hiç amalgam sökümü yapmamak daha güvenli kabul edilebilir.

Kendisi de amalgam dolgulardan zarar görmüş ve bu yüzden civanın vücuttan nasıl atılabileceğini araştırıp çeşitli yöntemler öne sürmüş olan araştırmacı Andy Cutler’a göre ise hamile ve emzirenlerde söküm yapılmamasının tek nedeni bu değil. Andy Cutler, ağızdaki amalgamların hepsi söküldükten birkaç ay sonra, her gün maruz kaldığınız civa artık orada olmadığı için dokularda bulunan civanın daha yoğun olarak atılacağı bir dönemden geçeceğinizi ve aslında bu yüzden söküm yapılmaması gerektiğini ortaya atmış. Bu atılma dönemi sırasında vücutta dolaşan civanın plasenta ve süte geçebileceğini söylüyor. Hatta bu sebepten dolayı yalnızca hamilelik ve emzirme döneminde değil, hamile kalmadan önce de bütün dolguların söktürülmesinin ardından belli bir zaman geçmesi gerektiğini söylüyor. Bu sayede bebeğin, yalnızca dolgulardan günlük olarak gelen civadan değil, yıllar içerisinde dokularda birikmiş olan ve söküm sonrasında serbest kalıp kana geçtiği düşünülen civadan da zarar görmemesi amaçlanıyor.

Bu atılma dönemi teorisini, Andy Cutler protokolünü uygulayanların deneyimleri dışında doğrulayacak bir kaynağım yok maalesef. Bu kişilerin bu dönemde yaşadığı düşünülen semptomların, başka sebeplerle de ortaya çıkma ihtimali bulunuyor. Ancak söküm sonrasında, uzun dönemdeki kan ve idrar değerlerini gösteren aşağıdaki çalışma bu fikri değerlendirmemize yardımcı olabilir (1).

Burada amalgam sökümü sırasında ağızda lastik örtü (rubber dam) kullanılan ve kullanılmayan insanların söküm sonrasındaki 1 yıl içerisinde çeşitli zamanlarda kan ve idrar örnekleri alınarak aşağıdaki grafikler elde edilmiş. Kan değerlerini gösteren grafikte, ilerleyen aylarda çok küçük bir yükselme görülüyor, yani Andy Cutler’ın bir haklılık payı olabilir. Ancak bu yükselme bile başlangıç değerlerinin altında kalıyor. Yani böyle bir dönem varsa bile bu çalışmadaki insanlarda kan seviyelerini çok etkilememiş, ilk baştaki seviyeye yaklaşmamış bile. Daha uzun sürelerde farklı bir görüntü olur muydu bilemiyorum. (Bu arada rubber dam kullanılmayan hastaların başlangıç kan civa değerleri diğer grubun değerlerinden daha düşük olduğu halde, işlem sırasında nasıl yükselmiş!)

Amalgam sökümü öncesi ve sonrasında ölçülen kan civa değerleri. Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

İdrar değerlerinde ise eğri biraz daha farklı… (Lastik örtü kullanılanlarda söküm sonrası seviye daha yüksek olduğu halde artış oranı olarak bakıldığında örtü kullanılmayanlardan daha iyi durumda.) Lastik örtü kullanılanlarda, başlangıç seviyesinin daha altında seyretmekle birlikte yükselip alçalmalar görülürken, kullanılmayanlarda böyle bir iniş çıkış görülmüyor. Bunun sebebi, lastik örtü kullanılmayanlarda sökümden sonra kanda aniden yükselen civa seviyesinin, civanın dokulara dağılımını ve atılması için gereken mekanizmaların işleyişini değiştirmesi olabilir diye düşünüyorum.

Amalgam sökümü öncesi ve sonrasında idrarda ölçülen civa değerleri. Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

O halde amalgam sökümünden sonra hamile kalmadan beklenmesi gereken süre ne kadar olmalı?

Yine Andy Cutler’a göre tüm amalgamlar söküldükten sonra en az 18 ay beklenmeli. Andy Cutler, bu sürenin 12 ayının kendi oluşturduğu şelasyon yöntemiyle geçtiğini ve sonraki 6 ayda da yalnızca beklendiğini farz ederek bu öneride bulunmuş ve hatta kötü durumdaki hastalarda bu sürenin daha da uzayabileceğini eklemiş. Genel olarak sökümden sonra bir süre beklendiğinde önce iyi hissettiğiniz bir dönemden geçeceğinizi, daha sonra yukarıda bahsettiğim atma döneminden geçeceğinizi ve bu sırada bazı semptomlar yaşayabileceğinizi ve sonra da belirtilerin durulacağını düşünüyor. Bu yüzden, ancak bu dönemlerden geçip daha iyi hissettiğiniz zaman hamile kalmanızı önermiş. Genel önerileri bu şekilde olsa da Andy Cutler’ın genelde amalgamdan ciddi zararlar görmüş insanlarla çalıştığını hatırlatmakta fayda var. Yani herkes için durum böyle olmayabilir. Kişinin detoks sistemlerinin nasıl çalıştığı, genetik yapısı, beslenme ve hayat tarzı ve belki de alabileceği yardımcı takviyeler bu sürenin uzaması veya kısalmasıyla sonuçlanabilir.  

Bir kez civaya maruz kalındığında bunun 17 yıl sonra bile hala dokularda bulunabildiğini kadavra çalışmalarından biliyoruz (2). Şelasyon ajanlarıyla kan seviyeleri azaltıldığı halde… Bu yüzden hamilelik öncesindeki amaç, dokularda biriken civayı sıfırlamak değil, vücutta dolaşan civayı stabil hale getirmek aslında.

Yukarıdaki grafiklerde kan ve idrar civa seviyelerinin işlemden sonra 100-150 gün içerisinde ilk baştaki seviyelerinin altına indiği ve birinci yılın sonunda daha düz bir çizgide seyrettiği görülüyor.

Kan civa seviyelerinin ne kadar sürede azaldığına dair başka bir örnek de 1970’lerde Irak’taki elim kazanın bulgularından geliyor. Irak’taki olayda, çiftçiler kendilerine ekmeleri için dağıtılan ve koruyucu olarak metil civa içeren (!!!) buğday ve arpayı yemeye başlamışlar. Bundan birkaç ay sonra hastaneler ciddi sağlık sorunlarıyla gelen hastalarla dolmaya başlamış.

Bu kaza sırasında yapılan bir çalışmada civanın kan seviyesinin yarılanması için gereken süre 40 ile 105 gün arasında bulunmuş (3)

Chris Shade’in referans gösterdiği (4) (ama orijinalini bulamadığım) çalışmaya göre ise hassas gruplarda bu süre 120 güne kadar çıkmış. (Bu sürelerin, kan seviyesinin tam olarak eski haline gelmesi için değil, başlangıçta ölçülen miktarın yarılanması için gereken süreler olduğunun altını çizmek istiyorum.)

Sağdaki grafikte zehirlenenlerden bazılarında civanın kanda ölçülen yarılanma ömrünün 120 güne kadar çıkabildiği görülüyor.

Tabi bu tarz zehirlenmelerde civa seviyeleri o kadar çok yükseliyor ki civanın yarısı vücuttan atıldığında bile kalan miktar hala çok yüksek oluyor. Yine de civanın vücuttan atılma süresini anlamamıza yardımcı olmaları açısından önemli örnekler.

Bana kalırsa tüm bu bilgilere rağmen hala herkese önerilebilecek net bir süreden bahsedemeyiz.  Bu süre, maruz kalınan civa miktarı, kişinin detoks sistemlerinin ne kadar iyi çalıştığı, destekleyici diyet ve yaşam tarzı müdahaleleriyle değişebilir. Bu yüzden bu sürenin kişiye özel olarak belirlenmesi daha doğru olabilir. Tek bir dolgusu olan, çok titiz bir şekilde bunu söktüren, belirgin sağlık sorunları olmayan biriyle, 8 tane dolgusu gelişigüzel sökülmüş, zaten halihalihazırda sağlık sorunlarıyla boğuşan birinin dolaşımlarındaki civa seviyeleri aynı olmayacaktır.

Hamile veya emziren birinde amalgamlı bir dişe acil müdahale edilmesi gerekirse?

Elbette dişte tedavisi ertelenemeyecek bir sorun gelişirse (amalgam dolgunun bir parçasının kırılması ve kalan parçanın yutulması riskinin olması gibi) hamilelik ve emzirme dönemlerinin bitmesi beklenemez. Bu durumda, yukarıda bahsettiğim SMART protokolünün titizlikle uygulanmasına ek olarak, işlemden itibaren 3-4 gün boyunca annenin sütünü sağıp atması, bunun için de işlemden önce bebeğe bu sürede yetecek kadar sütün sağılıp saklanması öneriliyor (Sağılması gereken süreyi, Chris Shade’in fikrini yansıttığı söylenen bir kaynakta 3 gün, Andy Cutler grubunda ise 4 gün olarak okudum). Ayrıca söküm sırasında mümkün olduğunca amalgam dolguya dokunmadan etrafından dolanılarak ve büyük parçalar halinde çıkarmaya çalışarak salınan civanın en aza indirilebileceğini de hatırlatmakta fayda var.

Kaynaklar
  1. Ref. Berglund, A., & Molin, M. (1997). Mercury levels in plasma and urine after removal of all amalgam restorations: The effect of using rubber dams. Dental Materials, 13(5-6), 297–304. doi:10.1016/s0109-5641(97)80099-1 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9823089
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8793247
  3. Bakir, F., Damluji, S. F., Amin-Zaki, L., Murtadha, M., Khalidi, A., Al-Rawi, N. Y., … Doherty, R. A. (1973). Methylmercury Poisoning in Iraq. Science, 181(4096), 230–241. doi:10.1126/science.181.4096.230 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/4719063
  4. https://www.youtube.com/watch?v=20b7y9tTY3E&t=1360s

Hamilelikte Yenen Gluten Bebekte Diyabet Riskini Artırıyor mu?

Eylül 2018’de yayınlanan çok yeni bir çalışma (1), hamilelikte yenen gluten ile çocukta tip 1 diyabet gelişme riski arasında, miktara bağlı olarak artan bir ilişki tespit etmiş. Bu bilgiyi okuduğumda ilk aklıma gelen soru, “Suçlu gluten mi yoksa glutenin içinde bulunduğu işlenmiş karbonhidratlar mı?” oldu. Gelin makaleye birlikte bakalım…

British Medical Journal’da yayınlanan çalışmada, Ocak 1996’tan Ekim 2002’ye kadar 67 565 hamilelik sırasında, 63 529 kadına hamileliklerinin 25. Haftasında yedikleriyle ilgili bir anket yapılmış. 360 yiyecek çeşidi sunularak son 4 haftada bunlardan ne sıklıkta yedikleri tespit edilmiş. Daha sonra bu yiyeceklerde bulunan gluten hesaplanmış. Çıkan sonuca göre kadınlar gruplara ayrılmış. En az gluten tüketen grup günde 7g’dan az tüketirken, en fazla gluten alanlar ise günde 22g’dan fazla gluten alıyormuş. Her gıdada değişen oranlarda gluten var ancak fikir vermesi açısından bir dilim ekmekte 1,5-5g gluten olduğunu söyleyebiliriz (6)(7).

Çalışmanın ikinci bölümünde, 1 Ocak 1996’dan 31 Mayıs 2016’ya kadar olan dönemde, Danimarka Çocukluk ve Büyüme Çağı Diyabet Kurumu verilerinden faydalanılarak bu annelerin kaçının çocuklarında tip1 diyabet geliştiği tespit edilmiş. Ortalama 15 yıl süren bu dönemde 247 çocukta (çocukların %0,37’sinde) tip 1 diyabet geliştiği görülmüş. Tip 1 diyabet gelişme riski, tüketilen glutenle birlikte artmış ve en fazla gluten yiyenlerde bu riskin en az yiyenlerdekinin iki katı kadar olduğu görülmüş.

Artan bu riskin annelerin kilolu olmalarıyla bir ilişkisi olup olmadığı sorgulanmış ve burada ilginç bir tablo ortaya çıkmış. Grupların içerisinde vücut kitle indeksi normal, normalden düşük ve normalden yüksek olan annelerin tüm gruba göre oranları tespit edilmiş ve bu oranlar diğer gruplarların oranlarıyla karşılaştırılmış. En fazla gluten tüketen gruptaki annelerden, vücut kitle indeksi normal değerler içinde olan annelerin oranı, en az gluten tüketen gruptaki “normal” kilolu annelerin oranından daha fazlaymış. Bunun üzerine, en az gluten tüketenlerin kiloları normalden daha mı düşüktü acaba diye kontrol ettim ve aksine bu gruptaki kilolu annelerin oranının daha yüksek olduğunu gördüm. Yani en az gluten yiyenler genel olarak daha kiloluymuş diye özetleyebiliriz. Bu yüzden tip 1 diyabet görülme oranıyla annelerin vücut kitle indeksleri arasında doğru orantılı bir ilişki kurulamamış. Yani artan tip 1 diyabet gelişme riskini direkt olarak annelerin fazla kilosuna bağlayamamışlar.

Ayrıca gluten tüketimi arttıkça alınan toplam kalori de arttığı halde, sensitivite analizlerinde, alınan kaloriyle tip 1 diyabet gelişme riski arasında da anlamlı bir ilişki bulunamamış. Bu yüzden suçlunun glutenli yiyeceklerdeki yüksek kalori değil glutenin kendisi olması ihtimali biraz daha artıyor.

Bu bulgulara rağmen, araştırmacılar tip 1 diyabeti olan çocukların annelerini incelediklerinde, önceden çocuk sahibi olan, yaşı daha büyük ve fazla kilolu/obez kadınların glutene karşı daha hassas olabileceği sonucunu çıkarmışlar.

Araştırmacılar, bu kadar fazla kadın üzerinde yapılmasına rağmen, tespit edilen tip 1 diyabetli çocukların sayısının büyük olmamasından dolayı bu çalışmanın istatistiki olarak kısıtlı olduğunu söylüyorlar. Ayrıca gözlemsel çalışmalarda her zaman ölçülemeyen, gözden kaçan değişkenler olabileceğinin de altını çiziyorlar.

Araştırmacılar, az gluten tüketen annelerin, çocuklarını da benzer şekilde gluten miktarı düşük bir diyetle beslemiş olabileceği ve diyabet gelişme riskinin bu yüzden azalmış olabileceği tezini de ele almışlar. Çünkü, daha önce yapılan araştırmalarda çocuğun tükettiği gluten miktarının, ilk olarak ne zaman glutenle tanıştığının ve bu tanışma şeklinin otoimmün (Tip 1) diyabet gelişme riski üzerinde etkileri olabileceği görülmüş. Ancak araştırmacıların daha önce yine kendilerinin yaptıkları hayvan deneylerinde gözlemledikleri çok ilginç bir bulgu var: hamilelik sırasında tamamen glutensiz beslenmek diyabet gelişme riskini “neredeyse tamamen” ortadan kaldırıyor (2) (3). Bu bulgunun sadece hayvan deneylerinde görüldüğünü yinelemek istiyorum, yani insanlarda da bu sonucu verir mi sorusunun henüz net bir cevabı yok. Ama yukarıda bahsettiğim çalışmayı da hesaba katınca glutenin veya onunla ilişkili başka bir bileşenin, gerçekten de bu hastalığın gelişmesinde bir rolü olabileceği ihtimali artıyor.

Glutenle tip 1 diyabet arasındaki ilişkiye dair başka çalışmalar da var. Örneğin tip 1 diyabetli çocuklarda 6 ay boyunca glutensiz beslenme gözle görülür şekilde olumlu değişikliklere neden olmuş ve kısmi remisyon görülme oranı artmış(4). Başka bir vakada, yeni tanı konulmuş 6 yaşındaki bir çocukta glutensiz beslenme ile hastalık insülin kullanmadan kontrol altında tutulabilmiş (20 ay sonra çocuk hala insülin kullanmıyormuş)(5). Ayrıca tip1 diyabeti olanlarda, glutenle bire bir ilişkili bir otoimmün hastalık olan çölyak görülme olasılığının daha yüksek olduğunu da biliyoruz (8) (9) (10) (11).

Bana göre sonuç…

Hamilelerde yapılan yukarıdaki araştırmanın, klinik bir deney olmaması, gözlemsel bir çalışma olması gibi nedenlerle, “Hamilelikte gluten tüketmek tip 1 diyabet gelişmesini kolaylaştırıyor” demek biraz iddialı olabilir. Ayrıca bağırsak mikrobiotasındaki dengesizlik, maruz kalınan biyolojik ve kimyasal toksinler vb. birçok başka etken de glutenin böyle bir zarar vermesini sağlayacak zemini hazırlıyor olabilir. Yine de daha önceki başka çalışmalardan da biliyoruz ki, gluten yalnızca tip 1 diyabette değil, bütün otoimmün hastalıklarda bağırsak geçirgenliğini artırmak ve bağışıklık sisteminde normalden farklı bir yanıta sebep olmak suretiyle rol oynuyor. Bu yüzden, bir gün insanlarda yapılan klinik deneylerde de hamileyken glutensiz beslenmenin, tip1 diyabeti ve hatta başka otoimmün hastalıkları büyük oranda engelleyebildiği bulunursa bu sürpriz olmaz.

Açıkçası glutensiz beslenmenin sosyal hayatta yarattığı zorluk dışında hiçbir kötü tarafı olduğunu da düşünmüyorum. Aksine, hiçbir besleyiciliği olmayan, gereksiz, işlenmiş yüzlerce yiyeceği hayatımızdan çıkarmak başta olmak üzere, birçok artısı var… Tip 1 diyabet gelişen hastalarda genetik bir yatkınlık olduğunu bilmek de annelerin glutensiz beslenip beslenmemeye karar vermesinde yardımcı olabilir. Özellikle de ailelerinde böyle bir öyküsü olan anne adaylarının, yapılacak başka çalışmaları bekleyip zaman kaybetmektense glutensiz diyete şans vermeleri, çocuklarında gelişebilecek tip 1 diyabete karşı alabilecekleri zararsız bir önlem olabilir. Tip 1 diyabetin ne kadar zor bir durum olduğu düşünülürse annenin katlanacağı bu zahmete fazlasıyla değer bana kalırsa…

Kaynaklar:

  1. https://www.bmj.com/content/362/bmj.k3547
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27642610?dopt=Abstract
  3. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/%28SICI%291520-7560%28199909/10%2915%3A5%3C323%3A%3AAID-DMRR53%3E3.0.CO%3B2-P
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4936999/
  5. http://casereports.bmj.com/content/2012/bcr.02.2012.5878?ijkey=9fb6d7531f909d598decc7f1b1396daa0f9be857&keytype2=tf_ipsecsha
  6. https://www.beyondceliac.org/research-news/researchers-now-say-gluten-challenge-can-be-modified-814/
  7. http://celiacindia.org.in/gluten-free-beyond/gluten-free-diet/what-is-gluten-free/gluten-math/
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29855860
  9. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19239789
  10. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/30169235
  11. http://www.greenmedinfo.com/article/adults-type-1-diabetes-have-higher-prevalance-celiac-disease-associated-antibo

Önceki yazılar:

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!