Tag

toksisite arşivleri - Dt. Tuğba Duymaz

Karbonat Dişleri Çizer Mi?

Sevgili İlkay @biyokimyageranne İnstagram’da şu sıra diş macunlarındaki içeriklerden bahsediyor. Dün ise evde diş macunu yapabilmemiz için tarifler paylaşmış. Benim de katkıda bulunmamı istemiş:) Ben de size karbonattan bahsetmek istedim. Çünkü kendim uzun süredir diş macunu olarak evde kendi hazırladığım karbonat (sodyum bikarbonat) ve hindistan cevizi yağı karışımını kullanıyorum.

Diş macunlarının içlerinde çoğu zaman aşındırıcı özellikte bir bileşen oluyor. Bununla yüzeysel lekelerin çıkarılması ve dişlerin üzerinde biriken plağın daha kolay uzaklaştırılması amaçlanıyor. Bu aşındırıcılardan bazıları, diş macunu paketlerinde okuduğumuz hydrated silica, kalsiyum karbonat, kalsiyum pirofosfat ve son zamanlarda da aktif karbon ve bentonit kil gibi maddeler.

İdeal olanı diş macununun yalnızca lekeleri çıkaracak ve plağı uzaklaştıracak kadar aşındırıcı içermesi, diş yüzeyini aşındırmaması. Sodyum bikarbonata güvenme nedenlerimden biri bu… Sodyum bikarbonat diğer aşındırıcılarla kıyaslandığında çok zayıf bir aşındırıcı. Ve yüksek miktarda kullanılsa bile zayıf-orta olarak kabul edilen aşındırma değerlerini geçemiyor. Hatta bir çalışmada, karbonat oranıyla aşındırma miktarı arasında neredeyse ters orantı olduğu söylenmiş. %100 oranında sodyum bikarbonat kullanılan bir çalışmada aşındırma oranı çok düşük bulunmuş (yoğunluktan dolayı aslında işini iyi yapamıyor olabileceği düşünülmüş.) Diş köklerinin açığa çıktığı ya da diş hassasiyetlerinin olduğu durumlarda bile sodyum bikarbonatın güvenle kullanılabileceği belirtilmiş.

Zayıf bir aşındırıcı olduğu halde birçok çalışmada lekeleri çıkarmada silika ve kalsiyum karbonat gibi daha agresif içeriklerden daha etkili bulunmuş. Bir çalışmada sodyum bikarbonat oranının %45’ten %65’e çıkarılmasının lekeleri çıkarmadaki başarısını artırdığını ama daha yüksek yüzdelerin bu etkiyi bozduğunu söylemişler. Yani ideal oran %65 olabilir! Lab ortamında dişler 30 dk. boyunca karbonatla fırçalandığında dişin iç yapısında bulunan ve klasik diş macunlarıyla çıkarılamayan lekeleri bile azaltmış. Acaba uzun dönemde ağızda da benzer sonucu verebilir mi?

Sodyum bikarbonat ayrıca plak asitlerini nötralize ederek diş çürüğünün engellenmesine katkı sağlıyor ve diş minesine tükürükteki minerallerin yeniden yerleşebilmesi için uygun bir ortam yaratıyor. 

Ağız patojenlerine karşı da etkili olduğu için diş eti hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda olumlu sonuçlar alınıyor.

Kısacası macununuzu kendiniz hazırlıyorsanız sodyum bikarbonat faydalı ve güvenilir bir tercih olabilir. Kolay ulaşılabilir olmasını da unutmayalım…

Hamileler, Emzirenler ve Bebek Sahibi Olmak İsteyenlerde Amalgam Sökümü

“Hamile ve emzirenlerde amalgam sökümü yapılabilir mi?”, “Bebek sahibi olmak istiyorum, amalgam sökümünden ne kadar süre sonra hamile kalmalıyım?” Bu sorular sık sık aldığım sorular… Bu yazımda bunlara cevap vermeye çalıştım. Bunu yaparken civanın atılmasıyla ilgili bazı çalışmalardan da örnekler verdim. Bence bu örnekler yalnızca hamileler, emzirenler ve hamile kalmak isteyenler için değil, amalgam dolgularla ilgili soruları olan herkes için ilginç bilgiler taşıyor. Bu yüzden hem hastaların hem de hekimlerin faydalanabilecekleri bir yazı olduğunu düşünüyorum.

IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) amalgam dolguların hastaya, hekime ve yardımcı personele zarar vermeden sökülebilmesi için oldukça detaylı önlemlerden oluşan SMART protokolünü oluşturmuş (Detaylarını ve dikkat edilmesi gereken noktaları bu yazımda anlatmıştım). Bu protokolü inceleyecek olursanız, hastanın civaya maruz kalabileceği bütün yolların hesap edildiğini ve buna karşı oldukça titiz tedbirlerin önerildiğini görebilirsiniz.

Bütün bu önlemlere rağmen IAOMT, SMART protokolüne uyulsa bile asla civaya maruz kalınmaz gibi bir iddiada bulunamayacağımızı söylüyor. Türkiye’deki bazı kaynaklarda bunlardan çok daha az önlem alarak hiç civaya maruz kalmayacağınız iddia edilse de durum bunun tam tersi olabilir. IAOMT’nin hamile ve emzirenlerde söküm yapılmamalı önerisinin bu riskten dolayı olduğunu sanıyorum. Akla şu soru gelebilir: Ağzında çok fazla amalgamı olan birinin her gün dolgulardan aldığı civa mı daha fazladır yoksa önlem alınarak sökülse bile işlem sırasında maruz kalınabilecek olan civa mı? Bu soruya cevap vermek güç. Bu, işlem sırasındaki bazı küçük detaylara (rubber-dam’in sızdırmazlığı sağlandı mı, dolgular büyük parçalar halinde mi çıktı, burnu tam kapatan bir oksijen maskesi kullanıldı mı vb.) ve sökümü yapılacak dolgu sayısına ve büyüklüğüne göre değişir büyük ihtimalle. Yine de işlem sırasında gelişebilecek herhangi bir aksaklık ihtimaline karşın, hamile ve emzirenlerde hiç amalgam sökümü yapmamak daha güvenli kabul edilebilir.

Kendisi de amalgam dolgulardan zarar görmüş ve bu yüzden civanın vücuttan nasıl atılabileceğini araştırıp çeşitli yöntemler öne sürmüş olan araştırmacı Andy Cutler’a göre ise hamile ve emzirenlerde söküm yapılmamasının tek nedeni bu değil. Andy Cutler, ağızdaki amalgamların hepsi söküldükten birkaç ay sonra, her gün maruz kaldığınız civa artık orada olmadığı için dokularda bulunan civanın daha yoğun olarak atılacağı bir dönemden geçeceğinizi ve aslında bu yüzden söküm yapılmaması gerektiğini ortaya atmış. Bu atılma dönemi sırasında vücutta dolaşan civanın plasenta ve süte geçebileceğini söylüyor. Hatta bu sebepten dolayı yalnızca hamilelik ve emzirme döneminde değil, hamile kalmadan önce de bütün dolguların söktürülmesinin ardından belli bir zaman geçmesi gerektiğini söylüyor. Bu sayede bebeğin, yalnızca dolgulardan günlük olarak gelen civadan değil, yıllar içerisinde dokularda birikmiş olan ve söküm sonrasında serbest kalıp kana geçtiği düşünülen civadan da zarar görmemesi amaçlanıyor.

Bu atılma dönemi teorisini, Andy Cutler protokolünü uygulayanların deneyimleri dışında doğrulayacak bir kaynağım yok maalesef. Bu kişilerin bu dönemde yaşadığı düşünülen semptomların, başka sebeplerle de ortaya çıkma ihtimali bulunuyor. Ancak söküm sonrasında, uzun dönemdeki kan ve idrar değerlerini gösteren aşağıdaki çalışma bu fikri değerlendirmemize yardımcı olabilir (1).

Burada amalgam sökümü sırasında ağızda lastik örtü (rubber dam) kullanılan ve kullanılmayan insanların söküm sonrasındaki 1 yıl içerisinde çeşitli zamanlarda kan ve idrar örnekleri alınarak aşağıdaki grafikler elde edilmiş. Kan değerlerini gösteren grafikte, ilerleyen aylarda çok küçük bir yükselme görülüyor, yani Andy Cutler’ın bir haklılık payı olabilir. Ancak bu yükselme bile başlangıç değerlerinin altında kalıyor. Yani böyle bir dönem varsa bile bu çalışmadaki insanlarda kan seviyelerini çok etkilememiş, ilk baştaki seviyeye yaklaşmamış bile. Daha uzun sürelerde farklı bir görüntü olur muydu bilemiyorum. (Bu arada rubber dam kullanılmayan hastaların başlangıç kan civa değerleri diğer grubun değerlerinden daha düşük olduğu halde, işlem sırasında nasıl yükselmiş!)

Amalgam sökümü öncesi ve sonrasında ölçülen kan civa değerleri. Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

İdrar değerlerinde ise eğri biraz daha farklı… (Lastik örtü kullanılanlarda söküm sonrası seviye daha yüksek olduğu halde artış oranı olarak bakıldığında örtü kullanılmayanlardan daha iyi durumda.) Lastik örtü kullanılanlarda, başlangıç seviyesinin daha altında seyretmekle birlikte yükselip alçalmalar görülürken, kullanılmayanlarda böyle bir iniş çıkış görülmüyor. Bunun sebebi, lastik örtü kullanılmayanlarda sökümden sonra kanda aniden yükselen civa seviyesinin, civanın dokulara dağılımını ve atılması için gereken mekanizmaların işleyişini değiştirmesi olabilir diye düşünüyorum.

Amalgam sökümü öncesi ve sonrasında idrarda ölçülen civa değerleri. Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

O halde amalgam sökümünden sonra hamile kalmadan beklenmesi gereken süre ne kadar olmalı?

Yine Andy Cutler’a göre tüm amalgamlar söküldükten sonra en az 18 ay beklenmeli. Andy Cutler, bu sürenin 12 ayının kendi oluşturduğu şelasyon yöntemiyle geçtiğini ve sonraki 6 ayda da yalnızca beklendiğini farz ederek bu öneride bulunmuş ve hatta kötü durumdaki hastalarda bu sürenin daha da uzayabileceğini eklemiş. Genel olarak sökümden sonra bir süre beklendiğinde önce iyi hissettiğiniz bir dönemden geçeceğinizi, daha sonra yukarıda bahsettiğim atma döneminden geçeceğinizi ve bu sırada bazı semptomlar yaşayabileceğinizi ve sonra da belirtilerin durulacağını düşünüyor. Bu yüzden, ancak bu dönemlerden geçip daha iyi hissettiğiniz zaman hamile kalmanızı önermiş. Genel önerileri bu şekilde olsa da Andy Cutler’ın genelde amalgamdan ciddi zararlar görmüş insanlarla çalıştığını hatırlatmakta fayda var. Yani herkes için durum böyle olmayabilir. Kişinin detoks sistemlerinin nasıl çalıştığı, genetik yapısı, beslenme ve hayat tarzı ve belki de alabileceği yardımcı takviyeler bu sürenin uzaması veya kısalmasıyla sonuçlanabilir.  

Bir kez civaya maruz kalındığında bunun 17 yıl sonra bile hala dokularda bulunabildiğini kadavra çalışmalarından biliyoruz (2). Şelasyon ajanlarıyla kan seviyeleri azaltıldığı halde… Bu yüzden hamilelik öncesindeki amaç, dokularda biriken civayı sıfırlamak değil, vücutta dolaşan civayı stabil hale getirmek aslında.

Yukarıdaki grafiklerde kan ve idrar civa seviyelerinin işlemden sonra 100-150 gün içerisinde ilk baştaki seviyelerinin altına indiği ve birinci yılın sonunda daha düz bir çizgide seyrettiği görülüyor.

Kan civa seviyelerinin ne kadar sürede azaldığına dair başka bir örnek de 1970’lerde Irak’taki elim kazanın bulgularından geliyor. Irak’taki olayda, çiftçiler kendilerine ekmeleri için dağıtılan ve koruyucu olarak metil civa içeren (!!!) buğday ve arpayı yemeye başlamışlar. Bundan birkaç ay sonra hastaneler ciddi sağlık sorunlarıyla gelen hastalarla dolmaya başlamış.

Bu kaza sırasında yapılan bir çalışmada civanın kan seviyesinin yarılanması için gereken süre 40 ile 105 gün arasında bulunmuş (3)

Chris Shade’in referans gösterdiği (4) (ama orijinalini bulamadığım) çalışmaya göre ise hassas gruplarda bu süre 120 güne kadar çıkmış. (Bu sürelerin, kan seviyesinin tam olarak eski haline gelmesi için değil, başlangıçta ölçülen miktarın yarılanması için gereken süreler olduğunun altını çizmek istiyorum.)

Sağdaki grafikte zehirlenenlerden bazılarında civanın kanda ölçülen yarılanma ömrünün 120 güne kadar çıkabildiği görülüyor.

Tabi bu tarz zehirlenmelerde civa seviyeleri o kadar çok yükseliyor ki civanın yarısı vücuttan atıldığında bile kalan miktar hala çok yüksek oluyor. Yine de civanın vücuttan atılma süresini anlamamıza yardımcı olmaları açısından önemli örnekler.

Bana kalırsa tüm bu bilgilere rağmen hala herkese önerilebilecek net bir süreden bahsedemeyiz.  Bu süre, maruz kalınan civa miktarı, kişinin detoks sistemlerinin ne kadar iyi çalıştığı, destekleyici diyet ve yaşam tarzı müdahaleleriyle değişebilir. Bu yüzden bu sürenin kişiye özel olarak belirlenmesi daha doğru olabilir. Tek bir dolgusu olan, çok titiz bir şekilde bunu söktüren, belirgin sağlık sorunları olmayan biriyle, 8 tane dolgusu gelişigüzel sökülmüş, zaten halihalihazırda sağlık sorunlarıyla boğuşan birinin dolaşımlarındaki civa seviyeleri aynı olmayacaktır.

Hamile veya emziren birinde amalgamlı bir dişe acil müdahale edilmesi gerekirse?

Elbette dişte tedavisi ertelenemeyecek bir sorun gelişirse (amalgam dolgunun bir parçasının kırılması ve kalan parçanın yutulması riskinin olması gibi) hamilelik ve emzirme dönemlerinin bitmesi beklenemez. Bu durumda, yukarıda bahsettiğim SMART protokolünün titizlikle uygulanmasına ek olarak, işlemden itibaren 3-4 gün boyunca annenin sütünü sağıp atması, bunun için de işlemden önce bebeğe bu sürede yetecek kadar sütün sağılıp saklanması öneriliyor (Sağılması gereken süreyi, Chris Shade’in fikrini yansıttığı söylenen bir kaynakta 3 gün, Andy Cutler grubunda ise 4 gün olarak okudum). Ayrıca söküm sırasında mümkün olduğunca amalgam dolguya dokunmadan etrafından dolanılarak ve büyük parçalar halinde çıkarmaya çalışarak salınan civanın en aza indirilebileceğini de hatırlatmakta fayda var.

Kaynaklar
  1. Ref. Berglund, A., & Molin, M. (1997). Mercury levels in plasma and urine after removal of all amalgam restorations: The effect of using rubber dams. Dental Materials, 13(5-6), 297–304. doi:10.1016/s0109-5641(97)80099-1 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9823089
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8793247
  3. Bakir, F., Damluji, S. F., Amin-Zaki, L., Murtadha, M., Khalidi, A., Al-Rawi, N. Y., … Doherty, R. A. (1973). Methylmercury Poisoning in Iraq. Science, 181(4096), 230–241. doi:10.1126/science.181.4096.230 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/4719063
  4. https://www.youtube.com/watch?v=20b7y9tTY3E&t=1360s

Terlemeyle Ağır Metalleri Atmak Mümkün mü?

Terleme, toksinleri atmak için iyi bir yöntem olarak bilinir ve detoks için genel tavsiyeler arasında sayılır. Pekiyi konu ağır metallere gelince terleme ne kadar etkili? Benim gibi yuvarlak laflar duyduğunda “Acaba binlerce kez tekrar edildiği için mi doğru kabul ediyoruz, yoksa gerçekten böyle mi?” diye düşünenlerdenseniz, terlemeyle ilgili araştırmalardan bahsedeceğim bu yazım ilginizi çekebilir. Bu yazıyı geçenlerde greenmedinfo.com sitesinde, kurucusu Sayer Ji’nin yazdığı bir yazı üzerine yazdım. Ancak o, yazısında, terlemenin yalnızca vücut sıcaklığını ayarlamaya yaramadığını, toksinleri de atmada önemli olduğunu vurgularken, ben yazının kaynakçasından ulaştığım ve birçok araştırmayı derlemiş olan bir çalışmadan dikkatimi çeken noktaları paylaştım.

Özetle

Çalışmalardaki bireylerde terlemeyle atılan ağır metallerin miktarı, genel olarak, idrar ve kanlarında tespit edilen ağır metal miktarlarından daha fazla bulunmuş. Hatta bazı bireylerde terde ağır metal tespit edilirken kanda ya da idrarda tespit edilememiş. Katılanları terletmek için egzersiz, sauna ya da terlemeyi uyarıcı ilaçlar kullanılmış.

 

Bu arada Sayer Ji, yazısında, plastiklerde bulunan ve birçok sağlık sorunuyla ilişkisi olan bisfenol-A (BPA) ve fitalatların da terdeki ölçümlerinin, idrar ve kan serumundaki miktarlarından daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalara yer vermiş. Hatta burada da bazı katılımcılarda idrarda veya kanda bu maddeler tespit edilemezken terde tespit edilmiş. Yani ter, bu maddeler için de iyi bir atılım yöntemi olabilir.

Şimdi ağır metallere dönelim. Civa, kurşun, kadmiyum ve arseniğin ölçüldüğü 20’den fazla çalışmayı içeren bir analizden dikkatimi çeken çalışmaların sonuçları şu şekilde (2):

Civa:

  • Kanada’da yapılan, 10 sağlıklı, 10 da kronik sorunları olan bireyin incelendiği çalışmada ortalama kan, idrar ve ter civa miktarları, terde bir parça yüksek olsa da birbirine yakın çıkmış diyebiliriz (sırasıyla 0.61, 0.65, 0.86 mcg/L). Ancak her üç örneğinde de civa tespit edilen kişilerin sayısı 16 iken, geri kalan 4 kişide yalnızca terde civa görülmüş. Yani bu kişilerde teşhis amaçlı kan ve idrar civa testleri yapılsaydı, sonuç negatif çıkacağı için vücutlarında civa olmadığı düşünülecekti.
  • 1978’de paylaşılan bir vakada, 13 yıl boyunca termometre üreten bir yerde çalışarak günde bir saat civa buharına maruz kalan bir işçinin tedavisi anlatılmış. Son 6 ayında artık iş göremez duruma gelen hastaya, önce iki ay boyunca çeşitli şelasyon ajanları verilmiş. Ardından da birkaç ay boyunca hergün terleme ve fizyoterapi seansları uygulanmış. Tedavi boyunca terde civa atıldığı yapılan ölçümlerle görülmüş. Tedavi sonunda ise, hastada herhangi bir yan etki oluşmadan, kan, idrar ve terde ölçülen civa miktarları normal seviyelere inmiş (3).

Kurşun:

  • Yukarıda bahsettiğim Kanada çalışmasında, ter, kan ve idrardaki kurşun miktarları ortalama olarak şöyle bulunmuş: 31, 0.12, 1.8 mcg/L. Burada terde atılan miktarın oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Bütün katılımcılarda kurşun her üç örnekte de tespit edilmiş. Kurşun her yerde!
  • 1991’de İngiltere’de çok ilginç bir çalışma yapılmış. İki gönüllü toplamda 20mg olmak üzere 1 veya 2 kez kurşun klorür içmişler! Bu nasıl bir bilim aşkıdır? Veya doktoralarını tamamlamak için zehir içmeye bile razı iki araştırmacı mıydı bunlar? Bunları bilemiyoruz… Ama sonuç olarak akut dönemde ölçülen bu kurşun bileşiği bu defa terde fazla atılmamış. Kurşunu içtikten sonraki 4. saatte kanda en yüksek seviyesine ulaşmış. Ilk 24 saatte bu yüksek seviyesini korumuş ve sonraki birkaç hafta içinde yavaş yavaş düşüş göstermiş. İdrarda da buna paralel miktarlar tespit edilmiş. Bu çalışma o kadar ilgimi çekti ki açıp okudum ve bunun aslında ilk olmadığını gördüm! Birçok başka çalışma daha varmış. Bunlardan birinde, bir araştırmacı, 16 -başlangıçta- sağlıklı deneğe nikel içirmiş! Ve sonrasında terde anlamlı bir atılım görememiş. Kanda ve idrardaki nikelde artış olduğu halde… Bizim kurşun içiren araştırmacılar, daha önceki başka çalışmaları da hesaba katarak bunlardan şu sonucu çıkarmışlar: Bu tip ağır metaller akut safhada dokulara henüz geçiş yapmadığı için kan ve idrarda daha fazla görülüyor. Kronik olarak maruz kalındığında ise dokularda birikim artıyor ve dolayısıyla terle atılımları da artıyor (4).
  • 1986’da Almanya’da yapılan çalışmada, aerobik dayanıklılık antrenmanlarıyla (kürek çekme) atılan kurşun miktarı, daha kısa süreli ama daha yoğun antrenmanla (bisiklet sürme) atılan kurşun miktarından daha fazla bulunmuş (değerler kanda ölçülmüş). Yani bu çalışmaya göre daha uzun süre boyunca terlemek, daha kısa sürede aynı (veya daha fazla?) oranda terlemekten daha avantajlı olabilir.

Kadmiyum:

  • Kanada’da, yukarıda bahsettiğim çalışmada, katılanların sadece üçünde kan, idrar ve ter olmak üzere bütün örneklerde kadmiyum tespit edilebilirken, 17’sinde ise terde kadmiyum görülmüş. Yani ter, kadmiyum tespiti için iyi bir yöntem olabilir. Tespit edilen ortalama miktarlara bakıldığında ise kadmiyumun terle diğer yollara göre daha iyi atıldığı görülüyor. Kan, idrar ve terdeki ortalama miktarlar, sırasıyla: 0.03, 0.28, 5.7 mcg/L.
  • ABD’de 28 öğretim görevlisinin gönüllü olduğu çalışmada terde tespit edilen kadmiyum miktarı 11-200mcg/L arasında değişirken, idrarda ise 0-67mcg/L arasındaymış. Terlerinde fazla kadmiyum olanların idrarında da fazla kadmiyum olması gibi bir durum çıkmamış ortaya. Buradan da tek başına yapılan bir idrar testinin her zaman vücuttaki durumu yansıtmayacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Arsenik:

  • Bangladeş’te arsenik zehirlenmesi geçiren ve cilt belirtileri gösteren bir grup, içme suyunda arseniğe maruz kalan başka bir grup ve hiç arseniğe maruz kalmayan üçüncü bir grup karşılaştırılmış. Bekleneceği üzere arseniğe maruz kalanlarda terdeki arsenik miktarı, maruz kalmayanlardan birkaç kat fazla bulunmuş. Arsenik zehirlenmesi grubuyla içme suyundan arsenik alanlar arasında herhangi bir fark görülmemiş. Acaba terde atılabilecek maksimum bir arsenik miktarı mı var, yoksa içme suyuyla alınan arsenik de belki uzun döneme yayıldığı için cilt belirtilerine yol açmasa da çok mu yüksekti diye merak ettim açıkçası…  Burada bildiklerimizi onaylayan başka bir bilgi de, arsenikle birlikte çinko ve E vitaminin de atıldığının görülmesi. Bu, diğer ağır metallerde olduğu gibi, arsenik toksisitelerinde de bu vitamin ve minerallere olan ihtiyacımızın arttığını gösteriyor.
  • Yine Kanada’daki çalışmada, 20 katılımcının 17’sinde arsenik tespit edilmiş. Bu defa en fazla arsenik idrarda ölçülmüş. ( Ortalama miktarlar idrar, ter ve kanda sırasıyla 37mcg/L, 3.1mcg/L, 2.5mcg/L)

Bu bulgulardan bence iki önemli sonuç çıkarabiliriz:

Birincisi; egzersiz, sauna veya başka bir yolla terlemeyi rutin olarak uygulamak, zaman içerisinde vücut ağır metal yükünü sandığımızdan daha fazla azaltabilir. Yazının başında da söylediğim gibi  “Terlemek toksinleri atar,” deriz ama ağır metal şüphesi duyduğumuzda ilk aklımıza gelen detoks yöntemi genelde şelasyon ajanları ya da takviyeler almak olur. Bu ajanlarla atılan metal miktarını terle atılan miktarla kıyaslayamam ama bu tarz ilaçların en hafiflerinin, en bitkisel olanlarının bile yan etkileri olabiliyor. Bu yüzden dokuda biriken ağır metali kana geçirip atmaya çalışmakla kıyaslandığında terlemek bana daha güvenli bir yöntem gibi geliyor. Dediğim gibi etkinliklerini kıyaslayamam ama en azından diğer yöntemlere ek olarak uygulanması işleri hızlandırabilir görüşündeyim.

Çıkarabileceğimiz ikinci sonuç ise ter testlerinin, vücut birikimini ölçmede genelde pek işe yaramayan kan ve idrar testlerine yeni bir alternatif olabilecek olması. Bu yükü ölçmede kullanılan saç, eritrosit, hücre içi spektrofotometre analizleri (oligoscan, zell-check) gibi başka testler de var. Saç testleri idrar ve kana göre daha güvenilir bulunsa da bazen direkt olarak durumu yansıtmayabiliyor ve mineral oranlarından yorum yapmak gerekebiliyor. Zell-check ise çok pratik bir test olsa da bazı araştırmacılar tarafından doğru olmadığı yönünde eleştiriliyor (5) (6). Kısacası vücuttaki ağır metal yükünü tam olarak anlamak için henüz herkesin geçerli gördüğü bir yöntem bulunabilmiş değil. Bu yüzden terdeki miktarın ölçülmesi de başvurabileceğimiz başka bir yöntem olabilir.

Terleyemiyorsanız…

Kalıtsal ya da sonradan gelişen, ter bezlerine, cilde veya sinirlere hasar veren bir rahatsızlığınız yoksa terleyememe zaman içinde düzelebilir. Özellikle de toksinlere maruz kalan insanlarda, otonom sinir sisteminin vücut ısısını dengeleyici özelliği azalabildiği için terlemenin de zorlaşabileceği belirtilmiş(2). Bunu düzenleyebilmek için beslenme ve gıda takviyeleri yardımıyla biyokimyasal süreçlerin düzeltilmesi, ayrıca lenf drenajını uyarıcı yöntemler ve sauna öncesi egzersiz önerilmiş (2). Lenf drenajını uyaran yöntemlere örnek olarak masaj, kuru fırçalama, trombolinde zıplama ve her türlü başka egzersizi gösterebiliriz. Daha önce düzenli egzersiz yapan biri değilseniz, ilk antrenmanınızda çok iyi sonuç almayı beklemeyin. Daha uzun süredir düzenli egzersiz yapanların daha iyi terleyebildikleri görülmüş. Bu yüzden vücuda uyum sağlaması için biraz zaman vermek gerekiyor… Ve tabi bol su içmek de terlemenin başka bir püf noktası. Bol su içip egzersiz konusunda ısrarcı olduğunuzda yavaş yavaş daha kolay terleyebildiğinizi göreceksiniz. Terlediğinizde artan mineral atılımını telafi edebilmek için beslenmenize de özen göstermeniz gerektiğini de küçük bir hatırlatma olarak yazayım.

Amalgam Dolgu Nasıl Sökülmeli

Amalgamlar dolguların sökümü sırasında ortaya çıkan cıva gazının ve etrafa saçılan cıva partiküllerinin hasta, hekim ve çevre açısından tehlike oluşturduğu biliniyor (1). Civanın verebileceği zararlarla ilgili daha önce detaylı bir yazı yazmıştım.

Bu zararlarından dolayı, cıvanın hastanın ve hekimin vücuduna geçmesini engellemek ve aynı zamanda çevreye verdiği zararı en aza indirmek için bazı önlemler alınması önerilmiş. Bu önlemleri bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar ve kendi yaptıkları deneyler çerçevesinde bir araya getiren kuruluş olan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology), bu uygulamaya “Smart Protocol” adını vermiş. 

Hasta, hekim ve çevre güvenliği açısından amalgam sökümü sırasında alınması önerilen bu önlemlere bakalım (1,2):

Hasta açısından:

  • Hamilelere ve emzirenlere amalgam sökümü yapılması önerilmez.
  • İşlemden önce hasta, aktifleştirilmiş karbon, klorella, bentonit, zeolit veya cıvayı tuttuğu söylenen benzeri ajanlarla ağzını çalkalamalı ve gargara yapmalı. Bu cümle IAOMT tarafından önerilen genel protokolü yansıtsa da ben kendi araştırmalarımdan vardığım sonuçla yalnızca aktifleştirilmiş karbon kullanıyorum. Bazı görüşlere göre klorella cıvaya zayıf tutunduğu için faydadan çok zarar getirebilir. Başka bir deneye göre ise ağır metal tutmasıyla ünlenmiş zeolit bu konuda son derece başarısızdır (6). Bentonitin de zeolite benzer şekilde etkisiz olduğunu savunan görüşler mevcut. Bunların dışında, seçilen ajanın emdirildiği bir pamuğun işlem sırasında ağız tabanına yerleştirilmiş olmasını öneren hekimler de bulunuyor (3). Bazı protokollere göre ise bu şelasyon ajanı işlem öncesinde hastaya içirilmektedir. Ben kendi uygulamamda önce aktif karbon kapsülü içiriyor, ardından da sıvı formuyla ağzı çalkalatıyorum.
  • Hasta ağzına lastik örtü (rubber dam) uygulanarak etrafa sıçrayacak olan amalgam parçacıklarının ağızla teması engellenmeli.  Ben bu lastik örtüye ek olarak jel formunda olan ve dolgu yaptığımız ışıklarla sertleştirilen, fotoğraftaki gibi bir dişeti bariyerinin daha iyi sızdırmazlık sağlayacağını düşünüyorum ve uygulamamı bu şekilde yapıyorum.
  • Ortamdaki havayı solumaması için hastaya pozitif basınçlı hava veya oksijen verilmeli.
  • Ağzın hemen yakınında, cıvayı filtreleyen, aşağıdaki fotoğraftaki gibi bir vakum cihazı bulundurulmalı.
    Güvenli amalgam sökümü nasıl olmalı?

    Kendi kliniğimde kullandığım civa filtreli vakum cihazı.

  • Hastanın saçları, yüzü ve vücudu örtülmeli. Amalgam sökümü sırasında çıkan parçaların hastanın göğsüne, dizine kadar sıçrayabildiği görülmüş. Hastanın örtülmesi, amalgam partiküllerinin kıyafetleri aracılığıyla hastanın evine kadar taşınmasını engelleyecek.
  • İşlem sırasında lastik örütünün üstünde ve altında kuvvetli bir aspirasyon sağlanmalı. 
  • Bol su irrigasyonu altında söküm yapılmalı, dolgunun ısınarak daha fazla cıva buharı çıkarması engellenmeli.
  • Amalgamın mümkün olduğunca büyük parçalar halinde çıkması hedeflenmeli.
  • Eğer mümkünse işlem sırasında oda havalandırılmalı, camlar açılmalı.
  • İşlem sonunda hasta bol suyla ve başta bahsedilen bağlayıcı ajanlarla yeniden ağzını çalkalayıp gargara yapmalı.

Hekimler Açısından:

  • Hekim rutin olarak kullandığı önlük, eldiven gibi önlemlere ek olarak gözlük, bone ve cıvayı filtreleyebilen özel bir gaz maskesi takmalı. Civa  “dumanını” filtreleriği söylenen kumaş maskelerin yeterli olmadığı görüşündeyim. Bizim dumanı değil gazı filtreleyen maskelere ihtiyacımız var. 

Çevre Kirliliğine Yol Açmamak Adına:

  • Sökülen amalgamın atık su borusu yoluyla çevreye zarar vermesini engellemek amacıyla atık su sistemine amalgamı ayrıştırabilen bir cihaz yerleştirilmesi önerilmekte (4). 
  • Amalgam tek parça halinde çıkarılabilirse röntgen solüsyonu veya su içinde kapaklı bir kapta muhafaza edilmeli, yetkili birimlerce toplanarak elimine edilmesi sağlanmalı (5).

Amalgam Dolgu Sökümü Öncesi ve Sonrasındaki Dönem

Amalgam dolgular uygun biçimde sökülse bile işlem öncesi ve sonrasındaki dönemde, hastanın vücudundan cıvayı atabilmesi için bazı ek protokollerin uygulanması da gerekebilir. Bu protokollerin hastaya göre hazırlanması gerekeceği için ideal olanı, diş hekiminin hastayı cıva detoksu uygulayabilecek bir hekimle birlikte değerlendirmesi. 

Dokularda seneler içinde birikmiş olan cıvayı atabilmek için hem detoks sistemlerinin iyi çalışması hem de cıvayı bağlayabilen şelasyon ajanlarıyla cıvanın dokulardan çekilip uzaklaştırılması gerekiyor.

Şelasyon için kullanılacak ajanlar konusunda maalesef doktorlar arasında bir fikir birliğinden bahsetmek mümkün değil. Klorella, kişniş gibi bazı “doğal” ürünler ağır metal detoksu için yaygın olarak kullanılıyorlar. Şu ana kadar Türkiye’de katıldığım eğitimlerde önerilen temel şelasyon ajanları hep bunlar oldu. Ancak şahsen, bunların cıvaya yeteri kadar kuvvetli bağlanmadığı, bu yüzden de vücuttaki cıvayı bir yerden başka bir yere taşıdığını belirten görüşleri oldukça dikkate değer buluyorum. Bu gibi ajanlarla sağlığı daha da bozulan sayısız hasta hikayelerini de gözardı etmek zor. Bunların dışında, yüksek dozlarda DMPS, DMSA gibi ajanların kullanıldığı hızlı şelasyon yöntemlerinin de ciddi risklerinden bahsedildiğini belirtmekte fayda var. Bu yüzden şelasyon konusunda dikkatli olunması gerektiğini, hafife alınmaması gerektiğini tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.

Amalgam Konusu

Amalgam dolgular 150 yıldır kullanılıyor. Zararları konusunda inkar edilemez boyutlarda bir literatür olduğu halde FDA ve ülkemizde TDB gibi kuruluşlar, amalgamı güvenli ve zararsız bir uygulama olarak tanımaya devam ediyor(1,2). Bazı ciddi web sitelerinde(3), amalgamın bahsedilen zararları düzmece olarak gösteriliyor ve diş hekimlerinin bu konudaki asıl “hassasiyetinin”, eski amalgamları değiştirerek kendilerine yeni bir kazanç sağlamak olduğu iddia ediliyor.

Öte yandan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology) ve IABDM (International Academy of Biological Dentistry and Medicine) gibi kuruluşlar ve bir çok fonksiyonel tıp uzmanı amalgam dolguların hiç bir koşulda uygulanmaması gerektiğini ve sökülmesi esnasında oldukça kapsamlı güvenlik önlemleri alınması gerektiğini söylüyorlar.

Öncelikle amalgam dolgunun tam olarak ne olduğuna bakalım. Bazı hekimler amalgam dolguyu gümüş dolgu olarak da isimlendirebiliyorlar. İki isim de dolgunun cıva içeriğini dışa vurmadığı için hastaların bu konuda eksik bilgilendirilmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB)’nin sitesinde yer verdiği tanım şu şekilde: “Amalgam dolgular gümüş dolgular olarak da tanımlanır. Amalgam; gümüş, kalay ve bakır alaşımının, cıva ile karıştırılması ile elde edilir. Karışımın %45-50`sini oluşturan civa, metalleri birbirine bağlayarak dayanıklı bir dolgu malzemesi yaratmış olur”(4). American Food and Drug Administration (FDA) da amalgamı benzer şekilde tanımlıyor(1). Bu tanımların önemli olan kısmı, cıvanın amalgamın %50 kadarını teşkil etmesi. Bu yüzden hastaların gümüş dolgu veya amalgam dolgu dendiğinde neredeyse yarı yarıya cıva içerikli bir dolgu yapıldığının farkında olmalarında fayda var.

Dolgulardan salınan cıvanın balıktan aldığımız cıvadan daha az olduğu ve vücutta toksik kabul edilen eşik değerini aşmadığı, en çok duyduğumuz iddia. Üniversitede profesör olan bir hocamın bile “O kadar cıvayı balıktan da alıyorsunuz canım” diyerek bu konuyu nasıl geçiştirdiğini hala hatırlıyorum. Oysa 2005 WHO raporuna göre cıvanın toksik etkilerinin görülmeye başlaması için gereken belirli bir alt değer yok, bu yüzden “o kadar cıva” denecek, güvenli bir eşik değerden zaten söz edemeyiz. Yine aynı rapora göre cıva, sinir sistemi, sindirim sistemi, solunum sistemi ve bağışıklık sistemine zarar verebilir, böbrek ve akciğer hasarına sebep olabilir (5). Ayrıca balıktan alınan cıvanın formuyla amalgam dolgulardaki cıva birbirinden farklı ve balıktan aldığımız cıvanın zararları konusunda da sayısız araştırma mevcut. Yani balıktan ya da amalgam dolgudan olması fark etmiyor, cıva her şekilde vücutta zararlara yol açabiliyor.

Başka bir yanlış bilgi ise amalgamın içindeki cıvanın diğer metallerle yaptığı bağlantılar sayesinde stabil olduğu ve vücuda salınmadığı. Aksine, amalgam dolguların özellikle fırçalama, temizleme, diş  sıkma ve gıcırdatma, çiğneme vb. sırasında cıva buharı açığa çıkardığı, aynı şekilde dolguların yerleştirilmesi, yenilenmesi ve çıkarılması sırasında da cıva açığa çıktığı biliniyor.(6)

IAOMT’nin bilimsel çalışmalardan yaptığı derlemeye göre aşağıdaki durumlarda belirtilen dokularda cıva konsantrasyonunda artış oluyor (6 Bu raporda, maddelerin her biri için bir çok referansa ulaşabilirsiniz):

  • Çiğneme, fırçalama ve/veya bruksizmde(diş gıcırdatma)
  • Amalgam dolgusu olanların verdikleri solukta ve ağızlarındaki havada
  • Amalgam dolgusu olanların tükürüklerinde
  • Amalgam dolgusu olanların kanlarında
  • Amalgam dolgusu olanların böbrekler, karaciğer, hipofiz bezi, tiroit, beyin dahil çeşitli organlarında
  • Amalgam dolgusu olanların dışkılarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak amniyon sıvısında, göbek kordonunda, plasentada, fetüsün karaciğer, böbrek ve beyin gibi çeşitli organlarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak kolostrum ve anne sütünde

Bunlardan da anlaşılabileceği üzere amalgam içerisindeki cıva uslu uslu yerinde durmuyor, vücutta gezintiye çıkarak kendine yeni yerleşim yerleri buluyor.

Buna rağmen bazı insanlar büyük ihtimalle iyi çalışan bir detoks sistemleri olduğu için cıvayı vücutlarından kolayca uzaklaştırıp hiç bir sorun yaşamazken, bazı hassas gruplar ise cıvanın ciddi yıkıcı etkilerine maruz kalıyorlar. Cıvanın hala bazı çevrelerce güvenli sayılmasında belki de bu hassas grupların istatistikler arasında kayboluyor olmalarının payı var. Tabi ki amalgam dolgusu olduğu halde hiç bir sorunu olmayan bir çok insan var. Ancak bir yandan da cıva yüzünden sağlığı önemli ölçüde bozulan başka gruplar da var ve maalesef kimin hangi gruba dahil olacağı çoğu zaman öngörülebilir değil. Şahsen bir diş hekimi olarak ben kimse üzerinde bu kumarı oynamak istemem!

Aşağıda, büyük oranda IAOMT’nin konyla ilgili yaptığı derlemeyi referans alarak bu hassas gruplardan bahsettim. IAOMT’nin raporunda yer verdiği bilimsel çalışmalardan bazılarını rapordaki şekliyle aktardım, ilgimi daha fazla çeken bazılarını da kendim okuyarak özetlemeye çalıştım. Raporda yer almayan bazı başka çalışmaları da ekledim.

 

Bazı genetik varyasyonlar cıvanın vücuttaki etkilerini artırıyor

Gen polimorfizmleri, yani genlerde görülen normalden sapmalar, bazı insanların cıvaya karşı daha hassas olmasına sebep oluyor. Okuduğum araştırmaların bana göre en önemli kısmı bu. Cıvayla çeşitli hastalıklar arasında kurulan bağlantıların temelinde hep bu genetik varyasyonların rolü olduğu sonucunu çıkarıyorum. Diğer yandan, bunlar sadece nüfusun bir kısmında görüldüğü için cıvayla bu hastalıklar arasında direkt bir sebep-sonuç ilişkisi kurulamıyor ve cıva hala güvenli kabul ediliyor.

Polimorfizmlerin en sık görülen şekli SNP’ler (snip olarak okunuyor), yani tek nükleotid polimorfizmleri (single nucleotide polymorphisms). İnsan genomunda yaklaşık 10 milyon SNP bulunuyor ve çoğunun sağlık üzerinde bir etkisi bulunmadığı düşünülüyor. Ancak bazı SNP’lerin, bir bireyin çeşitli çevresel etkenlere, ilaçlara, toksinlere nasıl bir cevap vereceği, hangi hastalıklara yatkınlığı olabileceği gibi bilgileri tahmin etmede kullanılabileceği kanıtlanmış (7).

2015 yılında Amerika Diş Hekimleri Birliği üyeleri üzerinde yapılan ve hekimlerdeki SNP’lerle vücut cıva yükü arasında bir ilişki olup olmadığını araştıran makalenin (8) giriş kısmındaki şu ön bilgi aslında durumun özeti niteliğinde:

“ Cıvanın risk değerlendirmesini yaparken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, benzer cıva miktarlarına maruz kaldıkları halde, […] saçta ölçülen cıva miktarları açısından toplulukların bireyleri arasında çok büyük farklar olması (Canuel ve arkadaşları, 2005). Bireyler arasındaki cıva miktarındaki farkı, maruz kalınan cıvanın kaynağı ve dozu bir derece açıklasa da, cıvanın emilim, dağılım ve atım süreçlerindeki (başka bir deyişle toksikokinetiğindeki) farklılıklar da bu ayrımın oluşmasında önemli bir rol oynuyor olabilir. Cıva toksikokinetiği, örneğin cıvayı taşıyan, oksitleyen veya indirgeyen fonksiyonel enzimlerdeki ve proteinlerdeki değişikliklerden etkilenebilir(Gundacker ve arkadaşları, 2010).”

 

Çalışmanın kendisi ise özetle şu şekilde:

380 diş hekiminden saç, idrar ve kan örnekleri alınarak cıva miktarları ve genetik dizilimleri elde ediliyor. Cıva toksikokinetiğinde rolü olabileceği düşünülen 88 SNP’in varlığı ve cıva miktarları arasındaki ilişki sorgulanıyor. Cıva seviyeleriyle 38 SNP arasında bağlantı tespit ediliyor. Bu SNP’lerin bulunduğu genler ise vücuttaki detoks sistemlerinin kontrolünde rolü olan genler. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, cıvanın vücutta birikimi ve toksisitesini etkileyen genetik faktörlere dair giderek büyümekte olan literatüre bir katkı niteliğinde.

Echeverria ve arkadaşlarının 2006 yılında diş hekimleri üzerinde yaptığı çalışmasına göre (9), BDNF’yi (brain derived neurotrophic factor) kodlayan genlerdeki bir polimorfizm, cıvanın etkisiyle birleşince, nörodavranışsal testlerde daha kötü sonuçlar alınmasına sebep oluyor. Bu polimorfizm, cıvaya karşı artan bir toksik tepkiye sebep olmuyor ancak nörodavranışsal beceriler açısından daha düşük bir seviyeden başlanmasına, dolayısıyla da cıvanın etkisinin artan oranda görülmesine sebep oluyor.

Benzer bir etki CPOX4 (coproporphorpyrinogen oxidase) polimorfizmi olanlarda da tespit edilmiş. Yine cıva direkt bir etki yapmamakla birlikte, bu polimorfizmi olanlarda kötüleşen nörodavranışsal yanıta katkı sağlıyor. (10)(11)

Casa Pia çocukları olarak anılan, Lizbon’daki Casa Pia Okulu’nun 8-10 yaşları arasındaki 507 öğrencisi üzerindeki araştırmaların da farklı yorumları olmuş. Bu çalışmada 253 çocuğa amalgam, 254 çocuğa kompozit dolgular uygulanmış (dolgu yüzey sayıları hemen hemen aynı).  Amalgam uygulanan çocukların idrarındaki cıva oranı başlangıçtakine göre 1-1,5 mikrogram/gram kadar yükselme göstermiş. Ancak De Rouen  çocuklarda hafıza, dikkat, vizyomotor fonksiyon ve sinir iletim hızı açısından bir farklılık tespit edememiş, hatta kompozit dolguların %50sinin yenileme gerektirmesinden dolayı amalgamın daha tercih edilir bir seçenek olacağını önermiş (12).

Öte yandan Woods, yine bu deneydeki çocukları ele alarak, cıvanın, bazı gen varyasyonlarına sahip olan çocuklarda nörodavranışsal testlerdeki başarının azalmasına yol açtığı sonucunu elde etmiş. Üstelik bu gen varyasyonları, genel nüfus içerisinde çok da nadir görülen varyasyonlar değil (13).

Görüldüğü üzere cıvanın zararlarından bahsedildiğinde, istatistiklere yansımayan bir grup insan var. İstatistikler bize oldukça değerli bilgiler verseler de, düzenlemelerin bu istatistikleri baz alması, bireysel farklılıkların gözardı edilmesine yol açıyor. Bir diş hekimi, cıvayı kolayca vücudundan atabilen, genetik diziliminde cıvayla karşılaşınca olumsuz sonuçlar doğuracak gen varyasyonları olmayan 5 hastasına, yaptığı veya önlem almadan söktüğü amalgam dolgularla zarar vermeyecekken, cıvayı bünyesinden atmakta zorlanan, genetik dizilimi hassas olan başka bir hastasında farkında olmadan olumsuz sonuçların tetikleyicisi olabilir.

 

Cıvanın kadınlar üzerindeki etkilerine dair araştırmalar

Cıvaya karşı gösterilen tepki cinsiyete göre de değişebiliyor. Kadınlarla erkeklerin, cıvayı vücuttan atma hızları ve cıvanın vücutta dağılımı konusunda birbirlerinden farklılık gösterdiği görülmüş. Erkekler genel olarak cıvayı vücutlarından daha hızlı bir şekilde uzaklaştırıyor. Ayrıca cıva vücuda girdiğinde böbreklere ve idrara geçme eğiliminde oluyor. Kadınlarda ise cıva vücutta daha uzun süre kalarak toksik etkiler görülmesini daha muhtemel kılıyor. Alınan cıvanın erkeklerdekine göre daha büyük bir kısmı beyin ve merkezi sinir sistemine gidiyor. Cıvanın kadın ve erkeklerdeki atılma hızı ve dağılımına ilişkin araştırmalar şu şekilde (14):

  • Hongo ve arkadaşları(1994) üniversite personeli ve öğrencilerinde cıvanın böbreklerden atılma hızını incelemişler. Cinsiyet, yaş ve amalgam dolgu sayısının, cıva atılma hızıyla bağlantısı olduğunu görmüşler.
  • Jokstad(1990), Norveç Diş Hekimleri Birliği’nin 849 üyesi üzerinde yaptığı çalışmada, kadınların erkeklere göre hafif ama istatistiksel olarak anlamlı sayılacak bir idrar cıva oranına sahip olduğunu göstermiş (kadınlarda 40nmol/L, erkeklerde 44nmol/L). İş tecrübesi ve en son iş yerinde kaç sene çalışıldığı gibi faktörler bu farkı açıklamayamamış.
  • Pamphlett ve arkadaşları(1997) inorganik cıvanın fare beynindeki motor sinir hücrelerince tutulumunu ve böbreklerindeki konsantrasyonlarını karşılaştırmış. Dişi farelerin motor sinirlerinde, erkek farelerdekine göre daha fazla cıva granülü olduğu, öte yandan erkek farelerin böbreklerinde dişilerdekinden daha fazla cıva bulunduğu görülmüş. Dişi farelerin böbreklerindeki cıvanın daha az olmasının, vücutta dolaşan cıvanın artmasına ve sinir hücrelerince daha fazla tutulmasına yol açtığı sonucuna varmışlar.
  • Pamphlett ve Coote (1998), cıvanın dişi farelerin motor sinirlerinde, maruz kalındıktan 6 saat sonra, erkek farelerde ise 12 saat sonra görüldüğünü tespit etmişler.
  • Thomas ve arkadaşları (1986) cıvanın dişi farelerin beyinlerine erkek farelere oranla 2.19 kat daha fazla nüfuz ettiğini gözlemlemişler.

 

Amerikan iş güvenliği yasasının (The Occupational Safety and Health Act)tavsiyesine göre doğurgan diş hekimliği personeli kadınlar, 10mcg/m3’ten daha yoğun cıva içerikli havaya maruz kalmamalı, hamile diş hekimliği personeli hiç bir şekilde mesleki olarak cıva bulunan ortamda çalışmamalı. Bu öneri Koos ve Lango’nun, hamile kadınlar, fetüs ve yeni doğanlar üzerinde yaptıkları çalışmada, sadece diş hekimliği personeli için değil, bütün kadınlar için yinelenmiş(15).

Sikorski’nin yaptığı bir çalışmada(16), kadın diş hekimleri ve yardımcılarının saç tellerindeki cıva miktarıyla, üreme problemleri ve adet düzensizlikleri arasında ilişki olduğu tespit edilmiş. Cıva bulunan ortamda çalışan kadınlar üzerinde yapılan başka araştırmalarda da kadınların %45 kadarının hipermenore ve hipomenore (normalden fazla ve az adet görmek) yaşadıkları tespit edilmiş. Bu çeşit düzensizliklerin, kadınların %36-45 kadarında, işe başladıktan 6 ay sonra ortaya çıktığı ve 3 yıl içinde bu oranın %67’ye çıktığı görülmüş. Üstelik kontrol grubunda bu oranlar %1 gibi oldukça düşük seviyelerde. Amerikan Çevre Koruma Ajansı (USEPA) da raporunda, bu bilgilerle uyumlu olarak, kronik şekilde cıva buharına maruz kalan kadınların daha sık olarak adet düzensizliği ve düşük yaşadığını bildirmiş. Ayrıca cıva zehirlenmesi belirtileri gösteren kadınların bebeklerinde ölüm oranının yükseldiğini eklemiş (17).

Bu çalışmalarla paralel olarak, son 4 sene içerisinde hamile kalan 418 kadın diş hekimi yardımcısı, doğum kontrol yöntemlerine baş vurmadan hamile kalabilmeleri için gereken süre açısından değerlendirilmişler. Haftada 30’dan fazla amalgam uygulaması olan ve kötü cıva hijyeni olan kliniklerde çalışanların, amalgam uygulamayan diş hekimi yardımcısı kontrol grubuna göre, %63’e varan oranda daha zor hamile kaldığı tespit edilmiş. (Yaş, sigara kullanımı, pelvis bölgesinde iltihabi hastalık geçmişi, cinsel ilişki sıklığı, ırk vb. etkenler de hesaba katılarak sonucu etkilememesi sağlanmış.)(18)

Cıvanın kadınlarda yol açabileceği bu sorunlar önemli ancak kadınların maruz kaldığı cıvanın daha da önemli başka bir sonucu, bunu bebeklerine de aktarıyor olmaları. Annedeki cıvanın amniyon sıvısı ve anne sütü aracılığıyla bebeğe geçtiğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut.

 

Cıva amniyon sıvısı ve anne sütü yoluyla bebeğe geçiyor

Vimy, koyun ve maymunlarda yaptığı çalışmada(19) amalgam dolgulardan fetüse cıva geçtiğini göstermiş. Berlin, fetüsün kanındaki cıva miktarının hamileliğin sonlarında ciddi olarak yükseldiğini ve hatta annedeki miktarı aştığını belirtmiş (20).

Annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüs, bebek ve çocuktaki cıva yükü arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir çalışmada(21), 1günlükten 5 yaşına kadar olan 108 bebek ve çocuğun karaciğer, böbrek korteksi ve beyin kortekslerindeki cıva miktarıyla, 36 fetüsün böbrek korteksi ve karaciğerindeki cıva miktarları ölçülmüş. Fetüslerdeki cıva miktarlarıyla 11-50 haftalık arası çocuklardaki cıva miktarları ve annelerdeki amalgam dolgu sayılarının doğru orantılı olduğu görülmüş.

2008 yılına ait başka bir çalışmada(22) annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüsün maruz kaldığı cıva miktarı arasındaki ilişki incelenmiş. Yani, bebeğin henüz doğmadan, annesindeki amalgam dolgular yüzünden cıvaya maruz kalıp kalmadığına bakılmış. Başka çalışmaları doğrular şekilde, kordon kanındaki cıva miktarının anne kanındaki cıva miktarını aştığı görülmüş. Amalgam dolguları daha yeni olanlarda bu oranların daha yüksek olduğu da tespit edilmiş. Bu çalışmada ilginç olan başka bir nokta ise, annelerin hamilelikleri süresince balık tüketimlerinin çok az olması. Yani bu çalışmada fetüsteki cıvanın neredeyse tek kaynağı amalgam dolgular. Araştırmacılar, diyetlerinde daha fazla balık olan kuzey ülkelerinde yapılan benzer araştırmalarda, vücuttaki toplam cıva yükünün daha da fazla olduğunu belirtmişler.

Koos ve arkadaşlarının cıvanın hamileler ve fetüs üzerindeki etkilerini inceleyen yukarıda bahsettiğim çalışmasında cıvayla spontan düşük ve ölü doğum arasındaki bağlantı da ortaya konmuş (15).

Bir vakada, hamileliğinin 35 haftası boyunca, amalgam yapılan ortamda çalışan genç bir diş hekiminin, cıva zehirlenmesinden dolayı beyninde ciddi hasar oluşan bir bebek dünyaya getirdiği bildirilmiş. Bu yalnızca tek bir kadını konu alsa da bireysel farklılıkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermesi açısından aslında çok önemli. O kadının bir yakınımız olmasını hiç birimiz istemezdik sanırım.

 

Bir sonraki yazımda cıvanın Alzheimer, MS ve diğer sinir sistemi hastalıkları üzerindeki etkisinden ve diş hekimleri ve yardımcıları üzerinde yapılan çalışmalardan bahsedeceğim…

Kaynaklar
  1. https://www.fda.gov/MedicalDevices/ProductsandMedicalProcedures/DentalProducts/DentalAmalgam/ucm171094.htm
  2. http://www.tdb.org.tr/icerik_goster.php?Id=1648
  3. https://sciencebasedmedicine.org/mercury-amalgam-fillings-and-you/
  4. http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/altsayfa_goster.php?id=14&yer_id=6
  5. http://www.who.int/water_sanitation_health/medicalwaste/mercurypolpaper.pdf
  6. https://iaomt.org/wp-content/uploads/IAOMT-Position-Statement-Update-2016-6.16.16.pdf
  7. https://ghr.nlm.nih.gov/primer/genomicresearch/snp
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26673400
  9. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001285?via%3Dihub
  10. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0041008X05001067
  11. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001492?via%3Dihub
  12. http://jamanetwork.com/journals/jama/fullarticle/202707
  13. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0161813X14001399?via%3Dihub
  14. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0273230008002304
  15. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/786026
  16. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3679554
  17. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  18. http://oem.bmj.com/content/51/1/28.short
  19. http://ajpregu.physiology.org/content/258/4/R939.short
  20. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  21. http://www.ncbi.nlm.nih.gov.ololo.sci-hub.cc/pubmed/7957411
  22. http://www.nature.com/jes/journal/v18/n3/full/7500606a.html?foxtrotcallback=true
error: İçerik izinsiz kullanılamaz!