Biyolojik Diş Hekimliği Nedir?

Biyolojik diş hekimliği dediğimizde yeni bir uzmanlık alanı uydurduğumuz düşünülebilir. Aslında amacımız bu değil… Biyolojik diş hekimliği, bütün diş hekimlerinin ve uzmanların tedavilerinde benimseyebileceği bir “yaklaşım”dır.

Ağız sağlığının tüm beden sağlığındaki rolünü, yapılan (ve yapmak istemediğimiz) tüm tedavilerde birinci sırada tutan bir yaklaşım…

Bazen holistik ya da bütüncül (integratif) diş hekimliği olarak da anılan biyolojik diş hekimliği,  diş hekimi olarak yaptığımız uygulamaların vücutta yol açabileceği etkilerini gözeterek tedavi protokollerini oluşturur. Ayrıca daha önce yapılmış tedavilerin, ve ağızda var olan problemlerin, hastadaki kronik hastalıklarda ne gibi payı olabileceğini düşünerek hastanın oksidatif stres ve enflamasyon yükünü kaldırmayı hedefleyen tedavi planları hazırlar.

Maalesef klasik diş hekimliği eğitimimizde, ister istemez ağzı vücuttan ayrı bir bölge olarak gören bir yaklaşımı benimsiyoruz. Bence tıpta da bakış açısı biraz böyle. Benim yaklaşık 20 yıl önce aldığım üniversite eğitimimde, diş hekimliğini ilgilendiren sistemik hastalıklarla ilgili dersler, tedavi sırasında yaşayabileceğimiz acil durumlara müdahale edebilme veya anestezi ve ilaçlarımızı hastaya göre modifiye etme amacını taşıyordu. Tedavilerimizin sistemik etkilerine dair tek alan periodontoloji (diş eti hastalıkları) alanıydı diyebilirim. Şimdiki diş hekimliği eğitiminde bunda değişiklik oldu mu bilmiyorum, ancak 2024’te İstanbul’da düzenlenen FDI kongresinde yine gördüğüm, sadece periodontal hastalıklarla ilgili çalışmalara ağırlık verildiğiydi. Bu tabi ki çok güzel olsa da yeterli değil.

Bunların dışında diş hekimliği büyük oranda İngilizce’de “drill, fill, bill” diye ifade edilen, “dişi oy, doldur, faturala” gibi tercüme edebileceğimiz günlük bir rutinden oluşuyor maalesef.

Aslında bunu, yaptığımız tedavileri küçümsemek amacıyla yazmıyorum. Küçücük bir diş dolgusu ya da basit bir temizlik bile çok önemli. Bu yüzden en iyi şekilde, hafife almadan yapmamız lazım.

Ancak işimiz fazlasıyla mekanik olduğu için, bazen “hekim”lik yanını ve çalıştığımız alanın bedenin bir parçası olduğunu unutabiliyoruz. Hem de hemen beynimizin yanında bulunan ve damarlar ve sinirlerle vücuda bağlı ve onla etkileşim içinde olan bir alan

İşte biyolojik diş hekimliği, diş hekimliği uygulamalarına bu çerçeveden bakan bir anlayış. Bana kalırsa biyolojik diş hekimliğindeki bakış açımızı şu sorularla özetleyebiliriz:

  • Hastamızın ağzında, onun genel sağlığına yük olabilecek olan hangi problemler var? (Zarar veren etkenleri ortadan kaldır!)
  • Hangi malzemeleri hangi tekniklerle kullanırsam hastayı tüm beden sağlığına tehdit oluşturmayacak şekilde tedavi etmiş olurum? (Zarar verecek yeni bir uygulama yapma!)
  • Hastanın ağız sağlığını, tüm beden sağlığını en iyi şekilde destekleyecek seviyeye getirmek için neler yapabilirim? (Sadece tamir etme, rehabilite et!)

Böyle bir yaklaşımla hareket ettiğimizde, yaptığımız işler benzer olsa bile tedavilerimizin ayrıştığı noktalar oluyor. Aşağıda biyolojik diş hekimliği denildiğinde akla gelen bazı temel uygulamalardan bahsettim.

Şüpheli restorasyon materyallerinden kaçınmak ve bunlara alternatifler sunabilmek

Örneğin, amalgam dolguların %50 oranında cıva içerdiklerini ve bu cıvanın dolgulardan sürekli buharlaşarak yıllar içinde çeşitli organlarda birikebildiğini biliyoruz. Üstelik hastalar bu dolgulardan kurtulmak istediğinde, klasik yöntemlerle söktürmeye kalktıklarında bir anda yüksek miktarda cıvaya maruz kalıyorlar. Bunun önüne geçebilmek için, biyolojik diş hekimliği üzerine çalışmalar yapan en önemli bağımsız kuruluşlardan olan IAOMT, “SMART” protokolünü ortaya koymuş. Böylelikle hastalarımız ağızlarında taşıdıkları son derece toksik olan cıva gibi bir maddeden kurtulmak için güvenli bir söküm yönteminden faydalanabiliyorlar.

Biyolojik diş hekimliğinde sunduğumuz bir başka alternatif malzeme zirkonya (seramik) implantlar. Titanyum, alerji yapmayan ve biyouyumlu bir malzeme olarak görülse de yapılan çalışmalar, ağızdaki asidik ortam, bakteriler ve çiğneme yüklerinin etkisiyle korozyona uğradığını ve titanyum parçalarının çevre dokulara yerleşerek immün sistemi uyarabildiğini göstermiş. Bu immün yanıtın, bazı genetik altyapıdaki kişilerde daha çok ortaya çıkabildiğini gösteren çalışmalar var. Özellikle de metallere karşı hassasiyeti olan ya da otoimmün hastalıkları olanlarda veya sadece vücudunda metal istemeyen kişilerde, korozyona uğramayan ve vücutla etkileşime girmeyen seramik (zirkonya) implantlar bizim için metal (titanyum) implantlara çok iyi bir alternatif oluyor.

Çene kemiğindeki kök ucu iltihaplı/kanal tedavili dişler

Biyolojik diş hekimliğinin klasik diş hekimliğinden en fazla ayrı düştüğü alan bu olabilir. Biyolojik diş hekimliğine göre kanal tedavili dişler ölü oldukları ve maalesef hiçbir zaman %100 temizlenemedikleri için şüpheli dişlerdir. Barındırdıkları bakteriler ve toksinleri, kemiğe ve kan dolaşımına geçebildiği için vücutta kronik oksidatif strese yol açabilir ve sistemik hastalıklarda rol oynayabilirler. Klasik diş hekimliğinde ise kanallı dişler şikayete yol açmıyor ve röntgende belli kriterleri karşılıyorsa tedavi “başarılı” kabul edilir. Bazen köklerin ucunda tespit edilen iltihaplı alanlar için bile “takip edelim” denir. Halbuki literatürde, “kronik apikal periodontitis” olarak adlandırılan bu lezyonların sistemik hastalıklarla ilişkisine dair çalışmalar bulabilirsiniz. Bu konuyla ilgili çok daha detaylı bir yazımı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Biz klinikte kanallı ve kronik kök ucu iltihabı olan dişlerle ilgili hastalarımızı bilgilendirip, vakaya göre ne yapacağımıza hastamızın da isteği doğrultusunda karar veriyoruz. Kanal tedavisi isteyen hastalarımızı uzman bir hekime yönlendiriyoruz.

Kavitasyon (NICO) teşhisi ve tedavisi

Bu konu da yine klasik diş hekimliği eğitiminde yer almayan bir konu. Diş çekimleri sonrası düzgün iyileşemeyen çene kemiği alanlarının, vücuda iltihap sinyalleri gönderen sitokinler barındırdığı ve bunun sistemik hastalıklarla nasıl bir ilişkisi olabileceği hakkında aslında birçok çalışma ortaya konmuş. Bu yüzden biyolojik diş hekimliğinde hem kavitasyonları tedavi etmeye yönelik hem de diş çekimi sonrası kavitasyon oluşmamasına yönelik protokoller bulunuyor. Kavitasyonlar nedir, nasıl önlenir ve tedavisi nasıldır, bunları anlatan detaylı yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Florürsüz diş hekimliği

Florürün başlıca kemik olmak üzere, epifiz, tiroid gibi organlarda birikebildiği ve nörotoksik etkileri olduğuna dair yapılan birçok araştırma sonucu, biyolojik diş hekimleri florürü klasik diş hekimleri gibi kurtarıcı bir silah olarak görmez. Özellikle başlangıç çürüklerinde ve çürük yatkınlığı olan bireylerde başvurulan florür yerine biyolojik diş hekimleri diş çürümesine yol açan kök nedenleri tespit etmek ve gerekirse ozon, hidroksiapatit ya da peptid tedavileri gibi alternatif çürük durdurucu yöntemlere başvurmayı tercih ederler.

Koruyucu tedavilere verilen önem

Özellikle de kanal tedavilerine olan şüpheli yaklaşımından dolayı biyolojik diş hekimliğinde dişin canlılığını korumak büyük önem taşır. Bunun için genelde estetik kaygılarla yapılan invaziv tedavilerden kaçınmak, biyomimetik yaklaşımları benimsemek ve ileri vakalarda hemen kanal kararı vermeden vital pulpa tedavilerine başvurmak gibi yöntemler kullanır. “Kanal Tedavisinden Nasıl Kaçınılır?” adlı yazımda bu konuya detaylıca yer verdim…

Tamamlayıcı tedaviler

Biyolojik diş hekimliğinde yaptığımız tedavilerin beden sağlığına yansımalarını düşündüğümüz kadar, beden sağlığının da tedavimizi nasıl etkileyeceğini odak noktamızda tutarız. Bu yüzden tüm beden sağlığını destekleyecek beslenme ve hayat tarzına yönelik öneriler, operasyonları desteklemek amacıyla IV ozon/C vitamini, akupunktur gibi uygulamalar (biz bu alanlarda bir tıp hekimiyle birlikte çalışıyoruz), vitamin-mineral destekleri, hastamızın kendi kanından elde ettiğimiz PRF uygulaması, lokal ozon uygulamaları, fotobiyomodülasyon (LLLT – lazer), lenf drenaj masajı gibi yöntemler kullanıyoruz.

Dünya üzerinde biyolojik diş hekimlerince uygulanan daha onlarca farklı uygulamadan bahsedebiliriz. Yazımın başında da dediğim gibi bu bir bakış açısı… Hastalarımızı tedavi ederken, ağızda yaptıklarımızın ağız dışında sonuçları olabileceğini daima aklında tutan bir yaklaşım.  Ve bunun en büyük mükafatı da hastalarınızın gerçek anlamda iyileştiklerine şahit olabilmek.