Tag

otoimmün arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Hamilelikte Yenen Gluten Bebekte Diyabet Riskini Artırıyor mu?

Eylül 2018’de yayınlanan çok yeni bir çalışma (1), hamilelikte yenen gluten ile çocukta tip 1 diyabet gelişme riski arasında, miktara bağlı olarak artan bir ilişki tespit etmiş. Bu bilgiyi okuduğumda ilk aklıma gelen soru, “Suçlu gluten mi yoksa glutenin içinde bulunduğu işlenmiş karbonhidratlar mı?” oldu. Gelin makaleye birlikte bakalım…

British Medical Journal’da yayınlanan çalışmada, Ocak 1996’tan Ekim 2002’ye kadar 67 565 hamilelik sırasında, 63 529 kadına hamileliklerinin 25. Haftasında yedikleriyle ilgili bir anket yapılmış. 360 yiyecek çeşidi sunularak son 4 haftada bunlardan ne sıklıkta yedikleri tespit edilmiş. Daha sonra bu yiyeceklerde bulunan gluten hesaplanmış. Çıkan sonuca göre kadınlar gruplara ayrılmış. En az gluten tüketen grup günde 7g’dan az tüketirken, en fazla gluten alanlar ise günde 22g’dan fazla gluten alıyormuş. Her gıdada değişen oranlarda gluten var ancak fikir vermesi açısından bir dilim ekmekte 1,5-5g gluten olduğunu söyleyebiliriz (6)(7).

Çalışmanın ikinci bölümünde, 1 Ocak 1996’dan 31 Mayıs 2016’ya kadar olan dönemde, Danimarka Çocukluk ve Büyüme Çağı Diyabet Kurumu verilerinden faydalanılarak bu annelerin kaçının çocuklarında tip1 diyabet geliştiği tespit edilmiş. Ortalama 15 yıl süren bu dönemde 247 çocukta (çocukların %0,37’sinde) tip 1 diyabet geliştiği görülmüş. Tip 1 diyabet gelişme riski, tüketilen glutenle birlikte artmış ve en fazla gluten yiyenlerde bu riskin en az yiyenlerdekinin iki katı kadar olduğu görülmüş.

Artan bu riskin annelerin kilolu olmalarıyla bir ilişkisi olup olmadığı sorgulanmış ve burada ilginç bir tablo ortaya çıkmış. Grupların içerisinde vücut kitle indeksi normal, normalden düşük ve normalden yüksek olan annelerin tüm gruba göre oranları tespit edilmiş ve bu oranlar diğer gruplarların oranlarıyla karşılaştırılmış. En fazla gluten tüketen gruptaki annelerden, vücut kitle indeksi normal değerler içinde olan annelerin oranı, en az gluten tüketen gruptaki “normal” kilolu annelerin oranından daha fazlaymış. Bunun üzerine, en az gluten tüketenlerin kiloları normalden daha mı düşüktü acaba diye kontrol ettim ve aksine bu gruptaki kilolu annelerin oranının daha yüksek olduğunu gördüm. Yani en az gluten yiyenler genel olarak daha kiloluymuş diye özetleyebiliriz. Bu yüzden tip 1 diyabet görülme oranıyla annelerin vücut kitle indeksleri arasında doğru orantılı bir ilişki kurulamamış. Yani artan tip 1 diyabet gelişme riskini direkt olarak annelerin fazla kilosuna bağlayamamışlar.

Ayrıca gluten tüketimi arttıkça alınan toplam kalori de arttığı halde, sensitivite analizlerinde, alınan kaloriyle tip 1 diyabet gelişme riski arasında da anlamlı bir ilişki bulunamamış. Bu yüzden suçlunun glutenli yiyeceklerdeki yüksek kalori değil glutenin kendisi olması ihtimali biraz daha artıyor.

Bu bulgulara rağmen, araştırmacılar tip 1 diyabeti olan çocukların annelerini incelediklerinde, önceden çocuk sahibi olan, yaşı daha büyük ve fazla kilolu/obez kadınların glutene karşı daha hassas olabileceği sonucunu çıkarmışlar.

Araştırmacılar, bu kadar fazla kadın üzerinde yapılmasına rağmen, tespit edilen tip 1 diyabetli çocukların sayısının büyük olmamasından dolayı bu çalışmanın istatistiki olarak kısıtlı olduğunu söylüyorlar. Ayrıca gözlemsel çalışmalarda her zaman ölçülemeyen, gözden kaçan değişkenler olabileceğinin de altını çiziyorlar.

Araştırmacılar, az gluten tüketen annelerin, çocuklarını da benzer şekilde gluten miktarı düşük bir diyetle beslemiş olabileceği ve diyabet gelişme riskinin bu yüzden azalmış olabileceği tezini de ele almışlar. Çünkü, daha önce yapılan araştırmalarda çocuğun tükettiği gluten miktarının, ilk olarak ne zaman glutenle tanıştığının ve bu tanışma şeklinin otoimmün (Tip 1) diyabet gelişme riski üzerinde etkileri olabileceği görülmüş. Ancak araştırmacıların daha önce yine kendilerinin yaptıkları hayvan deneylerinde gözlemledikleri çok ilginç bir bulgu var: hamilelik sırasında tamamen glutensiz beslenmek diyabet gelişme riskini “neredeyse tamamen” ortadan kaldırıyor (2) (3). Bu bulgunun sadece hayvan deneylerinde görüldüğünü yinelemek istiyorum, yani insanlarda da bu sonucu verir mi sorusunun henüz net bir cevabı yok. Ama yukarıda bahsettiğim çalışmayı da hesaba katınca glutenin veya onunla ilişkili başka bir bileşenin, gerçekten de bu hastalığın gelişmesinde bir rolü olabileceği ihtimali artıyor.

Glutenle tip 1 diyabet arasındaki ilişkiye dair başka çalışmalar da var. Örneğin tip 1 diyabetli çocuklarda 6 ay boyunca glutensiz beslenme gözle görülür şekilde olumlu değişikliklere neden olmuş ve kısmi remisyon görülme oranı artmış(4). Başka bir vakada, yeni tanı konulmuş 6 yaşındaki bir çocukta glutensiz beslenme ile hastalık insülin kullanmadan kontrol altında tutulabilmiş (20 ay sonra çocuk hala insülin kullanmıyormuş)(5). Ayrıca tip1 diyabeti olanlarda, glutenle bire bir ilişkili bir otoimmün hastalık olan çölyak görülme olasılığının daha yüksek olduğunu da biliyoruz (8) (9) (10) (11).

Bana göre sonuç…

Hamilelerde yapılan yukarıdaki araştırmanın, klinik bir deney olmaması, gözlemsel bir çalışma olması gibi nedenlerle, “Hamilelikte gluten tüketmek tip 1 diyabet gelişmesini kolaylaştırıyor” demek biraz iddialı olabilir. Ayrıca bağırsak mikrobiotasındaki dengesizlik, maruz kalınan biyolojik ve kimyasal toksinler vb. birçok başka etken de glutenin böyle bir zarar vermesini sağlayacak zemini hazırlıyor olabilir. Yine de daha önceki başka çalışmalardan da biliyoruz ki, gluten yalnızca tip 1 diyabette değil, bütün otoimmün hastalıklarda bağırsak geçirgenliğini artırmak ve bağışıklık sisteminde normalden farklı bir yanıta sebep olmak suretiyle rol oynuyor. Bu yüzden, bir gün insanlarda yapılan klinik deneylerde de hamileyken glutensiz beslenmenin, tip1 diyabeti ve hatta başka otoimmün hastalıkları büyük oranda engelleyebildiği bulunursa bu sürpriz olmaz.

Açıkçası glutensiz beslenmenin sosyal hayatta yarattığı zorluk dışında hiçbir kötü tarafı olduğunu da düşünmüyorum. Aksine, hiçbir besleyiciliği olmayan, gereksiz, işlenmiş yüzlerce yiyeceği hayatımızdan çıkarmak başta olmak üzere, birçok artısı var… Tip 1 diyabet gelişen hastalarda genetik bir yatkınlık olduğunu bilmek de annelerin glutensiz beslenip beslenmemeye karar vermesinde yardımcı olabilir. Özellikle de ailelerinde böyle bir öyküsü olan anne adaylarının, yapılacak başka çalışmaları bekleyip zaman kaybetmektense glutensiz diyete şans vermeleri, çocuklarında gelişebilecek tip 1 diyabete karşı alabilecekleri zararsız bir önlem olabilir. Tip 1 diyabetin ne kadar zor bir durum olduğu düşünülürse annenin katlanacağı bu zahmete fazlasıyla değer bana kalırsa…

Kaynaklar:

  1. https://www.bmj.com/content/362/bmj.k3547
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27642610?dopt=Abstract
  3. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/%28SICI%291520-7560%28199909/10%2915%3A5%3C323%3A%3AAID-DMRR53%3E3.0.CO%3B2-P
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4936999/
  5. http://casereports.bmj.com/content/2012/bcr.02.2012.5878?ijkey=9fb6d7531f909d598decc7f1b1396daa0f9be857&keytype2=tf_ipsecsha
  6. https://www.beyondceliac.org/research-news/researchers-now-say-gluten-challenge-can-be-modified-814/
  7. http://celiacindia.org.in/gluten-free-beyond/gluten-free-diet/what-is-gluten-free/gluten-math/
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29855860
  9. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19239789
  10. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/30169235
  11. http://www.greenmedinfo.com/article/adults-type-1-diabetes-have-higher-prevalance-celiac-disease-associated-antibo

Önceki yazılar:

Dr. Wahls’tan Kronik Hastalıkta Beslenme İpuçları

Terry Wahls, kendi MS hastalığını diyet ve hayat tarzı değişiklikleri ile alt etmeyi başarmış efsanevi doktor… Gençliğinde savaş sporlarıyla uğraşan bu aktif insan, hızla ilerleyen hastalığı yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş. Klasik tıbbın onun için yapabileceği birşey olmadığını anlayınca kendi yolunu çizmiş ve mucizevi gibi görünen bir şekilde sağlığını geri kazanmayı başarmış. Eskisi gibi bisiklete bile binebilecek kadar iyileşmiş!

MS hastalığında (Multipl Sklerozda), bağışıklık sistemi merkezi sinir sistemi elemanlarına saldırarak sinirlerde, sinirleri kaplayan myelin kılıfta veya myelini üreten hücrelerde hasara sebep oluyor. Buradan anlayabileceğimiz gibi MS otoimmün bir hastalık. Belirtiler, oluşan hasarın merkezi sinir sisteminin hangi bölgesinde olduğuna göre hastadan hastaya değişebiliyor. Bilişsel yetilerde bozulmalar, yorgunluk, yürüyüş ve duruş bozuklukları, uyuşma/karıncalanma, istemsiz kas hareketleri/kasılmaları, baş dönmesi, mesane problemleri, bağırsak problemleri, depresyon, cinsel problemler, duygusal değişiklikler ve ağrı, MS’te görülen belirtiler arasında yer alıyor (1).

Pekiyi Terry Wahls bu ciddi hastalığı yiyecekler, egzersiz ve elektriksel uyarı gibi bazı ek tedavi yöntemleriyle yenmeyi nasıl başardı? Kitabı The Wahls Protocol’de de yazdığı gibi, ismi MS ya da başka birşey olsun, bütün hastalıklarda, hücresel düzeyde bozulan yaşamsal olaylar rol oynuyor.

“Dışarıdan bakıldığında MS kendine özgü bir hastalık gibi görünse de, hücresel seviyeye indiğinizde, romatoid artrit, sistemik lupus gibi otoimmün hastalıklardan, diyabet ve kalp hastalığı gibi kronik hastalıklardan ve hatta depresyon, otizm ve şizofreni gibi duygudurum bozukluklarından çok da farklı değil. Bozulan benim biyokimyamdı ve benim durumumda fonksiyon bozukluğu beyin ve omuriliğimdeki hücrelerde başlamıştı. Ama temel sebep – hücresel işlev bozukluğu- isimleri başka olan başka hastalıklarla aynı özellikleri taşıyordu (2).”

Sorun hücresel düzeyde başladığı için çözüm de burada olmalıydı. Hücrelere iyileşebilmeleri için uygun ortamı sağlamak gerekiyordu. Bu yüzden Dr. Wahls’ın klasik tıbbın çözüm bulamadığı hastalığını, hücrelerine doğru ortamı sağlayarak yenmiş olması aslında pek de mucize sayılmaz.

Terry Wahls’ın iyileşme hikayesini ve hastalığa bakış açısını aşağıdaki meşhur TED konuşmasından kendi anlatımıyla dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim (Türkçe altyazıları mevcut).

 

Terry Wahls, konuşmasında temel felsefesini anlattığı bu diyeti kitabında üç ayrı bölüme ayırmış: Wahls Diyeti, Wahls Paleo ve Wahls Paleo Plus.

Diğerlerine göre daha kolay olan Wahls Diyeti’nde başlıca yapılması gerekenler, beslenmenize yavaş yavaş daha fazla sebze/meyve ilave ederek zamanla miktarı günde 9 kaseye çıkarmak, gluteni ve süt ürünlerini diyetten çıkarmak ve et ve balıkları serbest dolaşan hayvanlardan ve avcılıktan gelen ürünlerden seçmek. Sebzeleri de 3 kase yeşil yapraklı sebzeler, 3 kase renkli sebzeler ve 3 kase sülfür içerenler olarak ayırmanız gerekiyor. Bunların dışında şeker, mısır şurubu, bitkisel yağlar, yapay tatlandırıcılar vb. bildiğimiz zararlıları da çıkarmanız gerekiyor tabi ki! Wahls diyetlerinde genel kural olarak yumurta yasak. Ancak Dr. Wahls kitabında, yumurta yemek isteyenlerin önce en azından 1 aylığına yumurtayı diyetlerinden çıkarmalarını, bu sürenin sonunda deneme yaparak dokunup dokunmadığını tespit etmelerini öneriyor.

İkinci basamak olarak görebileceğimiz Wahls Paleo Diyeti’nde yukarıda saydıklarıma ek olarak gluten içermeyen tahıllar haftada bir porsiyona indiriliyor, hayvansal protein miktarları biraz artırılıyor, ayrıca diyete deniz yosunları, ciğer, dalak gibi sakatatlar, laktofermente yiyecekler ve tercihen suda bekletilmiş kuruyemiş ve tohumlar ekleniyor. Aşağıda bu diyetin ana hatlarını madde madde görebilirsiniz.

Wahls ve Wahls Paleo Diyetleri ile ilgili bana kalırsa en dikkat çekici kısım içerdiği sebze miktarı. Bu miktarları almaya özen gösteren biri olarak söyleyebilirim ki, klasik Türk mutfağında bu kadar çok sebze yemiyoruz. Bu yüzden de bu diyete uymaya çalıştığınızda yediğiniz sebze miktarı gerçekten artıyor. Üstelik diyette alınması gereken sebzelerin yeşil, renkli ve sülfür içerikli olarak gruplanması da sizi domates, biber, patlıcan düşünmekten daha yaratıcı olmaya zorluyor. Bu arada, Terry Wahls, burada önerilen 9 kase sebzenin (İngilizce orijinalinde “cup”) erkekler ve uzun boylu kadınlar için geçerli olduğunu, daha minyon insanların bunu 6’ya indirebileceğini belirtiyor. Pekiyi neden 9 kase? Wahls’a göre:

1- Yeterli besin değerlerini yakalayabilmek için çok fazla sebze/meyve yemelisiniz

2- Bu miktar sizi doyuracağı için tahıllara, şekere ve süt ürünlerine olan isteğiniz azalacak.

3 – İhtiyacımız olan mikrobesinleri takviyeler yerine yiyeceklerden aldığımızda bunların içlerinde bulunan ve bizim belki de henüz bilmediğimiz daha birçok başka faydalı maddeyi de alıyor olacağız.

Aşağıdaki fotoğrafta Wahls Paleo diyeti besin değerlerinin standart Amerikan diyeti besin değerleriyle karşılaştırmasını görebilirsiniz (3). Standart Amerikan diyetindeki birçok yiyeceğe dışarıdan sentetik vitaminler eklendiğini de hatırlatmakta fayda var. Yani standart Amerikan diyeti için verilen bu değerlere ulaşabilmeniz için demir, B12, D vitamini vb. ile güçlendirilmiş kahvaltılık gevrek, süt gibi gıdalar tüketmeniz gerekiyor.

 

Elbette gıda intoleransları ya da SIBO gibi durumların varlığında bu diyetlerde değişiklikler yapmak gerekecektir. Terry Wahls da kitabında, özellikle sebze miktarını bu kadar fazla artırmanın bazı insanların sindirim sisteminde rahatsızlık yaratabileceğini belirtiyor. Ancak bu duruma sebep olan etkenlerin ortadan kaldırılmaya çalışılmasını ve zamanla bu miktarlara yaklaşılmasını tavsiye ediyor. Ayrıca sebzeleri pişirmek, kaynatarak sularını içmek gibi yardımcı önerilerde bulunuyor.

Wahls Diyetlerinin sonuncusu olan Wahls Paleo Plus’tan da bahsetmeden geçmeyelim. Dr. Wahls herkesin bu diyeti yapmasının gerekmeyebileceğini ancak kendisinin mental ve fiziksel olarak en iyi hissettiği beslenme şeklinin bu olduğunu ve diğer diyet basamaklarında istedikleri sonucu alamayanların bu basamağa geçebileceğini söylüyor. Özellikle de aşağıdaki durumlarda bu basamağı öneriyor (4) :

  1. Geçmeyen beyin sisi
  2. Travmatik beyin hasarı sonucu iyileşmeyen nöro-davranışsal bozukluklar
  3. Nörodejeneratif bir hastalığınız varsa (Parkinson, Lou Gehrig, Huntington gibi)
  4. Nörolojik şikayetleriniz varsa (Kronik baş ağrısı, nöbetler, hareket bozuklukları)
  5. Wahls Paleo’da yeterli iyileşme kaydedilemeyen psikiyatrik hastalıklar

Wahls Paleo Plus’ı diğerlerinden ayıran temel nokta aslında biraz ketojenik karakterde bir diyet olması.

Bu aşamada başlıca yapılması gerekenler:

  • Yediğiniz yağ miktarını artırmak.
  • Bütün tahıl, baklagil ve beyaz patatesi tamamen diyetten çıkarmak.
  • Nişastalı sebzeleri haftada iki kezle sınırlı tutmak ve yanlarında mutlaka yağ ve protein de almak.
  • Et miktarını 170-350 grama indirmek (Kişinin kilosuna göre hesaplanması gerekiyor.)
  • Sebze miktarı da yapılı insanlarda 6-9 kaseye, minyon insanlarda 4-6 kaseye indirilebilir.
  • Günde 1 porsiyondan fazla meyve yememek. Orman meyveleri gibi düşük glisemik indeksli meyvelerin tercih edilmesi öneriliyor. Kurutulmuş meyve diyetten çıkarılıyor.

Ayrıca Wahls Paleo Plus’ta günde iki öğün yenmesi ve akşam yemeğinden sabah kahvaltısına kadar 12-16 saat süren bir aralıklı oruç uygulanması öneriliyor.

Aslında aralıklı orucun sayısız faydası var ve evrimsel sürecin bizi buna göre programladığını söyleyebiliriz. Yine de aralıklı oruç, iki öğün beslenme ve ketojenik diyetlere birden bire geçilmesinin bazı insanlarda sakıncalı olabileceğini belirtmek istiyorum. Özellikle de adrenal yetmezlik, HPA aksında bozulmalar ya da tiroid sorunları olanlarda, ayrıca hamilelerde, hamile kalmaya çalışanlarda ve çocuklarda bu tarz bir diyet uygun olmayabilir (5) (6) (7). Böyle durumları olmayanlarda bile diyetten çıkarılan karbonhidratların yerine yeteri kadar yağ ve protein eklenmezse, diyet olması gerektiği gibi yapılmazsa kişi aç kalarak vücudunu daha çok strese sokabilir. Bu yüzden klasik tarzda beslenen birinin böyle bir yeme düzenine geçmeden önce biraz araştırması, plan yapması ve küçük denemeler yapması faydalı olabilir.

Wahls Diyetlerini birebir yapmasak da…

Wahls diyetlerinin genel olarak en sevdiğim yanı besin zenginliğine dikkat çekmesi, çıkarılacak gıdalardan çok ekleneceklere odaklanması. Otoimmün hastalıkları ve belki de MS’i olanlar bu diyetleri daha ayrıntılı olarak araştırmayı ve kendi durumlarına göre modifiye etmeyi düşünebilirler. Örneğin ben otoimmün diyeti yaparken bir yandan da tabaklarımı Dr. Wahls’ın önerdiği şekilde oluşturmaya özen gösteriyordum (örnekleri bu sayfada görebilirsiniz). “Bugün kaç tabak yeşil, kaç tabak sülfürlü, kaç tabak renkli sebze yedim? Bu hafta ne kadar ciğer ve balık yedim, kemik suyu içtim?” gibi sorularla hareket ediyordum. Önceliklerim bunlar olunca da oldukça kısıtlı bir diyet olan otoimmün diyetinde bile yasaklı gıdaları düşünmeye fırsat kalmıyordu. Bir süre sonra da bu beslenme düzeni normalim olmaya başladı ve daha serbest beslendiğimde bile seçimlerimi bu kriterleri gözeterek yapmaya başladım.

Yalnızca kronik rahatsızlıkları olanların değil, sağlıklı beslenmek isteyenlerin veya çocuklarının sadece karınlarını doyurmak değil onları gerçek anlamda beslemeyi isteyenlerin de (hangi anne bunu istemez?) bu diyetten ipuçları edinebileceklerini düşünüyorum. Tercihlerinizi işlenmemiş, doğadan gelen, yediğinize değecek kadar zengin yiyeceklerden yana kullanmak, boş kalorilere yer bırakmayacak, hücrelerinize yük değil ilaç olacaktır!

Kaynaklar

  1. https://www.nationalmssociety.org/Symptoms-Diagnosis/MS-Symptoms
  2. Wahls, Terry.  “Autoimmunity: Conventional vs. Functional Medicine.” The Wahls Protocol. New York: the Penguin Group, 2014. 46. Print.
  3. Wahls, Terry.  “Wahls Paleo.” The Wahls Protocol. New York: the Penguin Group, 2014. 151. Print.
  4. Wahls, Terry.  “Wahls Paleo Plus” The Wahls Protocol. New York: the Penguin Group, 2014. 199. Print.
  5. https://chriskresser.com/is-intermittent-fasting-good-for-you/
  6. https://chriskresser.com/do-low-carb-diets-during-pregnancy-increase-the-risk-of-birth-defects/
  7. https://kresserinstitute.com/rebooting-system-benefits-fasting-mimicking-diet/

Önceki yazılar:

IBS – SIBO Zirvesinden Notlar – İnatçı Vakalar

İnternet üzerinden yayınlanan IBS – SIBO Zirvesinin ikinci gününde konuşan Dr. Mark Pimentel’in konuşmasından önemli bulduğum bölümleri paylaşacağım bu yazımda. (Sibo nedir, nasıl teşhis edilir, tedavi seçenekleri nelerdir gibi konularla ilgili yazılarımı da okuyabilirsiniz.)

Öncelikle Dr. Mark Pimentel’in kim olduğundan ve neden konuşmasını önemsediğimden bahsedeyim. Kendisi Cedars-Sinai Hastanesi’ndeki laboratuvarında, ekibiyle birlikte IBS, Sibo ve bağırsak hareket bozuklukları konusunda oldukça önemli çalışmalar yapmış bir doktor. IBS tedavisinde rifaximin kullanımının bulunması, IBS teşhisi için ilk kan testinin geliştirilmesi, IBS ve SIBO arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılması, IBS/SIBO’nun otoimmün karakterinin ortaya konması gibi bazı başarıları onu bu konudaki önde gelen uzmanlardan biri haline getiriyor.

Sözü uzatmadan Pimentel’in röportajına geçeyim. Tırnak içindeki kısımlar Pimentel’den alıntılar (bire bir sözleri olmasa da). Diğerleri ise benim yorumlarım…

Sibo’da altta yatan nedenler önemli!

Daha önce de belirttiğim gibi bazen hemen bir ilaç ve diyet protokolüyle durumun düzelmesini bekliyoruz. Ancak birçok durumda olduğu gibi SIBO’da da düzenin neden bozulduğunu sorgulamak önemli. Pimentel de bunun önemini üzerine basa basa vurguladı. Bazen altta yatan nedeni düzeltmenin mümkün olmadığını biliyoruz. Yine de neden sorusunu sormaktan vazgeçmemeliyiz.

“Sibo hiçbir zaman tek başına konulacak bir teşhis değildir, mutlaka başka bir durumun sonucudur. Sadece Sibo’yu tedavi etmeye çalıştığımızda kanser gibi ciddi bir durumu gözden kaçırıyor olabiliriz. Bu yüzden Sibo’nun neden geliştiğini bulmak çok önemli. Bu hem çözüme yardımcı oluyor hem de koyduğumuz Sibo teşhisini güçlendiren bir bulgu oluyor.”

Altta yatan en yaygın sebep…

“ Besin zehirlenmeleri Sibo’nun en yaygın sebebi. Hasta geçirdiği besin zehirlenmesini her zaman hatırlamayabiliyor. Bu yüzden bağlantıyı kurmak bazen zor oluyor.” Besin zehirlenmeleri, ince bağırsağı temizleyen dalga hareketlerinin bozulmasına yol açıyor. Bu hareketlere MMC deniyor. Zehirlenmeye yol açan patojenlerde bulunan bir yapı, bu temizleyici hareketlerde görev alan sinir hücrelerindeki bir yapıyla çok benzerlik gösterebiliyor.  Bu durumda patojenle savaşan bağışıklık sistemi sinir hücrelerine de hasar veriyor ve temizleyici hareketler aksıyor. Burada aslında otoimmün karakterde bir durum ortaya çıkıyor.

“Yemek yemediğimiz sırada her 90 dakikada bir karnımızdan gelen gurultular MMC yüzündendir. Bu sesler aslında bağırsağın temizlendiğini gösteriyor!”

“ MMC ölçülebilir. Antroduodenal manometri denen testte burundan yerleştirilen ince bir tüp röntgen yardımıyla ince bağırsağa kadar ilerletiliyor ve 6 saat boyunca burada bırakılıyor. Bu sırada bağırsak hareketleri ölçülüyor. Testin bir bölümünde hastaya yemek de yediriliyor. Rutin olarak her hastaya uygulanan bir test değil. Çok zor vakalarda uygulanıyor.” Bu test rutin uygulanmasa da bağırsak hareket bozukluklarıyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olunmasını sağlamış.

Smart Pill nedir?

“ Smart pill (Akıllı hap) temizlik dalgasının (MMC) gelip gelmediğini anlamak için kullanılıyor. Bu hap midedeki herşey sindirilmeden mideden çıkamıyor. 1mm’den büyük hiçbir parça mideyi terk edemez. Temizlik dalgası ise sindirim bittikten sonra başlar. Mide boşalsa bile temizlik dalgası hemen gelmeyebilir. O yüzden smart pill midenin ne kadar sürede boşaldığı bilgisini vermez. Ayrıca smart pill sadece ilk dalgayı gösterebilir ve sonra başka dalga olmuyorsa, dalga olmadığını gösteremez çünkü ilk dalgayla birlikte kalın bağırsağa ilerler ve geri gelmez. Oysa bazen bir dalga olabilir ama sonra saatlerce başka temizlik dalgası gelmeyebilir.” Buradan anlaşılabileceği gibi bu dalga bir kez çalışsa bile düzenli olarak çalışmadığında bakteriler ince bağırsakta çoğalabiliyor (ve buna Sibo diyoruz!).

Eritromisin, testte nasıl kullanılıyor?

“ Eritromisin bir antibiyotik. Daha önce, akciğer enfeksiyonu olanlarda verilen yüksek dozun mide bulantısına yol açtığı görülmüş. Buradan eritromisinin kasılmaları başlatan etkisi anlaşılmış. Yüksek dozda verildiğinde bu kasılmalar kusmaya yol açıyor. Belli bir dozun altına inildiğinde ise temizlik dalgasının başlamasını sağlıyor. Aslında eritromisin mide tarafından salgılanan ‘motilin’ hormonunu taklit ediyor. Antroduodenal manometrinin son aşamasında 50mg eritromisin damardan verililiyor. 5 dk sonra temizlik dalgası başlıyorsa, bu, MMC’nin yeniden düzenlenebileceğini gösteriyor. Temizlik dalgası olmuyorsa, hastada tedavi daha zor olacak demektir. ”

SIBO Nefes testinin eksik parçası

“ Bazı hastalarda nefes testi negatif olduğu halde sorunlar oluyor. Bunlar büyük olasılıkla ölçemediğimiz hidrojen sülfit gazından kaynaklanıyor. Şu anda 3 yeni araştırma üzerinde çalışıyoruz. Gelecek sene hidrojen sülfitin denklemdeki önemi daha iyi anlaşılmış olacak ve tedavi edilemeyen veya tekrarlayan vakalardaki eksik parça büyük ihtimalle bulunmuş olacak. Hidrojen sülfitin rolünü bilmek çok önemli. Örneğin metan ve hidrojene bakalım. Metan üretebilmek için hidrojen gerekli. Bu yüzden testte metan gazı ne kadar çok çıkarsa hidrojen o kadar azalıyor. Eğer metan üreten mikroorganizmaları tedavi ettiysem hidrojen yükseliyor. Bazen de hastanın testinde metan veya hidrojen yükselmese bile tedavi uyguluyoruz ve tedaviden sonra hidrojen gazı yükseliyor. Peki tedaviye rağmen bu nasıl oluyor? Çünkü burada hidrojen sülfit üreten bakterileri öldürüyoruz ve bunların kullanmadığı hidrojen testte yükselmiş olarak görülüyor. Dolayısıyla, bu üç gazın durumunu da bilmiyorsak bu hastaları tam olarak iyileştiremeyiz.”

“Metan gazı üreten mikroorganizmalarla hidrojen sülfit üretenler birbirlerini sevmiyorlar çünkü iki grup da hidrojen için savaşıyor. Metanı tedavi edersek hidrojen yükseliyor çünkü hidrojen bu mikroorganizmalar (arkeler) tarafından kullanılmamış oluyor. Metan, hidrojen sülfit ve hidrojen üreten üç grup da aynı anda mevcut olabilir ama bir grubun diğerlerine baskın olması lazım.”

Sibo’nun altında başka hangi nedenler yatıyor olabilir?

Besin zehirlenmesinden sonra SIBO’nun en yaygın nedeni olarak, geçirilen ameliyatlar sonucu oluşan adezyonlar (yapışmalar), bükülmeler geliyor.Bu durumu düzeltmek mümkün olmayabiliyor.” Pimentel burada safra kesesi alınanları örnek gösterdi. Ne kadar çok insanın safra kesesi alınıyor, öyle değil mi?

“Bunların dışında Ehlers-Danlos sendromunun da SIBO’yla ilişkisi olabileceği düşünülüyor. Tümörler başka bir etken olabilir. Narkotiklerin de Sibo gelişimine yol açtığı görülmüş. Örneğin iki hafta süreyle morfin verilen hastalarda sibo geliştiğini gösteren çalışmalar var. Çünkü morfin de MMC’yi bloke ediyor.”

İnatçı vakalarda semptomlarla nasıl başa çıkılabilir?

“ Burada iki tür hastadan bahsedebiliriz. Bazı hastalarda Rifaximin veriyoruz, ki genelde ilk başvurduğumuz ilaç bu oluyor, hasta 3 ay rahat geçiriyor. Tekrarlama olduğunda yeniden rifaximin kullanıyor. Çünkü şu andaki bilgilerimize göre Rifaximin’e karşı direnç gelişmiyor.

Ama Rifaximin’e yanıt vermiyorsanız ve sonraki tedaviye ve sonraki tedavi… O zaman gerçekten durumu idare etmenin yollarını arıyoruz. Burada üç ayaklı bir yaklaşımımız var. MMC’yi olabildiğince çalıştırmak için hastanın tolere edebileceği dozda prokinetik veriyoruz. Bununla birlikte diyetle durumu kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Ve bu yoğun yaklaşımla hasta %50, 60, 70 daha iyi hissediyor. Ayrıca uzun dönemde bakteri sayısını mümkün olduğunca düşük tutabilmek için nane, zerdeçal ve deneyebileceğimiz daha birçok başka doğal tedaviler olabilir. Hastaların hala şişkinliği, gazı olabiliyor. Yani burada aslında tedavi etmiş olmuyoruz ama durumu yönetmeye çalışıyoruz.

Öğün aralarını açmak çok önemli! Eğer bütün gün yemek yiyorsanız MMC çalışmaz! Biz tür olarak buzdolabı ve masamızda duran bir kase patates cipsiyle evrimleşmedik! Yiyeceği bulduğumuz zaman mümkün olduğunca çok yiyip ardından günlerce aç kalıyorduk. Gün içinde her atıştırmanızda temizleme dalgasını durduruyorsunuz. Bu yüzden yemek aralarını açabildiğiniz kadar açmak en iyisi.”

En az kaç saat yememeliyiz?

“ Yiyeceklerin sindirilmesi için 3 saat gerekiyor. 1,5 saat de temizlik hareketi için gereken süre. O yüzden 3 veya 4 saat sonra yerseniz tam temizlik dalgasının başlamasının eşiğinde oluyorsunuz. Bir de üstelik bozulmuş bir MMC’niz varsa birkaç saat daha tanımanız daha iyi olacaktır. Bu yüzden en az neredeyse beş saat olması gerek diyebiliriz.”

Bir lokma bile yemeyecek miyiz?

“ Yiyebilirsiniz ama yememelisiniz! Şeker ve süt içermediği müddetçe çay-kahve içilebilir. Su içtiğimizde peş peşe iki bardak birden içersek mideyi şişirecek ve yemek yendiği hissi uyandıracaktır. Bu da temizlik durumundan sindirim durumuna geçmesine sebep olabilir. O yüzden su içerken bile azar azar sık sık içmek daha iyi.”

Hastalar kendilerini daha iyi hissetmeye başladıklarında diyetlerinden çıkardıkları gıdaları yeniden denerlerse SİBO geri gelebilir mi?

“ Evet yavaş yavaş SİBO’yu geri getirme ihtimalleri var. Özellikle düşük FODMAP diyetinde bu ihtimalin üzerinde daha da çok  durulmalı. Bazılarınız bunu söylememden hoşlanmayabilir ama düşük FODMAP diyeti sağlıklı değil. Ama bu diyeti sevenler bile sonunda bazı gıdaları geri almak zorunda olduklarını biliyorlar çünkü uzun dönemde bu diyet onlara zarar veriyor. Geçen aylarda American College of Gastoenterology bir çalışma yayınladı ve düşük FODMAP diyetinin üç aydan uzun süre uygulanması durumunda ölçülebilir besin yetersizlikleri görülmeye başlandığını gösterdiler.”

Yine bu zirvede dinlediğim başka bir konuşmacı, Michael Ruscio ise düşük FODMAP diyetiyle ilgili daha farklı görüşler belirtti. Düşük FODMAP’in kalın bağırsaktaki bifidobakteri sayısını azaltsa da bakteri çeşitliliğini artırdığına, histamini azalttığına, serotonin hücrelerinin çoğalmasını sağladığına dair olumlu çalışmalardan bahsetti. Kendisi de uzun süre kısıtlı bir diyet uygulanmasını önermese de 2 yıl düşük FODMAP beslenenlerde bile diyetin etkisini koruduğunu ve bağırsağın zarar gördüğüne dair bir bulgu olmadığını gösteren bir çalışma olduğunu anlattı.

Pimentel’e dönecek olursak… “ Bizim düşük fermentasyon diyetimiz ise uzun süre devam ettirilebilir çünkü düşük FODMAP diyeti kadar kısıtlayıcı bir diyet değil. Ancak bizim diyetimizde her zaman diyet dışı kalması gereken yiyecekler var. Soğan, sarımsak, mercimek, fasülye ve bu tarz yiyecekler, sindirilemeyen şekerler, süt ürünleri – laktoz SİBO’yu geri getirme risklerinden dolayı her zaman liste dışı.”

“ Ama insanların çok yemesini istemediğimiz lifli yiyecekler konusunda daha esneğiz. Bunları yemeyi deneyebilirler ama az evvel saydıklarımı unutmalılar.”

Burada Pimentel’in diyetinin (Cedars-Sinai Diet) bazı eleştiriler aldığını da ekleyeyim. Özellikle basit şekerlere ve glutene izin vermesi, “kurabiye kek yiyebilirsiniz” demesi şaşkınlıkla karşılanıyor ve sağlıksız bir diyet önerdiği düşünülüyor. Sanırım Pimentel bunların yenmesini teşvik etmiyor ama hasta zaten bu şekilde besleniyorsa diyete devam etmesini sağlamak adına, ince bağırsak bakterilerini beslemeyen bu yiyeceklere izin veriyor. Çünkü diyetin yer aldığı sayfanın birçok yerinde, hastanın kendini strese sokmaması, normal hayatına devam etmeye çalışması öğütleniyor.

“ Ama bahsettiğim yiyecekler konusunda çekincelerim var. Örneğin Japonya’da farelere kırmızı barbunya yedirerek bakterilerin aşırı çoğalmasını sağlamışlar! Sadece bununla! Çünkü kırmızı barbunya o kadar zor sindiriliyor ki, bağırsak sürekli sindirim durumunda kalıyor. Yiyeceğin bağırsaktan geçip gitmesi 12 saat sürüyor. Bağırsak uzun süre yiyeceği sindirmeye uğraşıyor ve bu sırada bakteriler birikiyor. En azından hipotez bu şekilde.” Bu çalışmada barbunyanın farelere ne şekilde verildiğini bilmediğimize dikkat çekmek istiyorum. Suda bekletme, düdüklü tencerede pişirme gibi yöntemler kullanıldı mı? Bunlar sindirm süresini muhakkak etkileyecektir.

Pekiyi bir seferde tedavi olanlar istediklerini yiyebilirler mi?

“ Eğer tedavi oldularsa genelde onları birinci seneden sonra bir daha görmüyorum. Yıllar sonra alışveriş merkezinde karşılaştığımda yeme içme bölümünde istediklerini yiyor oluyorlar. O yüzden sanırım böyle hastalar her istediklerini yiyebilirler ve büyük ihtimalle yiyorlardır.” Bu hastalar SİBO vakalarının 3’te 1 kadarını oluşturuyor. Maalesef büyük çoğunluğunda SİBO nüks ediyor.

IBS – SIBO SOS Zirvesinden Notlar – IBS SIBO İlişkisi

Bugün başlayan, internet üzerinden ücretsiz olarak (İngilizce) izleyebileceğiniz “IBS ve SIBO SOS Zirvesi”ni takip ederek sizlere bu konudaki son gelişmeleri ve çeşitli doktorların tecrübelerini aktarmaya çalışacağım (bu linkten kayıt olarak siz de takip edebilirsiniz). Bu zirve geçen senelerde de yapılmıştı ve SIBO’ya dair çok kapsamlı bilgilere yer verilmişti. Ben de daha önceki SIBO yazılarımda buradan edindiğim bilgilerden çok faydalanmıştım. Konuşmacılar SIBO ve bağırsak sağlığı konusunda uzmanlaşmış, son gelişmeleri yakından takip eden, hatta bu gelişmelere imza atan önemli isimler. Öyle ki, maalesef anlattıkları bazı testler ve uygulamalar henüz klinik pratiğe bile yansıyabilecek seviyede değil. Yine de bilgilerin daha fazla yayılabilmesi ve uygulamaya geçirebilecek insanların bunlarla karşılaşma ihtimalinin artması adına ben ilginç bulduklarımı paylaşmak istiyorum.

Sibo konusunda Türkiye’de de bilinç, en azından hastalar arasında artmaya başladı diyebiliriz. Ancak yazılarımdan dolayı bana ulaşan çoğu hastadan genelde Colidur (Rifaximin) kullanımının inceliklerine dair sorular alıyorum. Sosyal medyada gördüğüm bazı paylaşımlarda ise durum daha çok diyetle düzeltilmeye çalışılıyor. Bu yaklaşımlar tedavinin parçaları olabilseler de her zaman olduğu gibi “altta yatan etken”i bulmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Özellikle de SIBO gibi çok sık nüks edebilen bir durumda… Maalesef bilinçaltımıza yerleşen “ilaç içerek iyileşme” düşüncesi birçok hastayı (ve doktoru) bütünsel bakış açısından uzaklaştırıyor. Bu zirve vasıtasıyla bu konudaki düşüncemi de kısaca verdikten sonra bugünkü konuşmacılardan Allison Siebecker’ın anlattıklarından önemli başlıklara geçebiliriz.

  • IBS (irritabl bağırsak sendromu) ve SIBO arasındaki fark ne?  

“ IBS, semptomlara göre tanımlanan bir hastalık, yani gözle görebileceğimiz ülser gibi bir bulgudan bahsedemiyoruz. IBS tanısının konması için gereken bu semptomlar; karında şişlik, karın ağrısı, kabızlık, ishal veya her ikisinin dönüşümlü olarak görülmesi. Bu semptomların birçok farklı sebebi olabilir ve semptomlar arada kaybolup geri gelebilir.

“ IBS şu anda en sık rastlanan fonksiyonel gastrointestinal bozukluk, çünkü yalnızca bir grup semptomdan ibaret. Yani aslında büyük ihtimalle insanlara IBS’leri olduğu söyleniyor ve buna sebep olan, tanı konulmamış bir durum olabileceği düşünülmüyor.

“ SIBO ise daha net bir tanıma sahip: ince bağırsakta bakteri birikimi. SIBO’nun, IBS türlerinden biri olan ‘enfeksiyon sonrası gelişen IBS (gıda zehirlenmeleri sonrası ortaya çıkan IBS) in altında yatan ana sebep olduğu düşünülüyor. Besin zehirlenmesi geçiriyorsunuz, düzeliyorsunuz, ancak bir süre sonra IBS semptomlarıyla karşılaşıyorsunuz. SIBO’da ortaya çıkan semptomlar IBS semptomlarından olduğu için SIBO, IBS’e sebep oluyor diyebiliriz.

“ SIBO’nun da IBS’in de besin zehirlenmeleri dışında sebepleri olabilir.” (Siebecker’ın listesine göre IBS’e sebep olabilecek 45’ten fazla durum olabilir!)

“ Ancak IBS, sebebi bilinmeyen bir hastalık olarak geçiyor.”

  • Enfeksiyon sonrası IBS nasıl oluşuyor?

Bu sorunun cevabını, tedavi edilemeyen SIBO hastalarının son durağı olan ve bu konuda birçok önemli çalışmaya imza atmış Dr. Mark Pimentel ve çalışma arkadaşları bulmuşlar. Daha önceki SIBO yazılarımda da bu konuya kısaca değinmiştim. Şimdi Allison Siebecker’ın anlatımıyla yeniden izah edelim: “Salmonella ve Campylobacter jejuni gibi patojenik bakterilerin içerdiği bir toksin var: cytolethal distending toxin. Bu toksinin B kısmı sorunlu olduğu için kısaca CDTB deniyor. CDTB bizim ince bağırsağımızda bulunan ve ICC denen bir sinir hücresi türümüze çok benzer bir yapı gösteriyor. Bu sinir hücresi türü de ince bağırsağın temizlenmesini sağlayan dalga hareketleri için büyük önem taşıyor. Bu hareketleri sağlayan sisteme MMC (migrating motor complex) deniyor. MMC, bakteri ve diğer atıkların ince bağırsaktan ileri, kalın bağırsağa doğru temizlenmesini sağlıyor. Bu hareket yemek aralarında ve uyurken gerçekleşiyor.”

CDTB’nin bu sinir hücrelerindeki yapıya benzemesi neden sorun oluşturuyor?

“ Çünkü bağışıklık sistemimiz CDTB’yi hedef aldığında sinirlerimizde bulunan, vinkülin adı verilen bu yapıyı da hedef almaya başlıyor. Kendi kendine saldırmış oluyor. Yani bu durumda otoimmün bir sorunla karşı karşıyayız demektir!”

  • İşte can alıcı bir bilgi, sıkı durun!

“Bu bilgi bizi IBS için bir test geliştirilmesine götürüyor. Dr. Pimentel’in geliştirdiği testte, kanda CDTB’ye (vinkülin’e) karşı antikorlar ölçülüyor. Yaklaşık üç yıldır yapılan bir test bu. Dr. Pimentel bu testi çölyak ve inflamatuvar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit ve Crohn hastalıkları) olanların testleriyle karşılaştırmış ve testi pozitif olanlarda inflamatuvar bağırsak hastalığı olmadığını, çölyak görülme olasılığının ise çok düşük olduğunu görmüş. Yani enfeksiyon sonrası (besin zehirlenmesi sonrası) IBS pozitif bulunursa ülseratif kolit ve Crohn hastalığınız yok demektir.

“Bu önemli, çünkü IBS şikayeti olanlarda bu hastalıkların olmadığından emin olmak için kolonoskopi, endoskopi gibi oldukça zor testlerin yapılması gerekiyor. Bu basit kan testinin pozitif çıkmasıyla ise diğer durumların bulunmadığını söylemek mümkün oluyor.” (Buradan laboratuvarlara sesleniyoruz!)

  • IBS ve SIBO tedavilerine dair hatalı yaklaşımlar

“IBS’in tedavisine semptomlara göre teşhis konarak hemen başlanması öneriliyor. Diyette değişiklikler, probiyotik ve prebiyotikler IBS’te uygulanan ilk adımlar. Belki 2-3 ay bunları denemek düşünülebilir ama ilerleme sağlanamıyorsa bu kişide başka ne sorunlar olduğu sorgulanmalı.” (Bence bu 2-3 ay beklenmeden yapılmalı.)

“Örneğin endometriosis, Lyme, laktoz intoleransı, hipotiroidi, diyabet, IBS’e sebep oluyor olabilir. Ancak hasta bunlarla ilgili ipucu vermeyi atlayabilir. Örneğin ilgisi olmadığını düşünerek ağrılı adet geçirdiğinden bahsetmeyebilir.

“IBS semptomları mutlaka yiyecek ve içeceklerle tetiklenir. Stres de büyük bir tetikleyicidir. Ancak stres yaygın olarak söylenenin aksine çok az durumda ana etkendir. Genelde yalnızca semptomların ortaya çıkmasını tetikler.”  

(Bu kısmı özellikle dahil etmek istedim çünkü birçok kronik hastalıkta olduğu gibi IBS’te de hastalara durumlarının nedeninin stres olduğu söyleniyor çoğu zaman. )

“SIBO’da da altta yatan sebeplerin araştırılması önemli. Bazı hastalarda bunları çözmek mümkün olmuyor. Bu hastaların, diyetle semptomları kontrol altında tutmaları, yemek aralarını açmaya çalışmaları, zencefil içeren takviyeler gibi prokinetikler kullanarak MMC’yi düzenlemeleri yardımcı olabilir. Gece 12 saat açlık ve mümkünse günde en az bir kez öğünler arasında kalorili içeceklerin de içilmediği 4-5 saat süren açlık uygulanabilir. Hatta Mark Pimentel bunun 5 saat olmasını öneriyor. Kan şekerini ayarlamakta zorlandığı için sık yemesi gerekenler kendilerine uygun olan bir denge noktasını bulmaya çalışmalı.”

Bunların dışında…

Allison Siebecker oldukça uzun süren konuşmasında SIBO testlerinden, bitkisel ve farmasötik antibiyotiklerden, elemental diyetten ve diğer diyetlerden bahsetti. MMC’yi düzeltmek ve geri dönüşümü azaltmak için prokinetiklere değindi (Bunlar başlıca zencefil içeren takviyelerden oluşuyor). Bu konuları daha önceki yazılarımda da anlattığım çin tekrarlamıyorum.

SIBO testleri konusunda şu anda yapılan hidrojen ve metan gazlarını ölçen testlere ek olarak hidrojen sülfitin de deneysel olarak ölçülmeye başlandığını ve önümüzdeki dönemde bunun önem kazanacağını söyledi. Ben demiştim demek istemiyorum ama bunu da daha önce yazmıştım:) Ayrıca bu konuyu, konunun ana uzmanı Mark Pimentel’den aktarmak istiyorum. Bu zirvedeki konuşmasında hidrojen sülfit gazının çözülemeyen SIBO vakalarında aradığımız eksik parça olabileceğinden bahsediyor. Sonraki yazımda Mark Pimentel’in bu konuşmasının önemli başlıklarını aktaracağım.

Allison Siebecker’ın anlattıklarından benim çıkardığım ders, semptomlarımıza isim koymak kadar, onlara neyin sebep olmuş olabileceğini bulmanın da çok önemli olduğuydu. Elbette sebebi bilmesek bile durumu düzeltmek için elimizdeki yöntemleri kullanacağız. Ancak “strestendir” diye geçiştirmenin artık kabul edilemeyeceği oranda yeni bilgiler ediniyoruz. Yalnızca biraz olsun araştırmaları takip etmek bile birçok insanda çok daha iyi sonuçlar alınmasına yardımcı olacaktır.

Sahi Neden Glütensiz Besleniyoruz?

Glüten konusuna aslında daha önce başka yazılarımda değinmiştim. Ve bu konunun çok konuşulduğunu ve temel kavramların aşıldığını düşünüyordum. Ancak hala özellikle sosyal medyada (instagram!) yanlış bilgilerin dolaşabildiğini görüyorum. Bu yüzden glüten konusunu, yine bu konuda yapılmış çalışmalar üzerinden açıklamaya çalışacağım.

Yine glüten nedir, nelerde bulunur kısmına girmeyeceğim. Bunlar zaten tartışma yaratacak noktalar olmadığı için herhangi bir kaynaktan bulabilirsiniz. Ben onun yerine glütenle ilgili bazen yanlış anlaşılabilen noktalara değinmek istiyorum. Madde madde anlatırsak daha kolay anlaşılabilir.

1 – Gluten nasıl zarar verir?

Her zaman referans gösterdiğim, glüten konusunda çok sayıda önemli araştırmaya imza atmış gastroenterolog Alessio Fasano’ya göre glüten, bağırsaklarımızda bulunan ve gıdaların vücuda geçişini kontrol eden “sıkı bağlantılar” adlı kapıların normalden uzun süre açık kalmasına sebep olur. Bunu “zonulin” adlı bir proteini artırarak yapar (1). Bu kapıların normalden uzun süre açık kalması, bağırsak geçirgenliğinin artması anlamına gelir. Artan bu bağırsak geçirgenliği, yatkınlığı olan kişilerde otoimmün hastalıklar gelişmesine zemin hazırlar; çünkü bağırsaktan vücuda yabancı maddelerin geçişini kolaylaştırır ve bağışıklık sistemini tetikler (2).

2 – Glüten herkese zarar verir mi?

Fasano’nun laboratuvar ortamında, biyopsiler üzerinde yaptığı çalışmaya göre, (glüteni oluşturan yapılardan biri olan) “Gliadin  maruziyeti sonrasında bağırsak geçirgenliğinin artışı, bütün bireylerde görülür,” (3). Ancak aktif çölyak hastaları ve çölyak olmayan gluten hassasiyeti olanlarda bağırsak geçirgenliğindeki artış, sağlıklı bireylerin dokularının geçirgenliğindeki artıştan daha fazladır. Yani gluten herkeste bağırsak geçirgenliğini az veya çok artırır; ancak bazılarımızda bu artış daha fazladır ve daha uzun sürer, diğerlerinde ise daha az olur. Geçirgenliğin artması ise bağırsakta bulunan yeteri kadar sindirilmemiş besin parçalarının (glutenin kendisi gibi) ve bakteri toksinlerinin (LPS) vücuda daha kolay geçebilmesi anlamına gelir. Fasano’nun bir röportajında açıkladığı üzere, bazı insanların bağışıklık sistemi, bu geçen yabancı saldırganları hemen orada kolayca defederken, diğerlerinde kontrolden çıkarak durdurulamayan bir iltihabi reaksiyonlar zincirini başlatabilir (4).

Artmış bağırsak geçirgenliğinin, bütün otoimmün hastalıklarda hastalığın ortaya çıkması için gerektiğini yeniden hatırlatalım. Yani şu anki bilgilerimize göre, aktif bir otoimmün hastalığınız varsa bağırsak geçirgenliğiniz mutlaka artmıştır ve bu geçirgenliği daha da artıracak olan glutenin size zarar vermediğini söylememiz mümkün değildir.

Ayrıca bozulan bağırsak mikrobiotasının da glütenin bu zararları yaratması için ortam hazırlayabileceği üzerinde duruluyor. (Bununla ilgili daha önce başka bir yazı yazmıştım.) Gerçekten de bazı insanlarda glüten uzun yıllar sorun oluşturmazken, bir anda sorunlu hale gelebiliyor. Glütene bağlı sorunların en ileri versiyonu olan çölyak hastalığı bile bazen çok ileri yaşlarda ortaya çıkabiliyor. Halbuki tek sorun glüten olsaydı bebeklikte glütene maruz kalır kalmaz çölyak belirtilerinin ortaya çıkması gerekirdi. Demek ki glütenin zarar vermesi için başka faktörlerin de olması gerekiyor.

3 – “Çoğunlukla glütensiz besleniyorum”

Eğer çölyak, buğday allerjisi ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetiniz yoksa – ki bu sonuncusunu teşhis etmenin kesin bir yöntemi yok- veya bağırsak geçirgenliğinin arttığını düşündüren bir hastalığınız yoksa bunu yapabilirsiniz ancak bunun adı “glütensiz beslenme” olmaz. Bu gibi sebeplerle glütensiz besleniyorsanız, hiç kaçamak yapmadan % 100 glütensiz bir diyetinizin olması gerekiyor. Aksi takdirde, ara ara yediğiniz glüten, yukarıda bahsettiğim dengesi bozulan iltihabi yanıtı tekrar tekrar tetikleyecek ve iyileşmeyi engelleyecektir.

Tabi ki kaçamak yapıp yapmamak sizin bileceğiniz iş, ancak bu kaçamağı yaparken bilin ki bunun yarattığı yıkım maalesef birkaç gün içerisinde geçmiyor. Vücutta glutene karşı oluşan antikorların yok olması 6 aya kadar sürebiliyor (5). Yani “bu seferlik yeseniz ne olur?”; eğer vücudunuz glütene karşı antikorlar üretiyorsa, bir kerecik glüten yemeniz size aylarınıza mal olabilir. Ayda bir böyle kaçamaklar yaparsanız iyileşmeniz mümkün olmayabilir.

Ancak yine yukarıda yazdığım gibi sızıntılı bağırsağınız, gluten hassasiyetiniz, çölyak hastalığınız yoksa ama yine de glütenden uzak durmaya çalışıyorsanız, o zaman, yaptığınız kaçamakların -o an için- düzgün çalışan bağışıklık sisteminiz tarafından halledileceğini düşünebilirsiniz.

4 – “Glütenin böyle zarar vermesine buğdayın genetiğiyle oynanması sebep oldu”

Bu ifadenin kısmi doğruluğu olduğunu söyleyebiliriz ancak tek suçlu bu olsaydı bu sorunların bütün insanlarda görülmesi gerekirdi. Demek ki glüten başka sorunların da eşlik etmesi durumunda çölyak ya da başka otoimmün hastalıklara ya da çölyak olmayan glüten hassasiyetine sebep oluyor.

Zaten yukarıda bilim insanlarının da bu ihtimal üzerinde durduklarını söyledim. Örneğin bağırsaklarınızdaki bakterilerin dengesinin bozulmasının glütenin sorun oluşturması için zemin hazırladığı düşünülüyor.

Ayrıca özellikle çölyak hastalarının %95’inde belirli bir gen diziliminin görülüyor olması, genetik yatkınlığın da bu durumda payı olduğunu gösteriyor. Bahsedilen bu genetik dizilim, çölyak olmayan gluten hassasiyeti bulunanlarda da normal nüfusa göre daha fazla görülüyor (6).

Bununla beraber, bilim insanları atalık buğdayın (Triticum monococcum – Siyez buğdayı), sindirim enzimlerimiz tarafından daha kolay parçalandığını ve immün sistemi aktive etme potansiyelinin daha az olduğunu göstermişler (6). Hatta çölyak hastalarının bile bu buğdayı daha kolay tolere edebildiği görülmüş. Ancak bu hastalar histolojik ve serolojik olarak incelendiğinde, yani daha yakından dokularına bakıldığında, atalık buğdayın çölyak hastaları için hala toksik olduğu görülmüş. Bu tohumlardaki gluten yapısı modern buğdaydakinden farklı olsa da, bir kez çölyak geliştiğinde bu tohumlar bile zarar verebiliyor. Yine de Fasano, genetiğiyle oynanmamış buğdayın çölyak olmayanlarda çölyak gelişmesini engellemede değeri olabileceğini söylüyor (6).

Sorunun yalnızca buğdayda olmayabileceğini gösteren bir çalışmayı da buraya eklemek istiyorum. Tek bir hasta üzerinde yapılan bu klinik deneyi ben oldukça ilginç buldum. 10 yıldır glütensiz beslenen ve bozulan ince bağırsak yüzeyi tamamen iyileşmiş olan bir çölyak hastasına seyreltilmiş gluten verilmeye başlanıyor. Verilen glütenin dozu giderek artırılıyor ve 6. ayın sonunda hasta normal bir insanın yediği miktarda glüten alır hale geliyor. 9. Aydan sonra da tamamen serbest bir diyete geçiyor. Çalışma boyunca sık sık endoskopi yapılıyor ve 15. aydaki endoskopide bile hastanın ince bağırsak yüzeyinin hala iyi durumda olduğu, çölyaklılarda görülen hasarın görülmediği saptanıyor (7). Glüten bu hasta için sorun olmaktan çıkmış görünüyor. Ancak birkaç sene sonra bu hasta hala rahatça glüten tüketebiliyor muydu bilmiyoruz.

Bunun yalnızca tek bir hastayı konu aldığını yeniden vurgulamak gerek. Maalesef çölyak hastalarının çoğu yıllarca glütensiz diyet yapsalar bile hastalıklarını remisyona sokmakta zorlanıyorlar (8) Yine de bu çalışmayı, glütenin zarar vermesi için başka koşulların da gerekebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici buluyorum.

Bu yazdıklarımdan GDO’lu buğdayın zararsız olduğunu kast ettiğim anlaşılmasın. Yukarıda da belirttiğim gibi atalık buğday vücudumuz tarafından çok daha kolay sindiriliyor ve sızıntılı bağırsak gelişmesi riskini azaltabilir. Ancak herşey GDO’dan demek, sorunun diğer ayaklarını aramamıza engel olabilir. Bu yüzden her zaman şüpheciliğe ve soru sormaya devam!

5 – Glütensiz beslenmemizin asıl sebebi glütenin yerine sağlıklı alternatifleri koyabilmek mi?

Tabi ki hayatınızdan ekmek ve makarnayı çıkarıp bol katkı maddeli ve GDO’lu glütensiz ekmek ve glütensiz makarnayı koymanız pek mantıklı değil. Ancak yukarıda da yazdığım gibi glütensiz beslenmemizin asıl sebebi, glüteni ortadan kaldırmak istememiz! Zonulini artıran, sızıntılı bağırsağa sebep olan ve iltihabi reaksiyonları tetikleyen asıl suçlu glüten. Bu yüzden sızıntılı bağırsağı iyileştirmenin ilk adımı sızıntıya katkıda bulunan sebebi ortadan kaldırmak. Ancak bu genelde yeterli değil ve iyileşme için temiz bir beslenmeye geçmek ve vücuda ihtiyaç duyduğu besinleri vermek de büyük önem taşıyor. Yine de “Zaten asıl amaç sağlıklı seçimler yapmak” yaklaşımı bence biraz hedef şaşırtıyor ve o bahsettiğimiz kaçamakların yapılmasına zemin hazırlıyor.

6 – Bonus Madde: İlerde Glüten değil ATI ismini duymaya başlayabiliriz!

ATI’ler (Amilaz Tripsin İnhibitörleri), glutenin içinde bulunan ve tohumun böcek ve parazitler tarafından yenmesine engel olmak için savunma mekanizması olarak geliştirdiği maddeler. Son yapılan çalışmalar ATI’lerin immün sistem tarafından tehlike olarak algılandığını, bu yüzden de glütene bağlı şikayetlerin asıl sorumlusunun bunlar olabileceğini gösteriyor. ATI’ler 1973’te ilk defa keşfedildiğinde, tohumun böceklere karşı dayanıklılığını artırdıkları fark edilmiş ve genetik mühendisliği hemen bunu nasıl kullanabiliriz diye kolları sıvamış. Bu yüzden, yine atalık tohumlarda bulunan ATI miktarları çok daha az (9).

Bu bilgiler hakkında kişisel yorumum;

Bir kez bağırsak düzenimiz bozulduysa, iyileşme sağlayana kadar %100 glütensiz beslenmeliyiz. Burada “iyileşme sağlama”nın tam tanımını yapmak zor.  Sahip olduğunuz hastalıklar remisyona girmiş olabilir, hiçbir bağırsak belirtisi yaşamıyor olabilirsiniz. Bu yüzden de iyileştiğinizi düşünüp glütene şans vermek isteyebilirsiniz. Ancak bağırsağınızda henüz sağlıklı bir mikrobiota oluşturamamış olabilirsiniz. Zira bunu probiyotiklerle oluşturmamız gerçekten zor! Genetik yapınız ve daha bilmediğimiz başka nedenler de sizi şanssız bir pozisyona sokuyor olabilir. Bu durumda da glüten yeniden sorunlu hale gelip hastalıklarınızı alevlendirebilir.

Yine de umutsuz değilim. Gerek çölyak gibi glütene bağlı ciddi hastalıkların çok geç yaşlarda ortaya çıkabiliyor oluşu, gerek bakterilerin rolü üzerinde duran yeni çalışmalar, gerekse atalık tohumların gösterdiği farklı karakter, glütene bağlı sorunların önlenebileceğine işaret ediyor olabilir. Hatta ileride dışkı nakli (fekal transplantasyon) gibi umut vaat edici yöntemleri yeni elde edilecek bilgilerle birleştirerek hastaların tamamen tedavi edilmesi bile söz konusu olabilir.

Kaynaklar
  1. Fasano, A. (2012). Intestinal Permeability and its Regulation by Zonulin: Diagnostic and Therapeutic Implications. Clinical Gastroenterology and Hepatology : The Official Clinical Practice Journal of the American Gastroenterological Association, 10(10), 1096–1100. http://doi.org/10.1016/j.cgh.2012.08.012
  2. Fasano, A. (2012). Zonulin, regulation of tight junctions, and autoimmune diseases. Annals of the New York Academy of Sciences, 1258(1), 25–33. http://doi.org/10.1111/j.1749-6632.2012.06538.x
  3. Hollon, J., Leonard Puppa, E., Greenwald, B., Goldberg, E., Guerrerio, A., & Fasano, A. (2015). Effect of Gliadin on Permeability of Intestinal Biopsy Explants from Celiac Disease Patients and Patients with Non-Celiac Gluten Sensitivity. Nutrients, 7(3), 1565–1576. http://doi.org/10.3390/nu7031565
  4. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  5. Mainardi, E., Montanelli, A., Dotti, M., Nano, R., Moscato, G. (2002). Thyroid-Related Autoantibodies and Celiac Disease: A Role for a Gluten-Free Diet? Journal of Clinical Gastroenterology. 35(3):245-248. https://insights.ovid.com/pubmed?pmid=12192201
  6. V. Rotondi Aufiero, A. Fasano, G. Mazzarella. (2018). Non-Celiac Gluten Sensitivity: How Its Gut Immune Activation and Potential Dietary Management Differ from Celiac Disease. Mol. Nutr. Food Res, 62, 1700854. https://doi.org/10.1002/mnfr.201700854
  7. G. Patriarca, N. Pogna, G. Cammarota, D. Schiavino, C. Lombardo, E. Pollastrini, T. De Pasquale, A. Buonomo, F. Nocente, L. Gazza, D. Pietrini, L. Miele, E. Nucera, and G. Gasbarrini. (2005). An Attempt of Specific Desensitising Treatment with Gliadin in Celiac Disease. International Journal of Immunopathology and Pharmacology. https://doi.org/10.1177/039463200501800413
  8. https://scdlifestyle.com/2012/03/the-gluten-free-lie-why-most-celiacs-are-slowly-dying/
  9. Yolanda, R.-O., Jordi, M., Lara, M. (2018). Amylase–Trypsin Inhibitors in Wheat and Other Cereals as Potential Activators of the Effects of Nonceliac Gluten Sensitivity Journal of Medicinal Food, 21:3, 207-214 https://www.liebertpub.com/action/showCitFormats?doi=10.1089%2Fjmf.2017.0018

Otoimmün Diyeti (AIP) Etki Mekanizmaları

Otoimmün Diyeti” şu ana kadar okuyucularımın en çok ilgi duyduğu yazım oldu. Bu diyeti uygulayanlardan genelde çok iyi sonuçlar aldıklarını duyuyorum. Kendim de bu iyi sonuçlar alan grubun içindeyim. Ve tecrübe etmiş biri olarak AIP etkinliğinin sadece bir çok gıdayı çıkarmasından geldiğini düşünmüyorum. Aksine diyete eklenen gıdaların zenginliği, bana kalırsa iyileşmemizde en büyük etken. Bu yüzden diyetin vücutta yarattığı farklı değişiklikleri konu alan Ali Le Vere’in makalesini okuduğumda, sizle de paylaşmak istedim. Aşağıda makalenin Türkçe çevirisini bulabilirsiniz. Tıbbi terimler içerse de okumanızı öneririm. Zira bu yazının sizi, otoimmün diyeti yapmasanız bile bu diyette önerilen gıdaları artırmaya ikna edeceğine, otoimmün diyeti yapanlara ise yemek seçimlerinde yardımcı olacağına inanıyorum.

Landmark Study Suggests Efficacy of Autoimmune Paleo Protocol

Written By:

Ali Le Vere, B.S., B.S. – Senior Researcher-Gre…

“© [Article Date] GreenMedInfo LLC. This work is reproduced and distributed with the permission of GreenMedInfo LLC. Want to learn more from GreenMedInfo? Sign up for the newsletter here http://www.greenmedinfo.com/greenmed/newsletter.”

Otoimmün diyeti, beslenme uzmanlarının, hiç bir yönteme yanıt vermeyen inatçı semptomları ortadan kaldırmak için uzun zamandır uyguladıkları ve altın standart kabul edilen çoklu antijen eliminasyon diyetinin bir uyarlaması niteliğindedir. Allerjen ve immünojenik (bağışıklık sistemini alarma geçiren) yiyecekler bir ay veya daha uzun bir deneme süresi boyunca diyetten uzaklaştırılır, daha sonra sırayla ve sistematik bir şekilde diyete geri eklenerek bunlara karşı bireyin toleransı ölçülür. Bu yalnızca gıda intoleranslarının tespit edilmesini sağlamakla kalmaz, bağışıklık sisteminin tepki verebileceği antijenik gıdaların vücuttaki yükünü azaltır, bağırsağın iyileşmesine ve mikrobesin eksikliklerinin giderilmesine olanak tanır. Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki bir çok fonksiyonel tıp hekimi, otoimmün protokolünün kısa süreli bir müdahale olması ve semptomlarda belirgin azalma görülür görülmez gıdaların geri eklenmesine başlanması konusunda hemfikirdir.

AIP’nin temel direklerinden biri: Besin değeri yüksek beslenme:

Bazıları AIP’nin iyileştirici etkisinin, potansiyel antijenik gıdaların çıkarılması ve anti-besinlerin (örneğin lektinlerin) azaltılmasına bağlı olduğunu savunur. Ancak AIP’nin en güçlü tarafı, temel olarak, doğal olarak avlanmış deniz ürünleri, otla beslenmiş hayvanlardan gelen et ve sakatat, kök ve yumru sebzeler, otlar ve baharatlar, meyveler ve sebzeler gibi besin değeri yüksek gıdaları içermesidir. Bu yüzden aslında tahıl ve baklagillerin çıkarılmasının esas faydası, bunların klasik diyetlerde çoğu zaman bu daha zengin besinlerin yerine geçmelerinden geliyor olabilir.

Paleo diyetin çıkış noktası, evrimsel biyolojiyle, eski ve günümüz avcı-toplayıcı toplumlarının antropolojik etnografik incelemelerine dayansa da, paleo beslenme şeklinin benimsenmesinin yeni gerekçesi, hakemli bilimsel çalışmalarda en besleyici değere sahip olarak gösterilen besinlere vurgu yapmasıdır. Dahası, otoimmün protokolü birçok normalden sapmış immün yanıtın altında yatan nedenleri irdeler.

Bağırsak bariyerinin iyileştirilmesi:

Gastrointestinal kanalın tek hücre kalınlığındaki yüzeyi, normalde moleküllerin bağırsak lümeninden submukozaya, oradan da sistemik dolaşıma geçmelerini kontrol eden sıkı bağlantılarda meydana gelen değişikliklerle yönetilir (2). Hücreler arasındaki dinamik protein yapılar şekil değiştirerek besinlerin ve suyun geçmesine izin verirken, belirli bir moleküler çapı aşan yabancı yapıların geçişine engel olurlar (2). Otoimmün hastalıkta ise çeşitli çevresel saldırılar, sıkı bağlantıların aşırı derecede geçirgen olmasına sebep olurlar ve sindirilmemiş yiyecek proteinlerinin, toksinlerin ve mikrobiyal ürünlerin bağırsak bariyerini aşarak otoimmüniteyle sonuçlanan immün reaksiyonlara sebep olmasını tetiklerler (2).

Ciğer, yağlı balıklar ve kabuklu deniz canlıları, AIP’de besin santrali olarak görülür ve A ve D vitaminleri gibi mikrobesinleri sağladıkları için bağırsak duvarının yenilenmesine destek olurlar (3,4). Bu yağda çözünen vitaminler, MS, çölyak, ülseratif kolit, Crohn, tip 1 diyabet, romatoid artrit, ankilozan spondilit ve ayrıca astım vb. allerjik bozukluklar gibi üzerinde çalışılan bütün otoimmün hastalıklarda bozuk olduğunun tespit edildiği bağırsak mukoza bütünlüğünün yeniden sağlanması için çok önemlidir (2,5,6,7,8,9,10,11).

A vitamini, bağırsakla ilişkili lenfoid doku (GALT) ve sindirim kanalını çevreleyen Payer plakları olarak bilinen immün dokularda, T hücrelerinin (savunma hücreleri) uygunsuzca aktive olmalarını engelleyerek kronik bağırsak iltihabı riskini azaltır (4). Aynı zamanda oral toleransı, yani herhangi bir yan etki görmeden bir çok gıdayı tüketebilme yeteneğini düzenlemede etkilidir (4). Son olarak, A vitamini mukozalarda bulunan bir antikor olan IgA üretimini teşvik ederek enfeksiyonlara karşı korunmayı artırır ve sağlıklı bir bağırsak florası yaratılmasına yardımcı olur. Yaygın inanışın aksine, insanların yarısından çoğu portakal ve koyu yeşil yapraklı sebzelerdeki beta karotenden, aktif A vitamini üretemezler (12). Bu yüzden aktif A vitaminini gıdalardan direkt olarak almak önemlidir (13).

İmmünolojik dengenin yeniden sağlanması:

Daha önce immün sistemin hücresel Th1 veya humoral/antikor yönetimindeki Th2 kollarından birinin ağırlık kazanmasının, otoimmün hastalıkların sorumlusu olduğu düşünülürdü(14). Daha sonra bunun, olayı fazla basitleştirmek olduğu görüldü. Bu yalnızca Th17 hücrelerinin rolünü izah etmede başarısız olmakla kalmıyordu, aynı zamanda otoimmün hastalıkların her zaman bu düzgün kategorilere girmediğine dair eldeki verilerle ters düşüyordu (14). Bununla beraber, bu görüşün hala işe yarar olduğu durumlar var: düzenleyici T hücrelerinin (Treg), immün sistemin farklı kolları arasındaki dengeyi sağlayan kapsayıcı bir kontrol mekanizması olduğu düşünülüyor.

Otoimmün diyette öne çıkan A ve D vitaminleri immünomodülatör etkiler göstererek immün sistemin farklı kolları arasında denge sağlıyorlar. D vitamini genel olarak otoimmün hastalıkta düşük olduğu gibi, daha düşük D vitamini seviyeleri otoimmün semptomların daha şiddetli yaşanmasıyla da ilişkilendirilmiş (15,16,17). Hem A, hem D vitaminleri, immün sistemin Th1, Th2 ve Th17 kolları arasında denge kurulmasını sağlayan düzenleyici T hücrelerinin (Treg) sayısını artırıyor. Benzer şekilde A ve D vitamini, patojen interlökin17 üreten Th17 hücrelerinin aktivasyonu ve üretimini baskılıyorlar. Th17 hücreleri bir grup otoimmün hastalıkta doku yıkımının baş aktörü gibi görünüyor (18).

Omega 6 / Omega 3 dengesinin kurulması:

AIP, avlanma yoluyla tutulmuş somon, uskumru, ringa, sardalya gibi balıkların tüketilmesini önerip, mısır, kanola, pamuk çekirdeği, soya, aspir ve ayçiçek yağlarını çıkararak uzun zincirli omega3’lerin diyette artmasını ve omega 6’ların azalmasını sağlamış olur. Daha çok iltihabi tromboksan, prostoglandin ve lökotrienleri artıran omega 6’lara göre omega 3’ler, daha az enflamatuar olan eikosanoid sinyal moleküllerine metabolize olurlar. Bitkisel kaynaklı keten, kenevir, çia tohumları ve ceviz, omega 3 kaynakları olarak öne çıkarılsa da bu yiyeceklerdeki alfa-linoleik asit (ALA)’in ancak %5-10’dan azı EPA’ya, %2-5’ten azı DHA’ya dönüştürülebiliyor (19). (T.D.: EPA ve DHA, omega 3 yağ asitleridir.)

Geleneksel avcı-toplayıcı toplumların tükettiği paleolitik diyet, 1/1 olan, en ideal omega 6 – omega 3 oranına sahipti ve bu toplumlarda modern zamanların kronik ve dejeneratif hastalıkları görülmezdi (20,21,22). Buna kıyasla günümüzün Batı toplumlarının tükettiği diyet 10/1, 25/1 gibi korkunç omega6/omega3 oranlarına sahip (21).

Diyete yağlı balıkların ve omega 3’lerinin normal etlere göre daha fazla olduğu görülen otla beslenen hayvan etlerinin eklenmesinin, özellikle otoimmün hastalarda, patojen T hücrelerinin çoğalmasını engellemesi ve TNF, IL-1, IL-2 gibi enflamatuar sitokinlerin üretimine engel olması dolayısıyla faydaları olabilir (24).

Oksidatif Stresin Nötralize Edilmesi:

Otoimmün hastalıklara yol açan patofizyolojik durumlar, oksidanlar ve antioksidanlar arasındaki bir uyumsuzluğu beraberinde getirir. Reaktif oksijen türevleri veya süperoksit ve hidrojen peroksit gibi serbest radikaller, vücuttaki metabolik olayların normal bir yan ürünüdür. Ancak bunlar fazla olduğunda hücresel mekanizmaya hasar verebilir ve hücrede enerji üretimini bozabilir. Oldukça fazla enerji isteyen tamir işlemleri sekteye uğrayarak bir kısır döngü oluşturabilir (25,26). Renkli bitkisel besinleri içeren bir diyet, antioksidan alımı için çok önemlidir. Redoks reaksiyonlarında yer almaları, reaktif oksijen ve nitrojen türevlerine karşı koruma sağlamaları nedeniyle bitkilerdeki fitokimyasal denilen bileşenler antioksidan kategorisine girerler (27). Otoimmün protokolde büyük yer tutan, yoğun pigment içerikli meyve ve sebzeler, stilbenoidler, lignanlar, tanninler, karotenoidler, fenolik asitler ve flavonoidler gibi bileşenlere sahiplerdir ve bunlar genetik maddenin bütünlüğü, hücresel tamirin kolaylaştırılması ve genetik dışavurumun olumlu bir yöne çekilmesinde rol oynarlar (28, 29, 30). AIP aynı zamanda yağda çözünen tokoferoller, karotenler, A vitamini ve ubikuinol ve suda çözünen askorbat ve glutatyon gibi antioksidanlar açısından da zengindir (31).

Detoks Optimizasyonu ve Hormon Dengesinin Sağlanması:

AIP’deki birçok meyve, sebze, yabani ot ve baharatlar, detoks zincirinin faz 1 basamağında ortaya çıkan ürünleri, suda çözünür hale getirerek atan faz 2 enzimlerinin üretimini teşvik ederler. Bu, genelde otoimmün hastalıklarda oluşan, faz 1 reaksiyonlarının faz 2’nin hızını geçmesi sonucu, toksik faz 1 metabolitleri birikmesini ve karaciğerin yorulmasını engeller (32). Otoimmün protokolde üzerinde çok durulan zencefil (33), zerdeçaldaki kurkumin (34), tarçındaki sinemaldehit (35), üzüm, yaban mersini ve turna yemişi (cranberry)  deki resveratrol (36),elma ve soğandaki kuversetin (37) ve sayısız başka maddeyi içeren yabani otlar, baharatlar ve fitobesinler, otoimmünitede ortaya çıkan toksinlerin atılması için gereken faz 2 reaksiyonu enzimlerinin üretimini teşvik ederler.

Benzer şekilde, AIP’de çok tüketilen turpgillerde bulunan bir izosiyanat bileşeni olan sülforafan, faz 2 enzimlerinin bu zamana kadar tanımlanmış en önemli endükleyicisidir (32, 38). Roka, brokoli, brüksel lahanası, kırmızı,yeşil ve kara lahana, çin ve savoy lahanaları, karnabahar, pazı, turp, rapini, şalgam ve şalgam yaprakları, vasabi ve su teresi sebzelerinin tümü bu maddeyi içeren AIP sebzeleridir. Bu sebzelerin başka bir faydası da indol-3-karbinol (I3C) içermeleridir. Bu maddenin biyolojik etkisi 3,3’-diindolilmetan(DIM) gibi oligomerik ürünlerine atfedilmiştir. Bu iki madde de, otoimmünitede sık görülebilen östrojen fazlalığını dengelemede destekleyici rol oynar.

Özellikle I3C, estradiol metabolizmasını, istenmeyen 16-hidroksiestron yolu yerine 2-hidroksiestron yolu üzerinden hızlandırır (39,40). Genel olarak 2-hidroksiestron metabolitleri, en düşük östrojenik etkiye sahipken, 16-hidroksiestronlar hücre çoğalmasını tetikleyici, kansere yol açan östrojen türleri olarak görülür (41,42). Buna ek olarak, I3C, östrojen reseptörlerine karşı güçlü bir afinitesi olan ve büyümeyi tetikleyen başka bir östrojen olan 4-hidroksiöstrojeni engeller (43).

Mikrobiyatanın Zenginleşmesi ve Patojenlerin İnhibe Edilmesi:

Otoimmün hastalıkta bir disbiyozis (bağırsak florasının dengesinin bozulması) elementi bulunur. Sağlıklı bir ekosistemi yeniden yaratabilmek için kommensal florayı besleyecek prebiyotiklerin bol miktarda bulunması gerekir. Paleo diyetler, prebiyotik etkilerinden dolayı bakteri zenginliğiyle ilişkili bulunan lif alımı açısından belirgin bir üstünlük sunarlar (44).

Sindirimden kaçarak bunun yerine kalın bağırsakta bakteriler tarafından fermente edilen prebiyotiklerin tüketilmesi, mikrobiyal çeşitliliği teşvik ederek konağın sağlığını iyileştirmede uygulanabilecek sürdürülebilir bir stratejidir (45).

SIBO (ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması) varlığı dışında, kuşkonmaz, sarımsak, soğan, enginar, hindiba kökü, meksika turpu, yeşil muz, plantain, pancar, pırasa, yakon ve burdock AIP’de tüketilebilen yiyeceklerdir ve daha iyi bir immün denge anlamına gelen, uyumlu bir bağırsak ekosistemi yaratmaya yardımcı olurlar (T.D: bazıları Türk mutfağında pek bulunmasa da yerlerine şalgam, yer elması, kereviz gibi alternatifler konabilir). Çalışmalar göstermiştir ki, mikrobiyatadaki değişiklikler sebze tüketiminin artmasıyla bir iki gün içinde görülebilir (46).

Buna ek olarak, AIP’deki “sauerkraut” (laktofermente lahana turşusu) ve hindistan cevizi kefiri, hem faydalı bakteri hem de poliamin bileşikleri deposudur. Bunlar da enterositlerce emildiklerinde hücresel yenilenme ve rejenerasyon hızını artırırlar ve bağırsağın iyileşmesine katkıda bulunurlar. Sağlıklı floranın yeniden inşası, otoimmüniteyi tetikleyebilen veya kötüleştirebilen patojenlerin yapışmasına engel olacaktır (47).

İyileşen Kalp Sağlığı Göstergeleri:

Kalp hastalığı, diyabet ve hipertansiyonun altında yatan endotelyal hücre aktivasyonu, damarsal düz kas disfonksiyonu, oksidatif stres ve iltihap, otoimmün hastalıklarda immün dengesizliğe zemin hazırlayan veya onu kronikleştiren etkenlerdir. Paleo diyet şablonunun, düşük yağ-yüksek karbonhidratlı Amerikan Diyabet Birliği diyetine göre, bu metabolik hastalıkları düzeltmede üstünlüğü kanıtlanmıştır (49). Örneğin, bir çalışmada paleo diyetle beslenenlerin glikoz kontrolünde iyileşme olduğu, hemoglobin A1c seviyeleriyle belirlenmiş (49). Araştırmacılar, paleo diyettekilerin kan şekerlerinde daha az ani yükseliş görülmesini, ADA diyetinde 2500kcal’de 12 gram olan diyet lifi miktarına karşılık paleoda 2500kcal’de 35g diyet lifi olmasına bağlamışlar (52).

Mitokondrilerdeki Bozukluğun Tamiri:

Hücrenin enerji santrali olan mitokondrilerin arızalanması, otoimmün hastalıklar da dahil birçok patolojik durumda karşımıza çıkar (53). Mitokondrilerin onarımı, immünojen gıdaları dışarıda tutarak, oksijenli solunumu devam ettirerek ve “enerji açığa çıkarma ve onu biyolojik olarak kullanılabilir bir forma sokmada yer alan biyokimyasal süreçlerin etkili bir şekilde işlemesini kolaylaştırarak”, besin değeri yüksek ve antiinflamatuar yapıda olan bir diyet gerektirir ki bu özellikler de AIP ile örtüşmektedir (54).

Mitokondri matriks enzimleri en iyi alkali ortamda çalıştıkları için, temelde bitkisel ağırlıklı olan otoimmün paleo diyeti ile metabolik süreçler ideal hale getirilebilir (54). Asidik işlenmiş gıdaların, şekerin, unun, yüksek glisemik gıdaların, kahvenin ve alkolün diyetten çıkarılması, oksijen bazlı oksidatif fosforilasyonun bir parçası olan elektron transport zincirini bozarak mitokondri fonksiyonunu tehlikeye sokan membran potansiyelindeki sapmaları önler (55,56). Otoimmün protokolü, aynı zamanda, hücresel enerji üretmek için elektron transport zincirine elektron veren yüksek enerjili indirgenmiş koenzimleri üreten süreç olan, sitrik asit döngüsü kofaktörleri açısından da zengindir.

Örneğin, bu elektron taşıma sisteminin bileşenleri için gereken “hem” molekülleri, çinko ve demire bağımlıdır ve ikisi de bitklisel kaynaklara göre organ etlerinde (sakatatlarda) hem daha bol miktarda bulunur hem de biyoyararlılığı daha fazladır. Kıyaslama yapılacak olursa, “vejetaryen diyetlerdeki demir ve çinkonun biyoyararlılığı, emilimi engelleyen fitat ve polifenollerin daha yüksek oluşu ve etlerden yoksun oluşundan dolayı zayıftır” (57, s.459s). Vejetaryen diyetlerin “hem” olmayan demir emilimini %70, toplam demir emilimini %85 azalttığı gösterilmiştir (58). Benzer şekilde, fitat içeriklerinden dolayı vejetaryen diyetlerde çinko emilimi, hem etçil hem otçul diyetlere göre  %35 azalır. Öyle ki vejetaryenler hem et hem ot yiyenlere göre %50’ye kadar çıkan oranlarda daha fazla çinkoya ihtiyaç duyabilirler (58). Bu yüzden, otoimmün protokol, hem mineral emilimini bozan anti-besinleri içermemesi hem de biyoyararlılığı yüksek vitamin ve mineralleri bulundurmasıyla daha avantajlıdır.

İnflamatuar Bağırsak Hastalığında Kanıtlanmış Etki:

Otoimmün paleo protokolünün inflamatuar bağırsak hastalığındaki (IBD) etkinliğini ölçmek için tek merkezli, açık, kontrolsüz bir  araştırma düzenlenmiş. Çalışma, 9 semptomatik Crohn hastası ve 6 ülseratif kolit hastası üzerinde yapılmış ve ortalama hastalık süresi 19 yıl olan hastaların yarısı biyolojik tedavi görüyormuş. Bireylere, çalışma boyunca azaltılan kortikostreoidleri dışında, ilaçlarına devam etmeleri tembih edilmiş. Ayrıca, diyet ve hayat tarzı konusunda rehberlik etmeleri için bir sağlık koçu ve bir diyetisyen tayin edilmiş.

Hastaların %73’ü, altıncı haftada, “remisyona girenler” olarak sınıflandırılmış ve bunu, sonrasındaki beş haftalık idame döneminde de sürdürmüşler. Altıncı haftadaki ülseratif kolit hastalarında görülen dışkıda kanama, belirgin biçimde azalmış. Sadece endoskopide mukozada iyileşmeler gözlenmekle kalmamış, aynı zamanda ülseratif kolit hastaları için Mayo skoru ve Crohn hastaları için Harvey-Bradshaw indeksi gibi hastalık belirteçlerinde iyileşmeler kaydedilmiş (1). Ayrıca, ortalama dışkı kalprotektin seviyesi 1. haftadaki 471 seviyesinden 11. haftada 112 seviyesine gerilemiş (1). Kalprotektin, pasif durumdaki IBD hastalarında yükseldiğinde hastalığın alevleneceğinin habercisi olan bir belirteç (59,60).

Yazarlar şunu ifade etmişler:“Çalışma öncesinde, klinik remisyonun bu kadar erken (6.haftada) yakalanacağı varsayımında bulunmamıştık. Gerçekten de, bu oranda aktif IBD hastasının 6. haftada remisyona girmesi IBD’de uygulanan birçok ilaç tedavisine rakip oluyor,” (1,s.2058).

Görülen belirgin iyileşmelere rağmen, doğuştan ya da anastomotik ileal tıkanması olan iki Crohn hastasında, AIP ile kısmi ince bağırsak tıkanıklığı veya hastalık aktivitesinin kötüleşmesi söz konusu olmuş ki bu durum da doktor gözetiminin önemine dikkat çekiyor.

Çalışmanın Pratiğe Uyarlanışı:

Bu ön çalışma, otoimmün diyetinin etkinliğini gösterse de, kurgulanışı açısından sınırlı bir çalışma. Sadece küçük bir örnek grup almakla kalmıyor, aynı zamanda randomize ve kör bir çalışma değil, ileriye dönük, gözleme dayalı ve seçim yanlılığıyla yanılma ihtimali olan bir çalışma. Başka bir deyişle, denekler IBD’si olan bireyler topluluğunu doğru yansıtmıyor olabilir. Bu yüzden, benzer sonuçları çoğaltmak ve diğer otoimmün hastalıklara da uyarlamak için daha fazla klinik deney yapılmalı. Tabi ki klinik deneyleri finanse etmek çoğu zaman mali açıdan mantıklı değil ve hissedarlara karşı belirlenmiş vekalet yükümlülüğü bulunan farmasötik endüstrisi yatırımcılarının, kaynaklarını pazarlama ayrıcalığı şansı olmayan diyet protokollerine akıtmaktan hiç bir maddi menfaatleri olmayacaktır.

Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi paleo dünyasındaki dogmatizmin bir kısmı bilimsel incelemelere dayanmıyor ve anti-besinler üzerindeki bilimsel literatür, yüksek kalitedeki insan çalışmaları açısından yetersiz. Bununla beraber, yine de birçok insan hayat kalitesini düşüren otoimmün hastalığı durdurmak için çok zaman kaybetme lüksüne sahip değil ve birçok integratif ve fonksiyonel tıp hekiminin klinik tecrübesi, biyomekanik mekanizmalar tam olarak açıklık kazanmış olmasa da, AIP’nin etkinliğine dair doğrudan bir tanıklık niteliğinde. Ayrıca, otoimmün protokolüne yerleşmiş, sosyal desteğin seferber edilmesi, stres yönetimi, hastalığa uygun egzersiz ve onarıcı uyku gibi iyileşmenin temellerinde yer alan birçok yaşam şekli öğeleri bulunmakta. Bu yüzden, otoimmün protokolün yıkıcı olmayan, zararsız karakteri ve besin değeri yüksek, anti-inflamatuar doğası düşünüldüğünde, otoimmün hastalık sahipleri bu rejimi tedavide bir seçenek olarak keşfetmeyi kendilerine borçlular.

Kaynaklar:
  1. Konijeti, G.G. et al. (2017). Efficacy of the Autoimmune Protocol Diet for Inflammatory Bowel Disease. Inflammatory Bowel Diseases, doi: 10.1097/MIB.0000000000001221.
  2. Fasano, A. (2012). Leaky gut and autoimmune disease. Clinical Reviews in Allergy and Immunology, 42(1), 71-78.
  3. Mora ,J.R., Iwata, M., & von Andrian, U.H. (2008). Vitamin effects on the immune system: vitamins A and D take centre stage. National Reviews in Immunology, 8(9), 685-698.
  4. Kim, C.H. (2008). Roles of retinoic acid in induction of immunity and immune tolerance. Endocrine Metabolism Immune Disorders Drug Targets, 8, 289-294.
  5. Drago, S. et al. (2006). Gliadin, zonulin and gut permeability: effects on celiac and non-celiac intestinal mucosa and intestinal cell lines. Scandanavian Journal of Gastroenterology, 41, 408–419.
  6. Westall, F.C. (2007) Abnormal hormonal control of gut hydrolytic enzymes causes autoimmune attack on the CNS by production of immune-mimic and adjuvant molecules: a comprehensive explanation for the induction of multiple sclerosis. Medical Hypotheses, 68, 364–369.
  7. Edwards, C.J. (2008) Commensal gut bacteria and the etiopathogenesis of rheumatoid arthritis. Journal of Rheumatology, 35, 1477–1497. doi: 10.1007/s12016-011-8291-x.
  8. Yacyshyn, B.R., & Meddings, J.B. (1995) CD45RO expression on circulating CD19+ B cells in Crohn’s disease correlates with intestinal permeability. Gastroenterology, 108, 132–138.
  9. Martinez-Gonzalez, O. et al. (1994) Intestinal permeability in patients with ankylosing spondylitis and their healthy relatives. British Journal of Rheumatology, 33, 644–648.
  10. Schmitz, H., Barmeyer, C., Fromm, M., Runkel, N., Foss, H.D., Bentzel, C.J.,…Schulzke, J.D.(1999) Altered tight junction structure contributes to the impaired epithelial barrier function in ulcerative colitis. Gastroenterology, 116, 301–307.
  11. Hijazi, Z et al. (2004) Intestinal permeability is increased in bronchial asthma. Archives of Diseases in Children, 89, 227–229.
  12. Macpherson, A.J., & Slack, E. (2007). The functional interactions of commensal bacteria with intestinal secretory IgA. Current Opinions in Gastroenterology, 23, 673-678.
  13. Lin, Y. et al. (2000). Variability of the conversion of beta-carotene to vitamin A in women measured by using a double-tracer study design. American Journal of Clinical Nutrition, 71, 1545-1554.
  14. Kidd, P. (2002). Th1/Th2 Balance: The Hypothesis, its Limitations, and Implications for Health and Disease. Alternative Medicine Reviews, 8(3), 223-246.
  15. Agmon-Levin, N. et al. (2013). Vitamin D in systemic and organ-specific autoimmune diseases. Clinical Reviews in Allergy and Immunology, 45(2),256-266.
  16. Finamor, D. et al. (2013). A pilot study assessing the effect of prolonged administration of high daily doses of vitamin D on the clinical course of vitiligo and psoriasis. Dermato-Endocrinology, 5(1), 222-234.
  17. Yin, K., & Agrawal, D.K. (2014). Vitamin D and inflammatory diseases. Journal of Inflammation Research, 7, 69–87.
18, Tesmer, L.A. et al. (2012). Th17 cells in human disease. Immunology Reviews, 223, 87-113. doi:  10.1111/j.1600-065X.2008.00628.x
  1. Davis, B.C., & Kris-Etherton, P.M. (2003). Achieving optimal essential fatty acid status in vegetarians: current knowledge and practical implications. American Journal of Clinical Nutrition, 78(3 Suppl), 640S-646S.
  2. Calder, P.C. (1998). Dietary fatty acids and the immune system. Nutritional Reviews, II, S70-S83.
  3. Simopoulos, A.P. (1991). Omega-3 fatty acids in health and disease and in growth and development. American Journal of Clinical Nutrition, 54, 483-463.
  1. Sinclair, H. (1981). The relative importance of essential fatty acids of the linoleum and linolenic families: studies with an Eskimo diet. Progress in Lipid Research, 20, 897-899.
  2. McAfee, A.J. (2011). Red meat from animals offered a grass diet increases plasma and platelet n-3 PUFA in healthy consumers. British Journal of Nutrition, 105(1), 80-90. doi: 10.1017/S0007114510003090.
  3. Das, U.N. (1994). Beneficial effect of eicosapentaenoic and docosahexaenoic acids in the management of systemic lupus erythematosus and its relationship to the cytokine network. Prostaglandins Leukotrienes and Essential Fatty Acids, 51(3), 207-213.
  4. James, A.M., & Murphy, M.P. (2002). How mitochondrial damage affects cell function. Journal of Biomedical Science, 9(6 Pt 1), 475–487.
  5. Pieczenik, S.R., & Neustadt, J. (2007). Mitochondrial dysfunction and molecular pathways of disease. Experimental and Molecular Pathology, 83, 84-92.
  6. Carlsen, M.H. et al. (2010). The total antioxidant content of more than 3100 foods, beverages, spices, herbs and supplements used worldwide. Nutrition Journal, 9(3),  doi: 10.1186/1475-2891-9-3
  7. Astley, S.B. et al. (2004). Evidence that dietary supplementation with carotenoids and carotenoid-rich foods modulates the DNA damage: repair balance in human lymphocytes. British Journal of Nutrition, 91, 63-72. doi: 10.1079/BJN20031001.
  8. Baur, J.A. et al. (2006). Resveratrol improves health and survival of mice on a high-calorie diet. Nature, 444, 337-342.
  9. Wood, J.G. et al. (2004). Sirtuin activators mimic caloric restriction and delay ageing in metazoans. Nature, 430, 686-689, doi: 10.1038/nature02789.
  10. Sies, H. (1997). Oxidative stress: oxidants and antioxidants. Experimental Physiology, 82(2), 291-295.
  11. Fahey, J.W., Zhang, Y., & Talalay, P. (1997). Broccoli sprouts: an exceptionally rich source of inducers of enzymes that protect against chemical carcinogens. Proceedings of the National Academy of Sciences (USA), 94, 10367-10372.
  12. Tarek, K. et al. (2011). Zingiber officinale acts as a nutraceutical agent against liver fibrosis.  Nutrition and Metabolism, 8, 40. doi: 10.1186/1743-7075-8-40.
  13. Lee, G-H. et al. (2017). Protective effect of Curcuma longa L. extract on CCl4-induced acute hepatic stress. BMC Research Notes, 10(1), 77.
  14. Petri, S., Körner, S., & Kiaei, M. (2012). Nrf2/ARE Signaling Pathway: Key Mediator in Oxidative Stress and Potential Therapeutic Target in ALS. Neurological Research International, 878030.
  15. Spanier, G. et al. (2008). Resveratrol reduces endothelial oxidative stress by modulating the gene expression of superoxide dismutase 1 (SOD1), glutathione peroxidase 1 (GPx1) and NADPH oxidase subunit (Nox4). Phytochemistry, 69(8), 1732-1738.
  16. Yen, G-C. et al. (2011).  Effects of polyphenolic compounds on tumor necrosis factor-α (TNF-α)-induced changes of adipokines and oxidative stress in 3T3-L1 adipocytes. Journal of Agriculture and Food Chemistry, 59(2), 546-551.
  17. Riedl, M.A., Saxon, A., & Diaz-Sanchez, D. (2009). Oral sulforaphane increases Phase II antioxidant enzymes in the human upper airway. Clinical Immunology, 130(3), 244-251.
  18. Michnovicz, J.J., Adlercreutz, H., & Bradlow, H.L. (1997). Changes in levels of urinary estrogen metabolites after oral indole-3-carbinol treatment in humans. Journal of the National Cancer Institute, 89(10), 718-723.
  19. Kall, M.A., Vang, O., & Clausen, J. (1997). Effects of dietary broccoli on human drug metabolising activity. Cancer Letters, 114(1-2), 169-170.
  20. Fowke et al. (2003). Urinary isothiocyanate levels, brassica, and human breast cancer. Cancer Research, 63(14), 3980-3986.
  21. Muti et al. (2000). Estrogen metabolism and risk of breast cancer: a prospective study of the 2:16alpha-hydroxy-estrone ratio in premenopausal and postmenopausal women. Epidemiology, 11(6), 635-640.
  22. Sepkovic, D.W., Bradlow, H.L., & Bell, M. (2001). Quantitative determination of 3,3’-diindolylmethane in urine of individuals receiving indole-3-carbinol. Nutrition and Cancer, 41(1-2), 57-63.
  23. Cotillard, A., et al. (2013). Dietary intervention impact on gut microbial gene richness. Nature, 500(7464), 585-588.
  24. Hawrelak, J.A. (2006). Textbook of Natural Medicine, 3rd ed. St. Louis: Churchill Livingston.
  25. David, L.A., et al. (2014). Diet rapidly and reproducibly alters the human gut microbiome. Nature, 505(7484), 559-563.
  26. Boermeester, M.A. (2014). A Hypothesis: Important Role for Gut Microbiota in the Etiopathogenesis of Diverticular Disease. Diseases of the Colon and Rectum, 57(4), 539-543.
  27. Vojdani, A. (2014). A potential link between environmental triggers and autoimmunity. Autoimmune Disease, 43721.
  28. Masharani, U. et al. (2015). Metabolic and physiologic effects from consuming a hunter-gatherer (Paleolithic)-type diet in type 2 diabetes. European Journal Of Clinical Nutrition, (8), 944. doi:10.1038/ejcn.2015.39
  29. Pastore, R.L., Brooks, J.T., & Carbone, J.W. (2015). Paleolithic nutrition improves plasma lipid concentrations of hypercholesterolemic adults to a greater extent than traditional heart-healthy dietary recommendations. Nutrition Research, 35(6), 474-479.  doi: 10.1016/j.nutres.2015.05.002.
  30. Frassetto, L.A. et al. (2009). Metabolic and physiologic improvement from consuming a paleolithic, hunger-gatherer type diet. European Journal of Clinical Nutrition, 63, 947-955.
  31. Boers, I. et al. (2014). Favourable effects of consuming a Palaeolithic-type diet on characteristics of the metabolic syndrome: a randomized controlled pilot-study. Lipids, Health, and Disease, 13, 160. doi: 10.1186/1476-511X-13-160.
  32. Aw, T. Y., & Jones, D. P. (1989). Nutrient supply and mitochondrial function. Annual Reviews in Nutrition, 9, 229 – 251.
  33. Zeviar, D.D. et al. (2014). The role of mitochondria in cancer and other chronic diseases. Journal of Orthomolecular Medicine, 29(4), 157-166.
  34. Hansen, S.H., Andersen, M.L., Cornett, C., Gradinau, R., & Grunnet, N. (2010). A role for taurine in mitochondrial function. Journal of Biomedical Science, 17(Suppl 1), S23.
  35. Minich, D., & Bland, J. (2007). Acid-alkaline balance: Role in chronic disease and detoxification. Alternative Therapies in Health and Medicine, 13, 62-65.
  36. Gibson, R.S., Heath, A.L., & Szymlek-Gay, E.A. (2014). Is iron and zinc nutrition a concern for vegetarian infants and young children in industrialized countries? American Journal of Clinical Nutrition, 100 Suppl 1, 459S-468S. doi: 10.3945/ajcn.113.071241.
  37. Hunt, J.R. (2003). Bioavailability of iron, zinc, and other trace minerals from vegetarian diets. American Society for Clinical Nutrition, 78(3), 633S-639S.
  38. Kao, D. et al. (2014). Fecal microbiota transplantation inducing remission in Crohn’s colitis and the associated changes in fecal microbial profile. Journal of Clinical Gastroenterology, 48(7), 625-628. doi: 10.1097/MCG.0000000000000131.
  39. Mao, R. et al. (2012). Fecal calprotectin in predicting relapse of inflammatory bowel diseases: a meta-analysis of prospective studies. Inflammatory Bowel Diseases, 18(10), 1894-1899.

D vitamini Haşimato’lularda Antikor Sayısını Azaltıyor

Türk araştırmacıların yaptıkları yeni bir araştırmaya göre, D vitamini kullanımı Haşimato tiroiditi olanlarda antikor sayılarını azaltıyor(1). 75 Haşimato’lu ve 43 sağlıklı hasta üzerinde yapılan çalışmada, D vitamini düşük olan hastalara (25(OH)D3 seviyesi 20ng/mL’den az olan hastalara), 8 hafta boyunca haftada 50000 ünite 25(OH)D3 takviyesi yapılmış. Bu sürenin sonunda yeniden yapılan testlerle, tiroit antikor seviyelerinin ciddi olarak düştüğü görülmüş. Ayrıca hastalarda HDL kolesterol seviyeleri de iyileşme göstermiş. Araştırmacıların önerisine göre Haşimato’lu hastaların D vitamini seviyesinin iyileştirilmesi, hastalığın seyrini yavaşlatabilir.

Yine 2017 yılına ait başka bir çalışmada, serum 25(OH)D3 seviyeleri 30ng/mL’den fazla olan, yani D vitamini seviyeleri düşük olmayan ve en az 6 aydır levotiroksin (tiroit hormon takviyesi) kullanan 34 hastanın 18’ine D vitamini takviyesi verilmiş. 6 ay sonra yapılan yeniden değerlendirmede, D vitamini alan grubun tiroit antikor seviyelerinde, özellikle de AntiTPO’da düşüş gözlenmiş(2).

Bu çalışmalar 2015 yılında yapılan başka bir çalışmayı da doğrular nitelikte. Başlangıçta, çalışmaya dahil olan 218 Haşimato’lu hastanın 186’sının D vitamini seviyeleri 30ng/mL’in altındaymış. D vitamini düşük olan bu hastalara, 4 ay boyunca günde 1200-4000 ünite arasında D vitamini takviyesi yapılarak, D vitamini seviyeleri 40ng/mL’in üzerinde tutulmaya çalışılmış. 4 ayın sonunda, takviye alan hastaların AntiTPO miktarları %20,3 gibi ciddi bir düşüş göstermiş. Hastaların vücut kitle endeksi %2,2, AntiTG antikorları %5,3, TSH’ları da %4 düşüş gösterdiği (iyileştiği) halde bunlar önemli düşüşler olarak değerlendirilmemiş(3).

 

Tiroit antikor seviyesinin düşmesi neden önemli?

Kanda tiroit antikorlarının belirli bir seviyenin üzerinde çıkması, savunma sisteminin tiroit bezini tehdit olarak görmeye başladığını gösteriyor. Bu antikorlar tiroit dokusunu işaretleyerek savunma sisteminin bu dokuları ortadan kaldırmasını sağlıyorlar(4). Başka bir deyişle tiroit bezindeki yıkımda görev alıyorlar. Haşimato tiroiditi olanların %95 kadarında AntiTPO, %80 kadarında ise AntiTG antikorları artmış oluyor (İkisi aynı anda artış gösterebiliyor). Bu yüzden antikor sayılarının ölçülmesi, Haşimato tanısının konmasında, ultrason dışında en belirleyici testlerden birini oluşturuyor (5).

Tiroit hormonları normal seviyelerdeyken bile tiroit antikorlarındaki artış, ileride oluşacak hipotiroidi ihtimalinin habercisi oluyor. THEA (Thyroid Events Amsterdam) skoru adlı, Haşimato gelişme ihtimalini hesaplayan bir uygulamaya göre, antikor sayısındaki yükseklik, 5 yıl içerisinde Haşimato gelişme riskini artıran faktörlerden biri (5).

Antikor sayısı yüksek olanlarda, Haşimato belirtileri de daha rahatsız edici oranda görülebiliyor (6). Bunun sorumlusu, tiroit bezinde daha fazla yıkım olması olabilir. Yıkılan hücrelerde depo edilen tiroit hormonunun ani bir şekilde kana karışması, hipertiroidi belirtilerinin görülmesine yol açabilecekken, bir yandan da azalan hücre sayısından dolayı daha az tiroit hormonu üretilmesi hipotiroidi belirtilerine sebep olabilir. Bu yüzden hastalar karışık semptomlar yaşayabilirler (5).

 

D vitamininin otoimmün hastalıklardaki rolü nedir?

D vitamini immün sistemi regüle etmekte önemli görevlere sahip olduğu için, eksikliğinin Haşimato tiroiditi ve başka otoimmün hastalıklarla ilişkilendirilmiş olmasına şaşırmamak gerek. Haşimato’lularda D vitaminin daha az olduğunu gösteren çalışmalar mevcut (7, 8). D vitamini immün sistemin orantısız çalışan farklı bölümlerini düzenliyor, otoimmün hastalıklarda önemli bir rol oynayan immün sistem hücrelerinin dengesini koruyor(9, 10,11).

 

D vitamini takviyesi almadan önce:

Bazı insanlarda D vitamini eksikliği, yalnızca yeteri kadar D vitamini içeren gıdalar yemek veya güneşlenmekle düzelmeyebiliyor. Chris Kresser’ın D vitamini ve Haşimato arasındaki ilişkiden bahsettiği yazısında, D vitamini eksikliği şu sorunlardan da kaynaklanabilir:

  • bağırsak sorunları,
  • yüksek kortizol,
  • obezite,
  • diyetle az yağ alımı veya yağ emilimini etkileyen IBD,IBS, safra kesesi veya karaciğer sorunları,
  • yaşlanma,
  • vücutta enflamasyon varlığı (12).

Bunların dışında Haşimato’lularda D vitamininin kullanılabilmesi için bağlandığı D vitamini reseptörünün (VDR) iş görmesini sağlayan gende, normalden sapma olabiliyor (polimorfizm). Bu da vücutta normal seviyede D vitamini bulunsa bile bunun hücrelere yeterli olmayabileceği, böyle genetik değişiklikleri olanlarda normalden daha fazla D vitamini gerekebileceği anlamına geliyor.

Bu bilgileri göz önünde bulundurursak, D vitamini takviyesi almadan önce, tabi ki D vitamini eksikliği varlığını tespit etmek, vücudumuzda D vitamini emilimini engelleyen sorunları değerlendirmek ve doktor kontrolünde D vitamini takviyesi almak faydalı olabilir.

Önerilen D vitamini kan düzeyleri de farklılık gösterebiliyor. Genelde 30ng/mL’in üzeri normal kabul edilirken, Canan Karatay gibi bazı doktorlar hedeflememiz gereken D vitamini seviyesinin 100ng/mL’nin üzeri olduğunu söylüyorlar (13). Yapılan son çalışmalar, bu yüksek seviyenin aslında sanıldığı gibi toksik olmayabileceğini işaret ediyor. Edinilen yeni bilgilere göre, D vitamini düzeyi artarken A ve K2 gibi bazı vitaminlerin eksik kalması, D vitamininin toksik etki göstermesinin altında yatan etken olabilir(12), (14). Daha önce güvenli olduğu söylenen, daha düşük D vitamini aralığı, A ve K2 vitaminlerinin dikkate alınmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu bilgiler, Karatay’ın önerdiği gibi daha yüksek miktarların, diğer vitaminlerin vücutta yeteri kadar bulunması veya takviye edilmesi durumunda, daha iyileştirici etkilere sahip olabileceğini gösteriyor. Bunun için, D vitamini takviyesi alırken A, D ve E vitaminlerine ek olarak EPA ve DHA da içeren balık karaciğer yağını seçmek, bunun yanı sıra K2 vitaminiyle de takviye etmekte fayda olabilir (12). Diğer yandan Chris Kresser gibi bazı doktorların ise bu yüksek D vitamini akımına katılmadıklarını belirtmekte fayda var. Chris Kresser, batılılaşmamış, bizden çok daha fazla güneşe maruz kalan ve diyetlerinde bol miktarda A ve K vitamini bulunan bazı Afrikalı kabilelerde ölçülen D vitamini değerinin 44-48 ng/mL civarında olduğunu belirtiyor ve büyük ihtimalle bu değerin ideal değer olduğunu söylüyor (15). Kişisel görüşüm, yukarıda bahsettiğim gibi bir genetik varyasyonu ve kronik bir rahatsızlığı olmayanlarda bu seviyenin ideal olabileceği yönünde. Ancak bazı hastalıklar için yapılan araştırmalarda yüksek doz D vitamini takviyesinin olumlu sonuçlar verdiğini de gözardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.

 

Kaynaklar:

1 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28697689

2 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28073128

3 – http://www.nuclmed.gr/magazine/eng/sept15/07.pdf

4 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/#!po=94.4444

5 – https://thyroidpharmacist.com/articles/hashimotos-and-tpo-antibodies/

6 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22285302

7 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28413173

8 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/

9 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20427238

10 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/

11 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28733125

12 – https://chriskresser.com/the-role-of-vitamin-d-deficiency-in-thyroid-disorders/

13 – http://www.canankarataydiyeti.com/karatay-diyeti/karatay-diyeti-2/d-vitaminine-hayati-onem-verin.html

14 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/17145139

15 – https://chriskresser.com/vitamin-d-more-is-not-better/ 

 

Otoimmün Diyeti

(AIP – Autoimmune Paleo Diet, Autoimmune Protocol)

İkinci kez otoimmün diyeti yapıyorum ve sizlere bu diyet hakkında ayrıntılı bilgi vermek istedim. İlk denememde, yeterince hazırlıklı olmadığım için ve özellikle de bazı şikayetlerim daha da kötüleştiği için (sebebini burada anlattım) 30 günün sonunda oldukça sinirlerim bozulmuş bir halde çıkıp güzel bir pizzayı ve kocaman bir waffle’ı mideye indirmiştim. Daha önce glutensiz, sütsüz, mayasız hatta çay ve çikolatasız diyetler yaptığım halde… Bu yüzden sizi uyarmalıyım ki oldukça zor bir diyet ve eğer şimdiye kadar hiç diyet tecrübeniz olmadıysa, glutensiz ve sütsüz beslenmeyi hiç denemediyseniz, belki önce oradan başlayarak biraz alıştırma yapmanız işleri kolaylaştırabilir. Ayrıca birçok önemli doktor da otoimmün hastalığın seyrini değiştirmek için mutlaka otoimmün diyet yapmanın gerekmediği görüşündeler (Bunlardan ikisini İngilizce olarak burada ve burada bulabilirsiniz). Bu yüzden eğer çok daha temel olan uyku, egzersiz, stres yönetimi, temiz beslenme gibi konularda adım atmadıysanız otoimmün diyetle işe başlamak çok mantıklı olmayabilir. Otoimmün diyeti, daha çok, istediğiniz sonuçları bir türlü alamadığınız ve bazı gıdaların bunda etkisi olmasından şüphelendiğiniz durumlarda deneyebilirsiniz.

 

Neden otoimmün diyet yapıyoruz?

Otoimmün hastalıkların zemininden bahsettiğim yazımda, otoimmün hastalarının hemen hepsinde bağırsak geçirgenliğinde artış olduğundan şüphelenildiğini anlatmıştım. Bağırsak geçirgenliği otoimmün hastalıkların oluşması için gereken üç koşuldan biri ve otoimmün hastalık başlangıcından önce oluştuğu tahmin ediliyor. Bağırsak geçirgenliği, normalde kan dolaşımına girmemesi gereken yiyecek parçalarının, dolaşıma geçerek iltihabı tetiklemelerine sebep oluyor. Sağlıklı insanlarda ve bağırsağınızın geçirgenliği artmadan önce sizde de sorun oluşturmayan yiyecekler, bağırsak duvarından geçerek immün sistemin hücreleriyle karşılaştıklarında problemli hale gelebiliyor. Örneğin buğday, arpa, çavdar gibi bazı tahıllarda bulunan gluten, bağırsaktan vücuda geçerse, yatkınlığı olan kişilerde immün sistemi harekete geçirerek vücudun kendi dokularına karşı antikor oluşturmasına sebep oluyor. Bu da, bu dokularda hasara sebep oluyor(3) (4). Bağırsak geçirgenliği bir kez oluştuğunda, glutenden çok daha masum gıdalar bile vücutta sorun oluşturabiliyor. Sürekli bir saldırının olduğu bu ortamda vücut kendini iyileştirmeyi başaramıyor.

Bağırsak geçirgenliğinin artmasının yarattığı bu durumu tersine çevirmek için, bağırsağımıza iyileşmesi için gereken ortamı sağlamamız gerekiyor. Otoimmün diyetin amaçladığı da bu: Tepki yaratması muhtemel bütün gıdaları diyetten çıkarmak, iyileşme için gereken yapıtaşlarından zengin gıdaları diyete bol bol eklemek ve gerekirse birkaç takviyeyle bağırsağın iyileşmesine destek olmak. Önemli bir konu ise bu diyetin sadece sınırlı bir süre yapılması. Bu katı dönemden sonra, birer birer ve birkaç gün arayla, çıkarılan gıdaları tekrar diyetimize ekliyoruz. Her bir gıdaya karşı vücudun nasıl tepki verdiğini gözlemliyoruz. Ve sonuçta yalnızca bize özel bir gıda listesi elde etmiş oluyoruz. Burada amaç mümkün olduğunca çok gıdayı tekrar ekleyebilmek ve bol çeşitli, zengin bir beslenme düzenine kavuşabilmek.

Bu süreci bir bebeğin katı gıdaya geçme sürecine benzetebiliriz. Bebeğin sindirim sistemi olgunlaştıkça yeni yeni gıdaları tolere edebilir hale gelir. Üç gün kuralını bilirsiniz… Her yeni gıda tek başına bebeğin diyetine eklenir ve yeni bir gıda eklenmeden önce üç gün beklenir. Bu süreçte bebekte oluşabilecek değişimler gözlenir. Böylece bebeğin o gıdaya karşı bir duyarlılığı olup olmadığı anlaşılır. Biz de otoimmün diyetle işe bir yerde sıfırdan başlamış oluyoruz.

Şu da unutulmamalı ki sızıntılı bağırsağın gıdalar dışında da birçok sebebi var. Uyku düzensizliği(5), stres(6), D vitamini eksikliği(7), enfeksiyonlar(8) vb. birçok etken sızıntılı bağırsak gelişmesine zemin hazırlıyor. Bu yüzden diyeti harfiyen yerine getirseniz ve üç öğün “süper gıda”larla beslenseniz bile eğer uykunuza dikkat etmiyorsanız, güneşe çıkmıyorsanız, stres yönetiminiz zayıfsa olumlu sonuç elde edemeyebilirsiniz. Özellikle uyku konusunun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için Robb Wolf’un Wired to Eat adlı kitabından alıntı yapmak istiyorum: “Eğer sadece düzenli uyuyor olsaydık, büyük ihtimalle diyet konusunda fazla kafa yormamız gerekmezdi. Bütün gün istediğiniz kadar şeker yüklü, işlenmiş gıdalar yiyip hiç bir kötü sonuçla karşılaşmayacağınızı söylemiyorum. Ama düzenli uyku bize diyet konusunda büyük serbestlik kazandırıyor. Bunun tersi de geçerli: Zayıf uyku, tehlikeli sağlık sorunlarıyla karşılaşmamak için yediklerimize ciddi bir özen göstermemizi zorunlu kılıyor, ”(9). Bu yüzden diyet yapacağınız dönemi, aslında hayatınızda olumlu ve kalıcı değişiklikler yapacağınız bir dönemin başlangıcı olarak görürseniz, bu çok yönlü kronik hastalıkla her açıdan mücadele etmiş olur ve yetersiz bir tedaviyle zaman kaybetmemiş olursunuz.

Şimdi diyetin kendisine gelelim. Otoimmün diyeti kimin ortaya attığı bilgisine ulaşamadım ama otoimmün diyetle özdeşleşmiş, diyetin en büyük savunucularından biri Sarah Ballantyne; ve sitesinde diyetle ilgili oldukça kapsamlı bilgi bulmak mümkün. Bazı başka doktorların/araştırmacıların önerdikleri otoimmün diyetlerde küçük farklılıklar olabiliyor, ancak temelde başlıca yasaklı gıdalar konusunda hemfikirler. Ben de burada Sarah Ballantyne’ın diyet listesini sizinle paylaşacağım. Neyi neden yemiyoruz konusuna ayrı bir yazıda değineceğim, zira bu üzerine sayfalarca yazılabilecek bir konu.

Diyetten çıkarılacak gıdalar:

Bütün Tahıllar: Buğday, arpa, mısır, çavdar, yulaf, pirinç, kızıl buğday, durum buğdayı, irmik, bulgur, akdarı, sorgum(süpürge darısı), kavuzlu buğday, horasan buğdayı vb.

Tahıl benzeri tohumlar: Amarant, karabuğday, çia tohumu, kinoa gibi

Süt ürünleri: süt, yoğurt, peynir türleri, kefir, tereyağ, sadeyağ (ghee), sütten elde edilen takviye protein tozları, whey, peynir altı suyu,  sütten elde edilen kremalar, kaymak vb.

Baklagiller: Nohut, mercimek türleri, fasulye türleri (kuru fasulye, barbunya fasulyesi, adzuki fasulyesi, börülce, yeşil fasulye vb.), bakla, bezelye, soya fasulyesi (edamame, tofu, tempeh, diğer soya ürünleri, soya lesitini), yer fıstığı vb.

Yumurta: Tavuk, bıldırcın vb. bütün yumurta türleri

Patlıcangiller (Nightshades): Domates, bütün biber türleri, patlıcan, patates, goji beri, aşvaganda, güveyfeneri(yer kirazı olarak da biliniyor ve altınçilek de bu cinsin bir alt türü), cocona, bunlardan elde edilen baharatlar.

İşlenmiş bitkisel yağlar: Kanola yağı, mısırözü yağı, ayçiçek yağı, kolza tohumu yağı, pamuk çekirdeği yağı, soya fasulyesi yağı, palm çekirdeği yağı, yer fıstığı yağı vb.

Kuruyemişler: Badem, ceviz, fındık, kaju, fıstık, pekan cevizi, çam fıstığı, Brezilya cevizi, makademya fındığı vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler.

Tohumlar/Çekirdekler: Keten tohumu, susam, kabak çekirdeği, ayçekirdeği, kenevir tohumu (hemp seeds), haşhaş, kahve (Sarah Ballantyne’ın listesine göre nadiren bir fincan içilebilir), kakao (çikolata) vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler. Tohumlardan elde edilen anason, çörekotu, annatto, kereviz tohumu, kişniş, kimyon, dereotu tohumu, rezene tohumu, çemenotu, hardal, muskat gibi baharatlar.

İşlenmiş Şeker ve Tatlandırıcılar: Agave, agave nektarı, arpa maltı, arpa maltı şurubu, esmer pirinç şurubu, esmer şeker, şeker kamışı kristalleri, işlenmiş şeker kamışı şekeri, karamel, mısır tatlandırıcısı, mısır şurubu, mısır şurubu parçacıkları, kristalize fruktoz, dehidrate şeker kamışı suyu, demerara şekeri, dekstrin, dekstroz, diastatik malt, buharlaştırılmış şeker kamışı suyu, fruktoz, meyve suyu, meyve suyu konsantresi, galaktoz, glukoz, glukoz parçacıkları, altın şurup, yüksek fruktozlu mısır şurubu, invert şeker, inulin, laktoz, malt şurubu, maltodekstrin, maltoz, luo han guo, panela, panocha, rafine şeker, pirinç kepeği şurubu, pirinç şurubu, sorgum şurubu, sukroz (sakkaroz), şurup, treacle, turbinado şekeri, yacon şurubu

Diğer işlenmiş gıda içerikleri: Akrilamidler, yapay gıda boyaları, doğal ve yapay aromalar (burada doğal aromadan kasıt nedir bilemiyorum), otolize protein, bromine bitkisel yağlar, emülsifiye edici ajanlar (karageenan, selüloz gamı, guar gam, lesitin, xanthan gam), hidrolize bitkisel proteinler, monosodyum glutamat, nitratlar veya nitritler (doğal olarak oluşanları dışında), olestra, fosforik asit, propilen glikol, dokulu bitkisel protein, trans yağlar (kısmi hidrojenize bitkisel yağlar, hidrojenize bitkisel yağlar), maya ekstraktı, bilmediğiniz bir kimyasal isme sahip olan her türlü içerik

Tatlandırıcılar: Asesülfam potasyum (asesülfam K), aspartam, eritritol, mannitol, neotam, sakarin, sorbitol, stevia, sukraloz, xylitol(ksilitol)

Alkol

Burada sıralananların dışında size dokunduğunu kesin olarak bildiğiniz diğer bütün gıdalar!

Diyetten çıkarılan gıdaları okuyunca muhtemelen “Geriye ne kaldı ki, ne yiyeceğiz biz?” diye düşünüyorsunuz. Her ne kadar bunların çoğu her gün yemeye alışık olduğumuz gıdalar, bazıları da severek yediğimiz paketli atıştırmalıkların içinde bulunan maddeler olsa da onlar olmadan da gayet doyurucu ve lezzetli öğünleriniz olacağına emin olabilirsiniz. Şimdi yasaklıları unutalım ve yiyeceklerimize odaklanalım. Aslında bunları yiyebileceğiniz gıdalar olarak değil yemeniz gereken gıdalar olarak görmenizde fayda var. Bu gıdalardan diyetinizde bol bol bulundurmaya çalıştığınızda zaten klasik yeme alışkanlığımızdan gelen yiyeceklere pek yer kalmıyor.

Diyette olması gerekenler:

Sakatat: ciğer, yürek, böbrek, dalak, dil vb., kemik suyu. Haftada 5 veya daha fazla öğün tüketmeye çalışılmalı.

Balık ve diğer deniz canlıları: Avlanmış olanların tercih edilmesinde fayda var ama çiftlik ürünleri de olur. Haftada 3 veya daha fazla öğün yemeye çalışılmalı. Ne kadar çok yerseniz o kadar iyi.

  • Her türlü balık ve karides, ahapot, kalamar, midye, istridye, kerevit, ıstakoz, deniz tarağı gibi diğer deniz ürünleri

Kaliteli kırmızı ve beyaz etler: Dana, kuzu, koyun, tavuk, hindi, av hayvanları vb. Serbest dolaşan, doğal yemle beslenen hayvanlar tercih edilmeli. Tavuk, hindi ve benzerleri yüksek omega 6 içeriğinden dolayı nispeten az tüketilmeli (Bol bol balık yiyorsanız sorun yaratmayabilir.)

Her renk sebze: Günde 8-14 porsiyon yemeniz çok önemli. Tabağınızda her öğün bir miktar renkli sebze, bir miktar sülfürden zengin sebze, bir miktar da yeşil sebze bulundurmaya çalışın. Yediğiniz sebzeleri mümkün olduğunca çeşitlendirin. Deniz bitkilerini de dahil edebilirsiniz ancak klorella ve spirulina immün sistemi uyarıcı özellikte oldukları için bunları diyetin dışında tutmalısınız. Mantar da yenilebilecekler arasında.

  • Yeşil sebzeler: Roka, karalahana, ıspanak, tere, kıvırcık, pancar yaprağı, pazı, havuç yaprağı, kale, karahindiba vb.
  • Sülfür içeren sebzeler: Roka, brokoli, lahana, karnabahar, karalahana, kale, yer lahanası, turp, kırmızı hindiba, hardal otu, soğan, sarımsak, pırasa, yeşil soğan vb.
  • Renkli sebzeler ve diğerleri: Havuç, pancar, balkabağı, tatlı patates, enginar, kereviz, kuşkonmaz, limon, misket limonu, kabak, şalgam, cassava (manyok), arrowroot (ararot)

Baharatlar ve otlar: Kekik, biberiye, nane, fesleğen, defne yaprağı, melisa, kişniş, karanfil,lavanta, muskat, tarçın, zerdeçal, zencefil, adaçayı, safran, tarhun, (çok tükettiğimiz karabiberden başlangıçta bir süre uzak durulabileceği bildirilmiş.)

Sağlıklı yağlar: Kaliteli hayvansal yağlar, avokado, zeytin, zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, palm yağı (palm çekirdeği yağı değil)

Meyve: Fruktoz içeriği 10-20 gramı geçmemeli. Düşük fruktozlu yaban mersini, frambuaz, çilek gibi meyveler diyete zengin bir katlı olacaktır. Diğer meyveler de şeker oranına özen gösterilerek rahatlıkla yenebilir.

Probiyotikler/fermente gıdalar: Turşu, kombuça, su kefiri, hindistan cevizi yoğurdu, hindistan cevizi kefiri

 

Genel olarak her öğünde bir miktar protein yememiz gerekiyor ancak yumurta, süt, yoğurt, tohumlar, tahıllar ya da baklagiller gibi protein kaynakları otoimmün diyetinde yasak olduğu için et, balık, tavuk, ciğer ya da diğer sakatatlar ve kemik suları protein kaynağımız oluyor. Bu yüzden, diyet süresince kahvaltı da dahil her öğün bir miktar bunlardan yemeğe hazırlıklı olun. Aslında artık önde gelen paleocular (taş devri diyeti savunucuları) bile her öğün et yemenin ne dünya için ne de bizim için sürdürülebilir bir beslenme şekli olmadığı konusunda veganlarla hemfikirler. Bu konuda Mark Hyman’ın önerdiği pegan yaklaşımını ben de mantıklı buluyorum: Hem vegan hem paleo kesimin ortak olarak benimsediği temel ilkelere ek olarak paleo diyetteki hayvansal proteinleri de içeren ancak bunların miktarını çok aza indiren bir yaklaşım. Mark Hyman’ın bu konudaki oldukça kapsamlı (ingilizce) yazısını buradan okuyabilirsiniz. Biz şimdilik kırmızı ve beyaz etler, balık ve sakatat dışındaki protein kaynaklarını, vücutta enflamasyonu tetikleme ihtimallerine karşı bir süreliğine diyetimizden çıkarıyoruz. Gıdaları geri sokmaya başladığımızda, et dışındaki alternatif protein kaynaklarıyla diyetimizi çeşitlendirebileceğiz.

Yeri gelmişken gıdaları nasıl diyetimize geri ekleyeceğimizden de kısaca bahsedelim.

Gıdaları geri ekleme dönemi:

Ne zaman geri eklemeye başlıyoruz? Sarah Ballantyne, ideal olanın kendinizi müthiş hissedene kadar beklemek olduğunu belirtmekle birlikte, kendinizde olumlu değişmeler görmeye başladıysanız 3-4 hafta sonra yiyecekleri diyete geri almaya başlayabileceğinizi söylüyor. Şahsen ben bu sürenin biraz kısa olduğunu ve değişimlerin kalıcı olmaya başlamasına kadar beklememizde fayda olabileceğini düşünüyorum.

Yeni gıdaları eklemeye başladığınızda vücudunuzun bu gıdaya ne gibi bir tepki verdiğini gözlemlemeniz gerekiyor.

Bakmanız gereken işaretlerden bazıları şunlar:

  • Kendi otoimmün hastalık belirtilerinizin geri gelmesi
  • Sindirim sistemi bulguları: Karın ağrısı, kalp yanması, mide bulantısı, kabızlık, ishal, bağırsak hareketlerinin sıklığında değişiklik, gaz, şişkinlik, dışkıda tam olarak parçalanamamış besin artıkları görülmesi
  • Enerjinizin azalması, yorgunluk, öğleden sonra azalan enerji, veya enerjinizin gece bir anda artarak uyumanızı zorlaştırması
  • Şekerli, yağlı yiyecekler veya kafein tüketme isteği
  • Pika: Yiyecek olmayan kil, tebeşir, kum gibi maddeleri (mineral içeriklerinden dolayı) yeme isteği
  • Uykuya dalmada veya uykuda kalmada sorun yaşamak veya sabah dinlenmiş kalkamamak
  • Baş ağrısı (hafif veya migren düzeyinde)
  • Baş dönmesi veya sersemlik
  • Mukus salgısında artış, balgam, burun veya geniz akıntısı
  • Öksürme veya boğazınızı temizleme isteği
  • Gözlerde ya da ağızda kaşıntı
  • Hapşırma
  • Kaslarda, eklemlerde ağrı
  • Ciltte kızarıklık, kuruluk, akne, saçlarda kuruluk
  • Duygu durumunda dalgalanmalar, depresyon
  • Kaygılı hissetmek, stresle başa çıkmada sorun

Besinleri geri sokma yöntemi ise şu şekilde olacak:

Deneyeceğiniz bir yiyecek seçin. İlk denemenizde yarım çay kaşığı veya daha az alın. 15 dakika bekleyerek kendinizde her hangi bir değişiklik hissedip hissetmediğinizi kontrol edin. Bir sorun fark ederseniz bu yiyecekten tekrar yemeyin. Herhangi bir sorun oluşmazsa bu defa bir çay kaşığı kadar alın ve yine 15 dk bekleyin. 15 dk sonra biraz daha büyük bir lokma alarak tekrar gözlemleyin. Bu defa birkaç saat bekleyin. Sonrasında normal bir porsiyon büyüklüğünde son bir kez daha yiyin. 5-7 gün kadar tekrar bu yiyeceği yemeyi denemeyin. Bu dönemde yeni bir yiyeceği test etmeyin. Deneme gününüzde veya sonrasındaki dönemde hiç bir sorunla karşılaşmazsanız bu yiyeceği rahatlıkla tekrar diyetinize ekleyebilirsiniz.

Burada bence karşılaşabileceğimiz en büyük sıkıntı, sıralanan belirtiler için mutlaka yiyeceklerden kaynaklanır diyemememiz. Kas ağrısı spor yaparken yaptığınız yanlış bir hareketten, baş ağrısı hormonlardaki dalgalanmadan, ciltte kızarıklık kullandığınız yeni bir kozmetik üründen kaynaklanabilir. Bu yüzden oluşturduğunuz günlük rutininiz tamamen ön görülebilir sonuçlar vermeye başlayana kadar yeni yiyecek tanıtılmaması gerektiğini düşünüyorum. Uyku düzeninizin tam olarak oturmuş olması, toksik ürünlerden uzak duruyor olmanız, hayatınızda yeni bir stresli dönemin başlangıcı olmaması, yaptığınız sporun şiddetinde ve sıklığında değişiklik yapmamanız faydalı olabilir. Aksi takdirde kendinizde oluşacak değişikliklerin gerçekten yiyeceklerden mi kaynaklandığından emin olamayabilirsiniz.

Ayrıca gıdaları diyete geri alma vaktinin geldiğine karar verirken herhangi bir gıdayı özlemeniz etkili olmasın. Hatta gluten, süt, yumurta, mısır, soya ve şeker gibi en problemli olarak gösterilen gıdaları geri sokmadan önce çok daha uzun süre beklemenizde fayda olabilir. Özellikle glutenin normal insanlarda bile bağırsak hücreleri arasındaki bağlantıların açılmasına neden olduğu, otoimmün hastalarında ise bu etkisinin daha da yükseldiği biliniyor. Bunu detaylı anlattığım yazımı burada bulabilirsiniz.

Dikkat edilecek bazı noktalar:

Otoimmün diyetin temelleri bu şekilde ancak diyeti kendinize göre modifiye etmenizin gerekebileceği bazı durumlar var. Bunlardan biri SIBO. İnce bağırsakta olması gerekenden fazla bakteri bulunması anlamına gelen SIBO’da, otoimmün diyette izin verilen bazı sebzeler, zararlı bakterileri besleyerek durumunuzu kötüleştirebilir. SIBO’nun iyileşmesi için sadece bu karakterdeki sebzeleri diyetten çıkarmak maalesef yeterli değil. Bu bakteri artışının asıl sebebinin bulunması ve ilaç tedavisiyle bu durumun önüne geçilmesinde fayda var.

Zayıf insanların kalori hesabı yapması mantıklı olabilir çünkü yedikleriniz kalori yüklü olmadığı için tıka basa yeseniz de yeterli kaloriyi tutturmanız için biraz uğraşmanız gerekebiliyor. Kilo vermek isteyenler için bu bir avantaj olsa da kaybedecek kilosu olmayanlar için diyetten caydırıcı bir etki yapabilir. Kendi tecrübeme göre söyleyebilirim ki yediklerinizin kalorisine dikkat ettiğinizde ve biraz kaslarınızı çalıştırdığınızda, sadece kendi kilonuzu korumuyor, üzerine kilo bile alabiliyorsunuz.

Oldukça zor bir diyet olması ve bir çok alışık olduğumuz ve bize mutluluk veren gıdadan ayrı kalmamız dolayısıyla zaman zaman zor anlar yaşayabiliriz. Böyle durumlara karşı mümkün olduğunca dayanıklı olmak için öğün atlamamaya, aç kalmamaya dikkat edin. Evde her zaman yiyebileceğiniz bir şeyler bulundurmaya çalışın. Her gün yemek yapmaya çalışmaktansa birkaç gün boyunca yiyebileceğiniz pratik yiyecekler hazırlayın. Örneğin sebzelerinizi önceden yıkayıp doğrayın. Çiğ olarak tüketeceklerinizi kavanozlara doldurup saklayın. Havuç, tatlı patates, soğan, pancar gibi kök sebzeleri doğrayıp zeytinyağı ve tuzla karıştırarak fırınlayabilirsiniz. Kavurma gibi uzun süre dayanan ve yemek istediğinizde hemen hazırlanabilen etler bulundurabilirsiniz (Kendiniz yapmanız en güzeli). Konserve balıklar da bazen kurtarıcı olabilir (Cıva ve diğer toksik madde içeriği konusunda dikkat edilmeli, zeytinyağında veya suda olanları tercih edilmeli).

Bunun dışında yediklerinizin mineral içeriğini en azından başlangıçta gözlemlemeye çalışın. Örneğin tiroit hormonu yapımı için çok önemli olan iyot, morina balığı ve karides gibi deniz ürünlerini sıkça yemiyorsanız eksik kalabilir (işlenmiş iyotlu tuz kullanmadığınızı varsayıyorum). Bunun için yemeklerinize bir miktar kelp tozu serpiştirebilir veya iyot takviyesi alabilirsiniz. Yalnız iyot konusunda dikkatli davranmakta fayda var, çünkü fazla alırsanız ve vücutta yeterli selenyum yoksa Haşimato’yu tetikleyebiliyor(12), bu yüzden kullanma talimatlarına mutlaka uymak ve dozu yediğiniz diğer iyotlu gıdalara göre ayarlamak gerekebilir.

Bir başka eksik kalabilecek mineral ise başlıca kaynağı yasaklı süt ürünleri olan kalsiyum. Kalsiyum yeşil sebzelerin hemen hepsinde bol miktarda bulunuyor. Bunun dışında kılçıklı balıklar tüketerek ve kemik suyu yaptığınızda dipte kalan tortudan da bir miktar içmeye çalışarak aldığınız kalsiyumu artırabilirsiniz(13). Ayrıca tüketmemiz gereken kalsiyum miktarının abartıldığını ve neden takviye kalsiyum yerine yiyeceklerdeki kalsiyuma güvenmemiz gerektiğini anlatan ilginç bir Dr. Mercola makalesini (İngilizce olarak) burada okuyabilirsiniz.

Başarılar!

Vagus Siniri Uyarımıyla İltihabı Azaltmak Mümkün

Birkaç ay önce yayınlanan Izabella Wentz’in organize ettiği ve çok ses getiren “Thyroid Secret” belgeselinde beni en çok etkileyen konulardan biri ne beslenme, ne toksinler, ne de takviye gıdalardı. Sachin Patel adlı bir araştırmacının söylediği bir söz iyileşmeye yaklaşımımı değiştirdi diyebilirim: “Arabanıza iyi yakıt koymanız sizi iyi şöför yapmaz. Asıl önemli olan hücreye gönderdiğiniz mesaj. Eğer vücudumuza sürekli olarak yıkıcı bir stres sinyali gönderiyorsak ne yaparsak yapalım iyileşme elde edemeyiz!”. Bir anda, yaptığım onca şeye rağmen çok önemli bir noktayı atladığımı fark etmiştim: Rahatlamayı. Daha önce stresin kronik hastalıklar üzerindeki etkisine dair sayısız yazı okumuş olsam da “Stres çok zararlı” deyip geçiyor ve beslenmeme gösterdiğim özeni bu konuya göstermiyordum. Halbuki beslenmenin iyileşme getirmesi için öncelikle vücudun artık tehlike kalmadığını, savunmaya geçmesinin gerekmediğini anlaması gerekiyordu.

Bu fikrin biyolojik tarafına bakacak olursak vücutta “savaş ya da kaç*” veya “dinlen ve sindir*” komutlarını yöneten ve birbirleriyle karşılıklı çalışan iki ayrı sisteme değinmemiz gerekir: sempatik ve parasempatik sinir sistemleri. İkisi de temel düzeyde çalışarak vücutta belirli bir denge sağlarlar ancak vücut bir tehlikeyle karşılaştığında tabi ki beyin sindirime değil canını kurtarmaya öncelik verecek ve savaş ya da kaç komutunu veren sempatik sinir sistemi yönetimi ele alacaktır. Normalde tehlike geçince dinlen ve sindir sinyali gönderen parasempatik sinir sistemi baskınlık kazanır. Ancak bizimkiler gibi kronik strese maruz kalan hayatlarda bu denge bozulabilir. Vücut kendini sürekli tehlike altında görüyor olabilir. Günümüzde bu tehlike çoğu zaman hayati de değildir. Patronunuz, yetiştirmeniz gereken ödev, çocuklarla ilgili problemler, trafik, ülkenizin durumu, takımınızın durumu vb. bir çok sebep vücudumuzu sürekli bir alarm haline sokabilir.

Stresin kronik hastalıklarla ilişkisine dair çok söz söylenebilir söylenmesine ama bütün yaşadığımız stresin bize ne kadar zarar verdiğini düşünüp, daha da çok strese girmektense, vücudumuza her şeyin yolunda olduğu sinyalini nasıl verebileceğimize odaklanalım diyorum. Bunun yollarından biri son zamanlarda sık sık karşılaştığım vagus siniri tonusunu** artırarak parasempatik sinir sistemimizi aktive etmekten geçiyor. Henüz bu blogda Haşimatonun zararını durdurmakla ilgili ilk akla gelebilecek glutensiz beslenmek veya selenyum takviyesi almak gibi konulardan bile bahsetmemişken bu konuyu paylaşıyorum çünkü öncelikle bu benim için güncel bir konu. Ama daha önemlisi, pratikte sizin yapabilecekleriniz çok çok kolay, nefes almak kadar kolay olduğu için, hem de diyet gibi zahmetli ve stresli başka hiç bir şeye başlamadan önce vücudunuzu iyileşmeye direnmeyecek, tam tersine bunu kabul edecek bir hale getirmenizin güzel bir ilk adım olabileceğini düşündüğüm için bu konuyu ele almak istedim.

Vagus siniri parasempatik sinir sisteminin önemli bir bileşeni ve birçok önemli organa uğrayarak beyin ve bu organlar arasında iletişim sağlıyor. Beyinden çıkarak boyun, kulaklar, dil, kalp, akciğerler, mide, bağırsaklar, karaciğer, pankreas, safra kesesi, böbrekler, dalak ve kadınlarda üreme organları gibi uzun bir organ listesini gezerek Latince’de “gezgin” demek olan “vagus” ismini fazlasıyla hak ediyor.

Sağlıklı vagus siniri tonusu nefes alırken kalp atımının hafifçe hızlanması ve nefes verirken yavaşlamasıyla anlaşılıyor(1). Evet, kalbimiz sürekli aynı tempoyla atmıyor ve aslında kalp atım hızındaki bu çeşitliliğin fazla olmasının (heart rate variability) daha sağlıklı olduğunuzun belirtisi olduğu söyleniyor. (Mark Hyman’ın dediği gibi en az çeşitliliğe sahip olanı ise en kötüsü: düz bir çizgi!)

Stresin fazla algılanması veya uzun sürmesi vagus tonusunu azaltıyor. Bu ise şu problemlerle ilişkilendirilmiş (2):

  • Kaygı
  • Doygunluk hissinin azalması
  • Zihin-beden ilişkisinin azalması
  • Düşük mide asidi
  • B12 emiliminin azalması
  • Safra üretiminin düşük olması veya yavaşlaması sonucu yağların sindiriminin azalması, toksinlerin atılamaması
  • Kabızlık
  • Böbreklere giden kan akımının zayıflaması
  • Kalp atım hızı çeşitliliğinin azalması ve kalp krizi riskinin artması
  • Dinlenme kalp atım hızının yüksek olması
  • Şeker kontrolünün zayıf olması
  • Sık idrara çıkma
  • Orgazm olma kapasitesinin azalması veya ortadan kalkması

Vagus sinir tonusunun yüksek olması ise daha kuvvetli insani bağlarla ve daha yardımsever bir kişilikle ilişkilendirilmiş(2).

Ancak vagus sinirinin bunların dışında bizler için çok önemli bir işlevi daha var: bağışıklık sisteminin verdiği yanıtı dengelemesi.

Enflamatuar refleks ve bizim için önemi:

Dikkatlice dengelenmiş bir bağışıklık yanıtı bizler için hayati önem taşır. Bunu, immün yanıtı bozularak kendine saldırmaya başlamış biz otoimmün hastalık sahiplerinden daha iyi kimse anlayamaz sanırım. İmmün sistemimizin yabancı tehditlere karşı yeterli yanıtı verecek kadar güçlü olması, ancak bir yandan da bunlarla savaşmakta kullandığı ve vücut için yıkıcı olabilecek elemanları ihtiyaç dışında kullanmayacak, hassas çalışan bir sisteme sahip olması gerekir. İşte bu hassas sistem büyük kısmını vagusun oluşturduğu enflamatuar refleksle dengelenir.

Nedir bu enflamatuar refleks? Enflamasyon yani iltihapla ilgili görev alan ajanların, vagus tarafından algılanarak beyne bilgi verilmesi ve yine vagus tarafından gerekli organlara iltihabı durdurması sinyalinin gönderilmesidir (3). Böylelikle vücutta fazla kalması durumunda yıkıma sebep olarak faydadan çok zarar verecek iltihabi elemanlar ortadan kaldırılmış olur.

O halde sağlıklı vagus tonusuna sahip olmayanlarda, bu iltihabi yanıtın dengelenmesinde de aksaklıklar olacağını ve iltihabın başlama sebebi ortadan kalktıktan sonra bile iltihabi elemanların vücutta cirit atmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Bozulan bu iltihabi yanıtla birlikte seyreden durumlardan biri obezite. Bir makalede, metabolizma ve immün sistemdeki aksaklıklarla seyreden obezitede, vagus siniri aktivasyonuyla olumlu sonuçlar alınabileceği, bu yüzden de bu yöntemin obezite kaynaklı tip2 diyabet ve metabolik sendrom gibi durumlarda önemli bir tedavi alternatifi olabileceği bildirilmiş (4).

Vagusun iltihabı durdurmadaki etkisi romatoid artrit hastalarında yapılan bir çalışmayla da ortaya konmuş. Bildiğiniz gibi romatoid artrit, iltihabi yanıtın bozulduğu, ağrılı eklemlerle kendini gösteren, kronik bir otoimmün hastalık. Bir grup RA hastasına vagus sinirlerini uyaracak minik bir cihaz yerleştirilmiş. Bu hastalarda iltihabi elemanlardan olan TNF (tümör nekroz faktörü) ciddi seviyede düşüş göstermiş. Araştırmanın bir yerinde vagusa yapılan uyarılar kesilmiş ve TNF tekrar yükselmeye başlamış. Uyarılara tekrar başlanınca olumlu etki yeniden görülmeye başlanmış. Bunun dışında standart klinik değerlendirmelerde de hastalığın şiddetinde iyileşme tespit edilmiş (5).

Görüldüğü gibi vagus siniri aktivasyonu oldukça ümit vaat eden yeni bir terapi alanı olarak ortaya çıkıyor. Pekiyi, olumlu sonuçları görmek için biz de mi çip taktiracağız? Güzel haber: eğer arada sırada durup derin bir nefes almayı unutmazsanız buna gerek yok. Vagus sinirinizi aktive etmek için yapabileceğiniz en basit şey diyaframdan, derin bir nefes almak ve yavaşça vermek. Aldığınız bu nefes kalp atım hızınızı yavaşlatacak ve kan basıncınızı düşürecek. Vücudunuz savaş ya da kaç komutunun değil, dinlen ve sindir komutunun etkisi altına girecek. Vagus sinirinin sağlıklı olarak çalışması, vücutta var olan kronik iltihabın azalmasını sağlayacak.

Bu yazıyı yazmadan (yazı için okuduğum onca makaleyi okumadan) önce telefonuma bir uygulama yüklemiştim. 3 dakikalık farkındalık (mindfulness) egzersizlerinin yanında, uygulamayı ayarlayarak gün içinde size nefes almanızı söyleyen küçük uyarılar da yapıyor. Bu uyarıları dikkate alarak gerçekten durup nefes aldığımda kendimi bir anda daha farklı hissediyordum. Şu anda bunun arkasındaki bilimsel dayanağı da anlamanın verdiği tatmin duygusuyla daha bir şevkle nefes alacağım kesin. Siz de belki bunun gibi bir uygulamayla, nefes egzersizlerini yoğun gününüzün bir yerlerinde hatırlayabilir ve bir süre sonra bunu bir alışkanlık haline getirebilirsiniz. Bu egzersizlerin güzel bir tarafı da, farkında olmadan sürekli içinde bulunduğunuz gergin halin dışında da farklı bir ruh halinin mümkün olduğunu keşfetmeniz.

Derin nefes almak dışında yoga, meditasyon, kahkaha atmak, şarkı söylemek gibi vagus aktivasyonuna katkısı olan başka eylemler de sayılıyor. Hatta bir sitede vagus aktivasyonu sağlayan 35 uygulamayla ilgili bir yazı bile gördüm! Bunun dışında bir de vagusun kök hücreler üzerine etki ederek, ileri yaşta bile organ yenilenmesini uyarması konusu var ki bu da oldukça ilgi çekici. Ancak şimdilik yazıyı burada noktalıyorum. İleride vagus konusuna geri dönmemiz kuvvetle muhtemel…

*savaş ya da kaç – İngilizce’de “fight or flight” olan bu sözün aslı “fight or flight or freeze”dir. “Savaş, kaç ya da donakal” demektir. Uzun olduğu için ben kısa versiyonunu kullandım.

**tonus – Bir organın bilinçli olduğu sürede bütün kaslarının biraz kasılı olma hali (http://www.sozce.com/nedir/313227-tonus). Burada sürekli çalışan bir sinirden bahsettiğimiz için tonusu bazal çalışma miktarı olarak düşünebiliriz. (https://en.m.wikipedia.org/wiki/Vagal_tone)

Referanslar:

1 – https://www.psychologytoday.com/blog/the-athletes-way/201607/vagus-nerve-stimulation-dramatically-reduces-inflammation

2 – GOTTFRIED, SARA. YOUNGER. Place of Publication Not Identified: VERMILION, 2017. Print.

3 – Andersson, Ulf, and Kevin J. Tracey. “Neural Reflexes in Inflammation and Immunity.” The Journal of Experimental Medicine 209.6 (2012): 1057–1068. PMC. Web. 3 May 2017. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3371736/

4 – Pavlov, Valentin A., and Kevin J. Tracey. “The Vagus Nerve and the Inflammatory Reflex—linking Immunity and Metabolism.” Nature reviews. Endocrinology 8.12 (2012): 743–754. PMC. Web. 3 May 2017.  https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4082307/

5 – Frieda A. Koopman, Sangeeta S. Chavan, Sanda Miljko, Simeon Grazio, Sekib Sokolovic, P. Richard Schuurman, Ashesh D. Mehta, Yaakov A. Levine, Michael Faltys, Ralph Zitnik, Kevin J. Tracey, and Paul P. Tak
“Vagus nerve stimulation inhibits cytokine production and attenuates disease severity in rheumatoid arthritis”
PNAS 2016 113 (29) 8284-8289; published ahead of print July 5, 2016, doi:10.1073/pnas.1605635113 http://www.pnas.org/content/113/29/8284.full

error: İçerik izinsiz kullanılamaz!