Skip to main content
Tag

NICO

Homeopati’den “Mikroimmünoterapi”ye

Homeopatiyle ilk kez, yıllar önce çocuk sağlığıyla ilgili bir internet zirvesi izlerken tanışmıştım. Konuşma, özellikle acil durumlarda homeopatinin nasıl kullanılabileceğiyle ilgiliydi ve konuşmacı homeopatik ilaçların nasıl semptomları baskılamadan iyileşme sağladığından bahsediyordu. Örneğin ateşi olan bir çocuğa ateş düşürücü verdiğinizde vücudun verdiği tepkiyi baskılamış, dolayısıyla vücudun hastalıklarla baş etme kabiliyetini geliştirmesine engel olmuş oluyordunuz. Homeopatide durumun böyle olmadığı anlatılıyordu. 

Bu konuşma ve homeopatik yöntemlerle iyileştiğini anlatanların hikayeleri, homeopatiye merak duymamı sağlıyordu ancak ben de o sıralarda belki de birçoğumuz gibi homeopatinin bir tür bitkisel tedavi olduğunu düşünüyordum ve çalışma şeklini araştırmamıştım. Bu arada “mercurius”, “arsenicum” gibi toksinleri çağrıştıran homeopatik “remediler” de (homeopatide ilaç yerine bu ifade kullanılıyor) biraz şüpheli gelmiyor değildi hani…

Sonra katıldığım, farklı bir konudaki eğitimde, tanınmış homeopatlarımızdan biriyle tanıştım ve kendisi homeopatik remedileri hazırlamak için kullanılan maddelerin defalarca seyreltildiğini ve incelendiğinde remedinin içinde o maddenin artık tespit edilemediğini anlattı. Aslında remedilerde maddelerin kendisinin değil “ruhunun” olduğunu söyledi. 

Maalesef bu kısa konuşmadan sonra ben kendi kendime “hmmmmmm” diyerek homeopatiden uzaklaştım ve odağımdaki birçok başka konuyla, homeopatiyi daha fazla araştırma gereği duymadım. Ne kadar açık fikirli biri olduğumu düşünsem de modern tıp ve bilimsel bakış açısıyla yetişmiş bir insan olarak bazı fikirleri kabul etmekte zorlanabiliyorum ve daha somut açıklamalar bekliyorum. 

Bir süre sonra homeopati yeniden ilgimi çekmeye başladı. Tesadüfen üst üste gelen birkaç hastam, homeopatiyle aldıkları sonuçlardan bahsettiler. 

Yukarıda da bahsettiğim gibi homeopatide kullanılan remediler, belirli bir durum için uygun görülen bir maddenin defalarca seyreltilmesiyle elde ediliyor. “Benzer benzeri iyileştirir” prensibi homeopatinin temelini oluşturuyor. Homeopatiyi bilmeyenler için bu söz çok havada kalıyor olabilir. Homeopatinin çıkış hikayesine baktığımızda neyin kastedildiğini daha iyi anlayabiliyoruz. Homeopatik tedavinin babası Dr. Samuel Hahnemann (1755-1843), sıtma hastalığının semptomlarıyla yüzyıllardır sıtma hastalığına karşı kullanılan (quinine içeren) kınakına bitkisinin kabuklarının tüketilmesiyle ortaya çıkan semptomların aynı olmasından yola çıkarak homeopatik tedaviyi geliştiriyor. Başlangıçta ilaçları daha az toksik olmaları, daha kolay tahammül edilebilmeleri için seyreltirken, zamanla daha çok seyreltmenin daha iyi sonuç verdiğine inanmaya başlıyor ve giderek daha fazla seyreltilmiş remediler kullanıyor (ref). Şu anda homeopatide kullanılan remediler, maddelerin 10⁶⁰ veya 10⁴⁰⁰ gibi çok büyük sayılarla ifade edilecek kadar tekrar tekrar seyreltilmesiyle elde ediliyor (ref). Ayrıca seyreltilen bu solüsyonların çalkalanması da remedi hazırlama sürecinin bir parçası.

Kısacası ilaçlardan, takviyelerden alışık olduğumuz dozlarda olmayan, remedinin içinde nano boyutta kalmış olsa bile (ref) vücuda girdiğinde okyanusta bir damla gibi kaybolacak miktarlardan bahsediyoruz.

Homeopati’den “Mikroimmünoterapi”ye

Mikroimmünnoterapi alanıyla 2019’da katıldığım bir konferansta tanıştım. Diş eti iltihabında görülen immünolojik yanıtı adım adım anlatan Beatrice Lejeune adlı araştırmacı, iltihapta rolü olan interlökinleri, TNF’leri defalarca seyrelterek bir ilaç geliştirdiklerini ve iltihabı bu ilaçla nasıl durdurduklarını anlatırken, “Bir dakika! Bu homeopati değil mi?” diye düşündüm! İltihaba yol açan maddelerin kendisini seyrelterek uyguladığınızda iltihabı durduruyordunuz! Birkaç dakika sonra kendisi de ilaçların bu kadar çok seyreltilmesinden “homeopatik dozlar” olarak bahsetmeye başladı. Hatta “İnanabiliyor musunuz, içinde homeopati geçen bir araştırmayla AB fonu aldık!” diye espriler yapmaya başladı.

Mikroimmünoterapi, immün sisteme yani bağışıklık sistemine ait maddeleri kullanarak bağışıklık sisteminin verdiği yanıtı düzenlemeyi ve hastalıklarla mücadele etmeyi amaçlıyor. Vücudun kendi ürettiği “sitokinler”i kullanıyor. Ve bunu yaparken homepatideki gibi bu maddeleri defalarca seyreltiyor (ref). Ve aynı homeopatinin “Benzer benzeri iyileştirir” prensibinde olduğu gibi, hastalığın seyrinde rolü olan sitokini homeopatik dozlarda seyreltip uyguladıklarında o sitokinin normalde verdiği yıkım emri duruyor! 

Mikroimmünoterapide iltihabın her aşamasında rol oynayan farklı aktörler (RANTES, Il6, Il1b, TNFa vb.) dikkate alınarak, bu ajanlar farklı seyreltme dozlarında belirli bir sırayla hastaya veriliyor. İltihabi olayların seyri değiştirilmiş oluyor. Örneğin çene kemiğinde görülen yağlı dejeneratif osteonekrozların gelişmesinde, diş çekimi sonrası ortamda çok fazla RANTES olmasının ve bunun kemik yapımı yerine yağ dokusu oluşmasını uyarmasının rolü olduğu düşünülür. Mikroimmünoterapide, çok fazla seyreltilmiş RANTES uygulanması RANTES aktivitesini durdurarak kemik oluşumunu destekliyor (Beatrice Lejeune ve J. Lechner’in araştırmalarında bu konu bulunabilir) (ref). Mikroimmünoterapiyle ilgili hem lab ortamında hem de insan ve hayvanlarda yapılmış çalışmaları bu adreste bulabilirsiniz. 

Peki bu nasıl oluyor? Konuşma sırasında da haklı olarak bu soru soruldu… Nasıl oluyor da maddenin kendisi vücutta olduğu halde dışarıdan çok düşük dozlarda verildiğinde böyle bir sonuç veriyor? Konuşmacı Lejeune bunu bilmediğimizi ve sorunun cevabını bulan kişinin ya Nobel alacağını ya da soytarı ilan edileceğini söyledi!

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!