All Posts By

Tuğba Duymaz

Amalgam Konusu

Amalgam dolgular 150 yıldır kullanılıyor. Zararları konusunda inkar edilemez boyutlarda bir literatür olduğu halde FDA ve ülkemizde TDB gibi kuruluşlar, amalgamı güvenli ve zararsız bir uygulama olarak tanımaya devam ediyor(1,2). Bazı ciddi web sitelerinde(3), amalgamın bahsedilen zararları düzmece olarak gösteriliyor ve diş hekimlerinin bu konudaki asıl “hassasiyetinin”, eski amalgamları değiştirerek kendilerine yeni bir kazanç sağlamak olduğu iddia ediliyor.

Öte yandan IAOMT (International Academy of Oral Medicine and Toxicology) ve IABDM (International Academy of Biological Dentistry and Medicine) gibi kuruluşlar ve bir çok fonksiyonel tıp uzmanı amalgam dolguların hiç bir koşulda uygulanmaması gerektiğini ve sökülmesi esnasında oldukça kapsamlı güvenlik önlemleri alınması gerektiğini söylüyorlar.

Öncelikle amalgam dolgunun tam olarak ne olduğuna bakalım. Bazı hekimler amalgam dolguyu gümüş dolgu olarak da isimlendirebiliyorlar. İki isim de dolgunun cıva içeriğini dışa vurmadığı için hastaların bu konuda eksik bilgilendirilmesi ihtimali ortaya çıkıyor. Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB)’nin sitesinde yer verdiği tanım şu şekilde: “Amalgam dolgular gümüş dolgular olarak da tanımlanır. Amalgam; gümüş, kalay ve bakır alaşımının, cıva ile karıştırılması ile elde edilir. Karışımın %45-50`sini oluşturan civa, metalleri birbirine bağlayarak dayanıklı bir dolgu malzemesi yaratmış olur”(4). American Food and Drug Administration (FDA) da amalgamı benzer şekilde tanımlıyor(1). Bu tanımların önemli olan kısmı, cıvanın amalgamın %50 kadarını teşkil etmesi. Bu yüzden hastaların gümüş dolgu veya amalgam dolgu dendiğinde neredeyse yarı yarıya cıva içerikli bir dolgu yapıldığının farkında olmalarında fayda var.

Dolgulardan salınan cıvanın balıktan aldığımız cıvadan daha az olduğu ve vücutta toksik kabul edilen eşik değerini aşmadığı, en çok duyduğumuz iddia. Üniversitede profesör olan bir hocamın bile “O kadar cıvayı balıktan da alıyorsunuz canım” diyerek bu konuyu nasıl geçiştirdiğini hala hatırlıyorum. Oysa 2005 WHO raporuna göre cıvanın toksik etkilerinin görülmeye başlaması için gereken belirli bir alt değer yok, bu yüzden “o kadar cıva” denecek, güvenli bir eşik değerden zaten söz edemeyiz. Yine aynı rapora göre cıva, sinir sistemi, sindirim sistemi, solunum sistemi ve bağışıklık sistemine zarar verebilir, böbrek ve akciğer hasarına sebep olabilir (5). Ayrıca balıktan alınan cıvanın formuyla amalgam dolgulardaki cıva birbirinden farklı ve balıktan aldığımız cıvanın zararları konusunda da sayısız araştırma mevcut. Yani balıktan ya da amalgam dolgudan olması fark etmiyor, cıva her şekilde vücutta zararlara yol açabiliyor.

Başka bir yanlış bilgi ise amalgamın içindeki cıvanın diğer metallerle yaptığı bağlantılar sayesinde stabil olduğu ve vücuda salınmadığı. Aksine, amalgam dolguların özellikle fırçalama, temizleme, diş  sıkma ve gıcırdatma, çiğneme vb. sırasında cıva buharı açığa çıkardığı, aynı şekilde dolguların yerleştirilmesi, yenilenmesi ve çıkarılması sırasında da cıva açığa çıktığı biliniyor.(6)

IAOMT’nin bilimsel çalışmalardan yaptığı derlemeye göre aşağıdaki durumlarda belirtilen dokularda cıva konsantrasyonunda artış oluyor (6 Bu raporda, maddelerin her biri için bir çok referansa ulaşabilirsiniz):

  • Çiğneme, fırçalama ve/veya bruksizmde(diş gıcırdatma)
  • Amalgam dolgusu olanların verdikleri solukta ve ağızlarındaki havada
  • Amalgam dolgusu olanların tükürüklerinde
  • Amalgam dolgusu olanların kanlarında
  • Amalgam dolgusu olanların böbrekler, karaciğer, hipofiz bezi, tiroit, beyin dahil çeşitli organlarında
  • Amalgam dolgusu olanların dışkılarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak amniyon sıvısında, göbek kordonunda, plasentada, fetüsün karaciğer, böbrek ve beyin gibi çeşitli organlarında
  • Annedeki amalgam miktarına bağlı olarak kolostrum ve anne sütünde

Bunlardan da anlaşılabileceği üzere amalgam içerisindeki cıva uslu uslu yerinde durmuyor, vücutta gezintiye çıkarak kendine yeni yerleşim yerleri buluyor.

Buna rağmen bazı insanlar büyük ihtimalle iyi çalışan bir detoks sistemleri olduğu için cıvayı vücutlarından kolayca uzaklaştırıp hiç bir sorun yaşamazken, bazı hassas gruplar ise cıvanın ciddi yıkıcı etkilerine maruz kalıyorlar. Cıvanın hala bazı çevrelerce güvenli sayılmasında belki de bu hassas grupların istatistikler arasında kayboluyor olmalarının payı var. Tabi ki amalgam dolgusu olduğu halde hiç bir sorunu olmayan bir çok insan var. Ancak bir yandan da cıva yüzünden sağlığı önemli ölçüde bozulan başka gruplar da var ve maalesef kimin hangi gruba dahil olacağı çoğu zaman öngörülebilir değil. Şahsen bir diş hekimi olarak ben kimse üzerinde bu kumarı oynamak istemem!

Aşağıda, büyük oranda IAOMT’nin konuyla ilgili yaptığı derlemeyi referans alarak bu hassas gruplardan bahsettim. IAOMT’nin raporunda yer verdiği bilimsel çalışmalardan bazılarını rapordaki şekliyle aktardım, ilgimi daha fazla çeken bazılarını da kendim okuyarak özetlemeye çalıştım. Raporda yer almayan bazı başka çalışmaları da ekledim.

 

Bazı genetik varyasyonlar cıvanın vücuttaki etkilerini artırıyor

Gen polimorfizmleri, yani genlerde görülen normalden sapmalar, bazı insanların cıvaya karşı daha hassas olmasına sebep oluyor. Okuduğum araştırmaların bana göre en önemli kısmı bu. Cıvayla çeşitli hastalıklar arasında kurulan bağlantıların temelinde hep bu genetik varyasyonların rolü olduğu sonucunu çıkarıyorum. Diğer yandan, bunlar sadece nüfusun bir kısmında görüldüğü için cıvayla bu hastalıklar arasında direkt bir sebep-sonuç ilişkisi kurulamıyor ve cıva hala güvenli kabul ediliyor.

Polimorfizmlerin en sık görülen şekli SNP’ler (snip olarak okunuyor), yani tek nükleotid polimorfizmleri (single nucleotide polymorphisms). İnsan genomunda yaklaşık 10 milyon SNP bulunuyor ve çoğunun sağlık üzerinde bir etkisi bulunmadığı düşünülüyor. Ancak bazı SNP’lerin, bir bireyin çeşitli çevresel etkenlere, ilaçlara, toksinlere nasıl bir cevap vereceği, hangi hastalıklara yatkınlığı olabileceği gibi bilgileri tahmin etmede kullanılabileceği kanıtlanmış (7).

2015 yılında Amerika Diş Hekimleri Birliği üyeleri üzerinde yapılan ve hekimlerdeki SNP’lerle vücut cıva yükü arasında bir ilişki olup olmadığını araştıran makalenin (8) giriş kısmındaki şu ön bilgi aslında durumun özeti niteliğinde:

“ Cıvanın risk değerlendirmesini yaparken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, benzer cıva miktarlarına maruz kaldıkları halde, […] saçta ölçülen cıva miktarları açısından toplulukların bireyleri arasında çok büyük farklar olması (Canuel ve arkadaşları, 2005). Bireyler arasındaki cıva miktarındaki farkı, maruz kalınan cıvanın kaynağı ve dozu bir derece açıklasa da, cıvanın emilim, dağılım ve atım süreçlerindeki (başka bir deyişle toksikokinetiğindeki) farklılıklar da bu ayrımın oluşmasında önemli bir rol oynuyor olabilir. Cıva toksikokinetiği, örneğin cıvayı taşıyan, oksitleyen veya indirgeyen fonksiyonel enzimlerdeki ve proteinlerdeki değişikliklerden etkilenebilir(Gundacker ve arkadaşları, 2010).”

 

Çalışmanın kendisi ise özetle şu şekilde:

380 diş hekiminden saç, idrar ve kan örnekleri alınarak cıva miktarları ve genetik dizilimleri elde ediliyor. Cıva toksikokinetiğinde rolü olabileceği düşünülen 88 SNP’in varlığı ve cıva miktarları arasındaki ilişki sorgulanıyor. Cıva seviyeleriyle 38 SNP arasında bağlantı tespit ediliyor. Bu SNP’lerin bulunduğu genler ise vücuttaki detoks sistemlerinin kontrolünde rolü olan genler. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, cıvanın vücutta birikimi ve toksisitesini etkileyen genetik faktörlere dair giderek büyümekte olan literatüre bir katkı niteliğinde.

Echeverria ve arkadaşlarının 2006 yılında diş hekimleri üzerinde yaptığı çalışmasına göre (9), BDNF’yi (brain derived neurotrophic factor) kodlayan genlerdeki bir polimorfizm, cıvanın etkisiyle birleşince, nörodavranışsal testlerde daha kötü sonuçlar alınmasına sebep oluyor. Bu polimorfizm, cıvaya karşı artan bir toksik tepkiye sebep olmuyor ancak nörodavranışsal beceriler açısından daha düşük bir seviyeden başlanmasına, dolayısıyla da cıvanın etkisinin artan oranda görülmesine sebep oluyor.

Benzer bir etki CPOX4 (coproporphorpyrinogen oxidase) polimorfizmi olanlarda da tespit edilmiş. Yine cıva direkt bir etki yapmamakla birlikte, bu polimorfizmi olanlarda kötüleşen nörodavranışsal yanıta katkı sağlıyor. (10)(11)

Casa Pia çocukları olarak anılan, Lizbon’daki Casa Pia Okulu’nun 8-10 yaşları arasındaki 507 öğrencisi üzerindeki araştırmaların da farklı yorumları olmuş. Bu çalışmada 253 çocuğa amalgam, 254 çocuğa kompozit dolgular uygulanmış (dolgu yüzey sayıları hemen hemen aynı).  Amalgam uygulanan çocukların idrarındaki cıva oranı başlangıçtakine göre 1-1,5 mikrogram/gram kadar yükselme göstermiş. Ancak De Rouen  çocuklarda hafıza, dikkat, vizyomotor fonksiyon ve sinir iletim hızı açısından bir farklılık tespit edememiş, hatta kompozit dolguların %50sinin yenileme gerektirmesinden dolayı amalgamın daha tercih edilir bir seçenek olacağını önermiş (12).

Öte yandan Woods, yine bu deneydeki çocukları ele alarak, cıvanın, bazı gen varyasyonlarına sahip olan çocuklarda nörodavranışsal testlerdeki başarının azalmasına yol açtığı sonucunu elde etmiş. Üstelik bu gen varyasyonları, genel nüfus içerisinde çok da nadir görülen varyasyonlar değil (13).

Görüldüğü üzere cıvanın zararlarından bahsedildiğinde, istatistiklere yansımayan bir grup insan var. İstatistikler bize oldukça değerli bilgiler verseler de, düzenlemelerin bu istatistikleri baz alması, bireysel farklılıkların gözardı edilmesine yol açıyor. Bir diş hekimi, cıvayı kolayca vücudundan atabilen, genetik diziliminde cıvayla karşılaşınca olumsuz sonuçlar doğuracak gen varyasyonları olmayan 5 hastasına, yaptığı veya önlem almadan söktüğü amalgam dolgularla zarar vermeyecekken, cıvayı bünyesinden atmakta zorlanan, genetik dizilimi hassas olan başka bir hastasında farkında olmadan olumsuz sonuçların tetikleyicisi olabilir.

 

Cıvanın kadınlar üzerindeki etkilerine dair araştırmalar

Cıvaya karşı gösterilen tepki cinsiyete göre de değişebiliyor. Kadınlarla erkeklerin, cıvayı vücuttan atma hızları ve cıvanın vücutta dağılımı konusunda birbirlerinden farklılık gösterdiği görülmüş. Erkekler genel olarak cıvayı vücutlarından daha hızlı bir şekilde uzaklaştırıyor. Ayrıca cıva vücuda girdiğinde böbreklere ve idrara geçme eğiliminde oluyor. Kadınlarda ise cıva vücutta daha uzun süre kalarak toksik etkiler görülmesini daha muhtemel kılıyor. Alınan cıvanın erkeklerdekine göre daha büyük bir kısmı beyin ve merkezi sinir sistemine gidiyor. Cıvanın kadın ve erkeklerdeki atılma hızı ve dağılımına ilişkin araştırmalar şu şekilde (14):

  • Hongo ve arkadaşları(1994) üniversite personeli ve öğrencilerinde cıvanın böbreklerden atılma hızını incelemişler. Cinsiyet, yaş ve amalgam dolgu sayısının, cıva atılma hızıyla bağlantısı olduğunu görmüşler.
  • Jokstad(1990), Norveç Diş Hekimleri Birliği’nin 849 üyesi üzerinde yaptığı çalışmada, kadınların erkeklere göre hafif ama istatistiksel olarak anlamlı sayılacak bir idrar cıva oranına sahip olduğunu göstermiş (kadınlarda 40nmol/L, erkeklerde 44nmol/L). İş tecrübesi ve en son iş yerinde kaç sene çalışıldığı gibi faktörler bu farkı açıklamayamamış.
  • Pamphlett ve arkadaşları(1997) inorganik cıvanın fare beynindeki motor sinir hücrelerince tutulumunu ve böbreklerindeki konsantrasyonlarını karşılaştırmış. Dişi farelerin motor sinirlerinde, erkek farelerdekine göre daha fazla cıva granülü olduğu, öte yandan erkek farelerin böbreklerinde dişilerdekinden daha fazla cıva bulunduğu görülmüş. Dişi farelerin böbreklerindeki cıvanın daha az olmasının, vücutta dolaşan cıvanın artmasına ve sinir hücrelerince daha fazla tutulmasına yol açtığı sonucuna varmışlar.
  • Pamphlett ve Coote (1998), cıvanın dişi farelerin motor sinirlerinde, maruz kalındıktan 6 saat sonra, erkek farelerde ise 12 saat sonra görüldüğünü tespit etmişler.
  • Thomas ve arkadaşları (1986) cıvanın dişi farelerin beyinlerine erkek farelere oranla 2.19 kat daha fazla nüfuz ettiğini gözlemlemişler.

 

Amerikan iş güvenliği yasasının (The Occupational Safety and Health Act)tavsiyesine göre doğurgan diş hekimliği personeli kadınlar, 10mcg/m3’ten daha yoğun cıva içerikli havaya maruz kalmamalı, hamile diş hekimliği personeli hiç bir şekilde mesleki olarak cıva bulunan ortamda çalışmamalı. Bu öneri Koos ve Lango’nun, hamile kadınlar, fetüs ve yeni doğanlar üzerinde yaptıkları çalışmada, sadece diş hekimliği personeli için değil, bütün kadınlar için yinelenmiş(15).

Sikorski’nin yaptığı bir çalışmada(16), kadın diş hekimleri ve yardımcılarının saç tellerindeki cıva miktarıyla, üreme problemleri ve adet düzensizlikleri arasında ilişki olduğu tespit edilmiş. Cıva bulunan ortamda çalışan kadınlar üzerinde yapılan başka araştırmalarda da kadınların %45 kadarının hipermenore ve hipomenore (normalden fazla ve az adet görmek) yaşadıkları tespit edilmiş. Bu çeşit düzensizliklerin, kadınların %36-45 kadarında, işe başladıktan 6 ay sonra ortaya çıktığı ve 3 yıl içinde bu oranın %67’ye çıktığı görülmüş. Üstelik kontrol grubunda bu oranlar %1 gibi oldukça düşük seviyelerde. Amerikan Çevre Koruma Ajansı (USEPA) da raporunda, bu bilgilerle uyumlu olarak, kronik şekilde cıva buharına maruz kalan kadınların daha sık olarak adet düzensizliği ve düşük yaşadığını bildirmiş. Ayrıca cıva zehirlenmesi belirtileri gösteren kadınların bebeklerinde ölüm oranının yükseldiğini eklemiş (17).

Bu çalışmalarla paralel olarak, son 4 sene içerisinde hamile kalan 418 kadın diş hekimi yardımcısı, doğum kontrol yöntemlerine baş vurmadan hamile kalabilmeleri için gereken süre açısından değerlendirilmişler. Haftada 30’dan fazla amalgam uygulaması olan ve kötü cıva hijyeni olan kliniklerde çalışanların, amalgam uygulamayan diş hekimi yardımcısı kontrol grubuna göre, %63’e varan oranda daha zor hamile kaldığı tespit edilmiş. (Yaş, sigara kullanımı, pelvis bölgesinde iltihabi hastalık geçmişi, cinsel ilişki sıklığı, ırk vb. etkenler de hesaba katılarak sonucu etkilememesi sağlanmış.)(18)

Cıvanın kadınlarda yol açabileceği bu sorunlar önemli ancak kadınların maruz kaldığı cıvanın daha da önemli başka bir sonucu, bunu bebeklerine de aktarıyor olmaları. Annedeki cıvanın amniyon sıvısı ve anne sütü aracılığıyla bebeğe geçtiğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut.

 

Cıva amniyon sıvısı ve anne sütü yoluyla bebeğe geçiyor

Vimy, koyun ve maymunlarda yaptığı çalışmada(19) amalgam dolgulardan fetüse cıva geçtiğini göstermiş. Berlin, fetüsün kanındaki cıva miktarının hamileliğin sonlarında ciddi olarak yükseldiğini ve hatta annedeki miktarı aştığını belirtmiş (20).

Annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüs, bebek ve çocuktaki cıva yükü arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir çalışmada(21), 1günlükten 5 yaşına kadar olan 108 bebek ve çocuğun karaciğer, böbrek korteksi ve beyin kortekslerindeki cıva miktarıyla, 36 fetüsün böbrek korteksi ve karaciğerindeki cıva miktarları ölçülmüş. Fetüslerdeki cıva miktarlarıyla 11-50 haftalık arası çocuklardaki cıva miktarları ve annelerdeki amalgam dolgu sayılarının doğru orantılı olduğu görülmüş.

2008 yılına ait başka bir çalışmada(22) annedeki amalgam dolgu sayısıyla fetüsün maruz kaldığı cıva miktarı arasındaki ilişki incelenmiş. Yani, bebeğin henüz doğmadan, annesindeki amalgam dolgular yüzünden cıvaya maruz kalıp kalmadığına bakılmış. Başka çalışmaları doğrular şekilde, kordon kanındaki cıva miktarının anne kanındaki cıva miktarını aştığı görülmüş. Amalgam dolguları daha yeni olanlarda bu oranların daha yüksek olduğu da tespit edilmiş. Bu çalışmada ilginç olan başka bir nokta ise, annelerin hamilelikleri süresince balık tüketimlerinin çok az olması. Yani bu çalışmada fetüsteki cıvanın neredeyse tek kaynağı amalgam dolgular. Araştırmacılar, diyetlerinde daha fazla balık olan kuzey ülkelerinde yapılan benzer araştırmalarda, vücuttaki toplam cıva yükünün daha da fazla olduğunu belirtmişler.

Koos ve arkadaşlarının cıvanın hamileler ve fetüs üzerindeki etkilerini inceleyen yukarıda bahsettiğim çalışmasında cıvayla spontan düşük ve ölü doğum arasındaki bağlantı da ortaya konmuş (15).

Bir vakada, hamileliğinin 35 haftası boyunca, amalgam yapılan ortamda çalışan genç bir diş hekiminin, cıva zehirlenmesinden dolayı beyninde ciddi hasar oluşan bir bebek dünyaya getirdiği bildirilmiş. Bu yalnızca tek bir kadını konu alsa da bireysel farklılıkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermesi açısından aslında çok önemli. O kadının bir yakınımız olmasını hiç birimiz istemezdik sanırım.

 

Bir sonraki yazımda cıvanın Alzheimer, MS ve diğer sinir sistemi hastalıkları üzerindeki etkisinden ve diş hekimleri ve yardımcıları üzerinde yapılan çalışmalardan bahsedeceğim…

Kaynaklar
  1. https://www.fda.gov/MedicalDevices/ProductsandMedicalProcedures/DentalProducts/DentalAmalgam/ucm171094.htm
  2. http://www.tdb.org.tr/icerik_goster.php?Id=1648
  3. https://sciencebasedmedicine.org/mercury-amalgam-fillings-and-you/
  4. http://www.tdb.org.tr/tdb/v2/altsayfa_goster.php?id=14&yer_id=6
  5. http://www.who.int/water_sanitation_health/medicalwaste/mercurypolpaper.pdf
  6. https://iaomt.org/wp-content/uploads/IAOMT-Position-Statement-Update-2016-6.16.16.pdf
  7. https://ghr.nlm.nih.gov/primer/genomicresearch/snp
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26673400
  9. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001285?via%3Dihub
  10. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0041008X05001067
  11. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0892036205001492?via%3Dihub
  12. http://jamanetwork.com/journals/jama/fullarticle/202707
  13. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0161813X14001399?via%3Dihub
  14. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0273230008002304
  15. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/786026
  16. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3679554
  17. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  18. http://oem.bmj.com/content/51/1/28.short
  19. http://ajpregu.physiology.org/content/258/4/R939.short
  20. https://iaomt.org/wp-content/uploads/article_2012%20IAOMTpositionstatement%20ondentalmercuryamalgam.pdf
  21. http://www.ncbi.nlm.nih.gov.ololo.sci-hub.cc/pubmed/7957411
  22. http://www.nature.com/jes/journal/v18/n3/full/7500606a.html?foxtrotcallback=true

TSH’ınız “Normal” ama Hala Tiroit Şikayetleriniz Var

TSH (tiroit stimülan hormon / tiroit uyarıcı hormon), tiroit bezinin az veya çok çalıştığından şüphelenildiği zaman akla gelen ilk hormon. TSH aslında tiroit bezinden değil, beyindeki hipofiz bezinden salgılanıyor ve görevi, tiroit bezini daha fazla tiroit hormonu üretmesi için uyarmak. Bu yüzden TSH yüksek olduğunda tiroit bezinin yeteri kadar hormon üretemediğini (hipotiroidi), düşük olduğunda ise tam tersine, tiroit bezinin çok fazla hormon ürettiğini (hipertiroidi) anlıyoruz.

Kan testlerinde TSH için normal kabul edilen değerler  0,3-0,4mIU/L alt sınırdan başlayıp 4-5 mIU/L üst sınıra kadar uzanıyor. Fonksiyonel tıp doktorları ise, normal aralığının fazla geniş olduğunu ve TSH’ın 1-2 mIU/mL seviyesinde olduğunda, özellikle de 1’e yakın olduğunda ideal seviyede olduğunu savunuyorlar. Birçok hastanın tiroit bulgularının, TSH seviyeleri 1mIU/mL civarında olduğunda yok olduğunu ve hastaların kendilerini en iyi hissettikleri TSH seviyesinin bu olduğunu belirtiyorlar. Özellikle de ilaçla tedavi gören tiroit hastalarında, ilaç dozunu, TSH’ı 1-2mIU/mL aralığına getirecek şekilde ayarlamaya çalışıyorlar. Pekiyi normal TSH değerlerindeki bu yorum farkı neye dayanıyor?

Normal TSH aralığı neden tartışmalı?

Verywell.com’da (1) “Tiroit referans aralığı savaşları” adresli yazıda anlatıldığı üzere, 2003 yılında, referans aralığının üst kısmında kalan hastalarda daha sıklıkla hipotiroidi geliştiğine dair artmakta olan bulgular üzerine, AACE (Amerikan Klinik Endokrinologlar Birliği), 0,3 – 3,0 mU/L’lik bir aralığın referans alınmasını öneriyor. AACE’nin başkanı Hossein Gharib, TSH normal aralığının güncellenmesinin, yüksek kolesterol, kalp hastalığı, osteoporoz, kısırlık ve depresyon gibi tiroide bağlı gelecekte oluşabilecek ciddi sorunların engellenmesine olanak sağlayacağını söylüyor.

Bu yeni öneri başta bir çok doktor tarafından olumlu karşılansa da, maalesef uygulamada ciddi bir değişiklik getirmiyor. Laboratuvarlar yeni referansı kullanmaya başlamıyorlar. Bazı araştırmacılar ise referansın 2,5-4,5 üst aralığında olanlarda, levotiroksin(tiroit hormon takviyesi) kullanımının uygun olmadığını anlatan makaleler yayınlıyorlar. Bu konuda endokrinologlar ikiye bölündüğü için referans aralığı üzerinde fikir birliğine varılamıyor ve eski değerler kullanılmaya devam ediyor.

Yine aynı yazıda şu hatırlatma yapılıyor: Tiroit antikorları veya ailesinde otoimmün tiroit hastalığı olanlar TSH referans aralığı hesaplamalarının dışında tutulduğunda, normal değerler 0.4-2.5mU/L aralığında kalıyor (ortalama 1,18mU/L seviyesinde). Yani gerçekten sağlıklı insanların TSH’ları 0,4 – 2,5 mU/L değerleri içerisinde.

Bu bulguları destekleyen araştırmalardan ikisine de değinmek istiyorum. Karışık bilgilerden sıkılıyorsanız bir sonraki başlığa geçiş yapabilirsiniz.

Türk araştırmacıların, levotiroksin kullanan hastalarda kalp-damar sağlığıyla TSH seviyesi arasındaki ilişkiyi anlamak için yaptıkları bir araştırmada (2), hastalar TSH seviyelerine göre dört gruba ayrılmış ve aynı zamanda sağlıklı kontrollerden oluşan beşinci bir grupla karşılaştırılmışlar. Çalışmaya katılanların, kalp-damar sağlığını değerlendirmede kullanılan lipoprotein, homosistein ve CRP seviyeleriyle bazı fibrinolitik sistem belirteçleri karşılaştırılmış. Sonuçlara bakıldığında, özellikle CRP ve homosistein seviyelerinin, TSH yükseldikçe yükseldiği (kalp hastalığı ihtimalinin arttığı) ve TSH seviyeleri 0,4-2,0 mIU/L olan grubun, sağlıklı kontrollerle hemen hemen aynı değerlere sahip olduğu görülüyor. Lipid paramereleri (total kolesterol, HDL, LDL, trigliseritler) açısından gruplar arasındaki fark çok anlamlı bulunmamakla birlikte, araştırmacılar TSH düştükçe avantajın artmaya meyilli olduğunu belirtmişler. 2’den düşük bir TSH’ın homosistein, CRP ve büyük ihtimalle lipid parametrelerini düşürmede etkili olacağını önermişler.

Başka bir araştırmada (3) ise serbest T3 ve T4 seviyeleri normal ancak TSH’ları 3,6’nın üzerinde olan hastalarda (subklinik hipotiroidizm), TSH seviyesinin kalp kasına etkisi olup olmadığı araştırılmış. Araştırmacılar yüksek TSH’ın, kalp kasında hafif ve ilaçla düzelebilen olumsuz değişikliklere yol açtığı sonucuna varmışlar. Subklinik hipotiroidizmin, vücut tarafından telafi edilebilen basit bir durum değil, minimal doku hipotiroidizmi olarak görülmesini ve ilaçla tedavi edilmesini önermişler.

Haşimato tiroiditim varsa tiroit hormon değerlerim nasıl normal çıkıyor?

Haşimato tiroiditinde, TSH normal değerlerin dışına çıkmadan çok önce, kanda tiroit antikorları (tiroit bezini hedef alan bağışıklık sistemi elemanları) görülebiliyor. Hastalığın bu ilk aşamalarında tiroit bezinin hasar görmemiş sağlıklı hücreleri, TSH’ın normalin üst sınırında kalmasını sağlayarak hastalığı maskeleyebiliyorlar.

Şunu da belirtelim ki her durumda olduğu gibi burada da bireysel farklılıklar olabilir ve hiç bir şikayeti olmayan, antikor varlığı, ultrason veya biyopsi ile Haşimato teşhisi konmamış biri için TSH seviyesinin 4mIU/mL olması gerçekten de normal olabilir. Ancak örneğin depresyon ya da yorgunluk gibi başka birçok sebebe bağlanabilecek belirtiler görüldüğünde sadece TSH’ın “normal” sınırlar içerisinde olması, Haşimato’nun göz ardı edilmesine sebep olabilir. Bu yüzden böyle durumlarda yukarıda saydığım antikor sayısı (AntiTPO ve AntiTG), ultrason ve çok nadir durumlarda biyopsi gibi başka tetkiklere de bakmak gerekiyor.

Bütün bunları daha somut biçimde ifade etmek gerekirse, tiroide bağlı olabilecek belirtileriniz varsa ve kan testlerinizin sonucuna kendiniz bakmıyorsanız, doktorunuz size 4 olan TSH’ınızın normal olduğunu ve ilaç kullanmanız gerekmediğini söylediğinde bu, ek testler yapılmamasına ve muhtemel bir Haşimato teşhisinin atlanmasına sebep olabilir. Bu aslında, Haşimato’nun tiroidinizi biraz daha harap etmesini ve sonunda TSH’ın normal sınırların dışına çıkmasını bekleyeceğiz anlamına geliyor (Çünkü modern tıp anlayışında Haşimato’nun durdurulması için yapılabilecek bir şey yok, o yüzden hormonların normal olduğu aşamada Haşimato’nun teşhis edilmesi bir şeyi değiştirmeyecek.) Benzer şekilde, zaten Haşimato’nuz varsa ve tiroit ilacı kullanıyorsanız, ancak rahatsızlıklarınız bir türlü düzelmiyorsa, tiroidinizin de normal olduğu söylendiyse, TSH’ınız aslında optimal olan değere değil, sadece normalin üst sınırına yakın bir yere dönmüş olabilir. Bu durumda doktorunuz, ilacınızı artırma gereği duymayabilir, siz de semptomları yaşamaya devam edebilirsiniz.

Son olarak, aşağıda otoimmün tiroit hastalıkları konusunda kitapları olan, internet zirveleri organize etmiş, belgeseller hazırlamış iki ismin ideal tiroit hormon seviyeleriyle ilgili görüşlerine yer veriyorum. Benzer değerleri daha bir çok fonksiyonel tıp uzmanının önerilerinde bulabilirsiniz.

Amy Myers’ın The Thyroid Connection adlı kitabında(4) ve web sitesinde(5) önerdiği testler ve ideal sonuçları:

TSH – 1,0-2,0 veya daha düşük. Hamilelerde 2,5 dan küçük olmalı

FT4- 1,1ng/dL’den büyük

FT3- 3,3 pg/mL’den büyük

AntiTPO – 4IU/mL’den az veya negatif

AntiTg – 4IU/mL’den az veya negatif

ReverseT3 (hastanın ekstra T3 hormonuna ihtiyacı olup olmadığını yorumlamakta kullanılıyor) – FT3’e oranı 10:1’den az olmalı

Izabella Wentz, Hashimoto’s Protocol adlı son kitabında(6), TSH’ı 2’nin üzerinde olan, tiroit semptomları veya yükselmiş tiroit antikorları olanlarda, takviye tiroit ilacı almanın faydalı olabileceğini belirtiyor. Kitabında, araştırmalara göre tiroit hormon takviyesinin, tiroit semptomlarını azalttığını, tiroit antikorları seviyelerini düşürdüğünü ve hastalığın seyrini yavaşlattığını da eklemiş.

Wentz’e göre ideal değerler şu şekilde olmalı:

TSH – 0,5-2 mIU/mL

FT3, FT4 (serbest T3 ve serbest T4) – normal değerlerin üst sınırına yakın olmalı

Ayrıca Izabella Wentz’in tiroit test sonucunuzu yorumlamanızda yardımcı olabilecek yönlendirmesi de şu şekilde:

TSH 2’nin üstünde, FT3, FT4 optimal değerlerden az veya normal — aldığınız ilaç az olabilir

TSH 0,3’ün altında, FT3, FT4 optimal değerlerden fazla veya normal—- ilaç fazla olabilir

TSH 0,3’ün altında, FT3, FT4 normalin altında —– tiroit ve hipofiz arasında iletişim  kaybı söz konusu olabilir

FT3 normalin altında, FT4 yüksek veya normal — T4’ten T3’e çevirmede sıkıntı olabilir. T4’e ek olarak T3 takviyesi de iyi gelebilir.

Reverse T3 yüksek— ekstra T3 fayda sağlayabilir ve aynı zamanda hasta stres yönetimine odaklanabilir.

Wentz, hastanın kendini en iyi hissettiği TSH değerini belirlemek için semptomlarını kayıt altında tutmasını da önermiş.

Son bir hatırlatma daha! Testin yapılacağı sabah tiroit ilacınızı almamalısınız. Kan alınması sonrasına erteleyebilirsiniz.

Kaynaklar:
  1. https://www.verywell.com/tsh-thyroid-stimulating-hormone-reference-range-wars-3232912
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16805747
  3. https://academic.oup.com/jcem/article-lookup/doi/10.1210/jcem.86.3.7291
  4. Myers, Amy (Ph. Thyroid Connection, The: Why You Feel Tired, Brain-Fogged, and Overweight — And How to Get Your Life Back. Little, Brown & Company, 2016.
  5. ttp://www.amymyersmd.com/2016/10/thyroid-lab-results-really-mean/
  6. Wentz, Izabella. Hashimoto’s Protocol: a 90-Day Plan for Reversing Thyroid Symptoms and Getting Your Life Back. HarperOne, an Imprint of HarperCollins Publishers, 2017.

D vitamini Haşimato’lularda Antikor Sayısını Azaltıyor

Türk araştırmacıların yaptıkları yeni bir araştırmaya göre, D vitamini kullanımı Haşimato tiroiditi olanlarda antikor sayılarını azaltıyor(1). 75 Haşimato’lu ve 43 sağlıklı hasta üzerinde yapılan çalışmada, D vitamini düşük olan hastalara (25(OH)D3 seviyesi 20ng/mL’den az olan hastalara), 8 hafta boyunca haftada 50000 ünite 25(OH)D3 takviyesi yapılmış. Bu sürenin sonunda yeniden yapılan testlerle, tiroit antikor seviyelerinin ciddi olarak düştüğü görülmüş. Ayrıca hastalarda HDL kolesterol seviyeleri de iyileşme göstermiş. Araştırmacıların önerisine göre Haşimato’lu hastaların D vitamini seviyesinin iyileştirilmesi, hastalığın seyrini yavaşlatabilir.

Yine 2017 yılına ait başka bir çalışmada, serum 25(OH)D3 seviyeleri 30ng/mL’den fazla olan, yani D vitamini seviyeleri düşük olmayan ve en az 6 aydır levotiroksin (tiroit hormon takviyesi) kullanan 34 hastanın 18’ine D vitamini takviyesi verilmiş. 6 ay sonra yapılan yeniden değerlendirmede, D vitamini alan grubun tiroit antikor seviyelerinde, özellikle de AntiTPO’da düşüş gözlenmiş(2).

Bu çalışmalar 2015 yılında yapılan başka bir çalışmayı da doğrular nitelikte. Başlangıçta, çalışmaya dahil olan 218 Haşimato’lu hastanın 186’sının D vitamini seviyeleri 30ng/mL’in altındaymış. D vitamini düşük olan bu hastalara, 4 ay boyunca günde 1200-4000 ünite arasında D vitamini takviyesi yapılarak, D vitamini seviyeleri 40ng/mL’in üzerinde tutulmaya çalışılmış. 4 ayın sonunda, takviye alan hastaların AntiTPO miktarları %20,3 gibi ciddi bir düşüş göstermiş. Hastaların vücut kitle endeksi %2,2, AntiTG antikorları %5,3, TSH’ları da %4 düşüş gösterdiği (iyileştiği) halde bunlar önemli düşüşler olarak değerlendirilmemiş(3).

 

Tiroit antikor seviyesinin düşmesi neden önemli?

Kanda tiroit antikorlarının belirli bir seviyenin üzerinde çıkması, savunma sisteminin tiroit bezini tehdit olarak görmeye başladığını gösteriyor. Bu antikorlar tiroit dokusunu işaretleyerek savunma sisteminin bu dokuları ortadan kaldırmasını sağlıyorlar(4). Başka bir deyişle tiroit bezindeki yıkımda görev alıyorlar. Haşimato tiroiditi olanların %95 kadarında AntiTPO, %80 kadarında ise AntiTG antikorları artmış oluyor (İkisi aynı anda artış gösterebiliyor). Bu yüzden antikor sayılarının ölçülmesi, Haşimato tanısının konmasında, ultrason dışında en belirleyici testlerden birini oluşturuyor (5).

Tiroit hormonları normal seviyelerdeyken bile tiroit antikorlarındaki artış, ileride oluşacak hipotiroidi ihtimalinin habercisi oluyor. THEA (Thyroid Events Amsterdam) skoru adlı, Haşimato gelişme ihtimalini hesaplayan bir uygulamaya göre, antikor sayısındaki yükseklik, 5 yıl içerisinde Haşimato gelişme riskini artıran faktörlerden biri (5).

Antikor sayısı yüksek olanlarda, Haşimato belirtileri de daha rahatsız edici oranda görülebiliyor (6). Bunun sorumlusu, tiroit bezinde daha fazla yıkım olması olabilir. Yıkılan hücrelerde depo edilen tiroit hormonunun ani bir şekilde kana karışması, hipertiroidi belirtilerinin görülmesine yol açabilecekken, bir yandan da azalan hücre sayısından dolayı daha az tiroit hormonu üretilmesi hipotiroidi belirtilerine sebep olabilir. Bu yüzden hastalar karışık semptomlar yaşayabilirler (5).

 

D vitamininin otoimmün hastalıklardaki rolü nedir?

D vitamini immün sistemi regüle etmekte önemli görevlere sahip olduğu için, eksikliğinin Haşimato tiroiditi ve başka otoimmün hastalıklarla ilişkilendirilmiş olmasına şaşırmamak gerek. Haşimato’lularda D vitaminin daha az olduğunu gösteren çalışmalar mevcut (7, 8). D vitamini immün sistemin orantısız çalışan farklı bölümlerini düzenliyor, otoimmün hastalıklarda önemli bir rol oynayan immün sistem hücrelerinin dengesini koruyor(9, 10,11).

 

D vitamini takviyesi almadan önce:

Bazı insanlarda D vitamini eksikliği, yalnızca yeteri kadar D vitamini içeren gıdalar yemek veya güneşlenmekle düzelmeyebiliyor. Chris Kresser’ın D vitamini ve Haşimato arasındaki ilişkiden bahsettiği yazısında, D vitamini eksikliği şu sorunlardan da kaynaklanabilir:

  • bağırsak sorunları,
  • yüksek kortizol,
  • obezite,
  • diyetle az yağ alımı veya yağ emilimini etkileyen IBD,IBS, safra kesesi veya karaciğer sorunları,
  • yaşlanma,
  • vücutta enflamasyon varlığı (12).

Bunların dışında Haşimato’lularda D vitamininin kullanılabilmesi için bağlandığı D vitamini reseptörünün (VDR) iş görmesini sağlayan gende, normalden sapma olabiliyor (polimorfizm). Bu da vücutta normal seviyede D vitamini bulunsa bile bunun hücrelere yeterli olmayabileceği, böyle genetik değişiklikleri olanlarda normalden daha fazla D vitamini gerekebileceği anlamına geliyor.

Bu bilgileri göz önünde bulundurursak, D vitamini takviyesi almadan önce, tabi ki D vitamini eksikliği varlığını tespit etmek, vücudumuzda D vitamini emilimini engelleyen sorunları değerlendirmek ve doktor kontrolünde D vitamini takviyesi almak faydalı olabilir.

Önerilen D vitamini kan düzeyleri de farklılık gösterebiliyor. Genelde 30ng/mL’in üzeri normal kabul edilirken, Canan Karatay gibi bazı doktorlar hedeflememiz gereken D vitamini seviyesinin 100ng/mL’nin üzeri olduğunu söylüyorlar (13). Yapılan son çalışmalar, bu yüksek seviyenin aslında sanıldığı gibi toksik olmayabileceğini işaret ediyor. Edinilen yeni bilgilere göre, D vitamini düzeyi artarken A ve K2 gibi bazı vitaminlerin eksik kalması, D vitamininin toksik etki göstermesinin altında yatan etken olabilir(12), (14). Daha önce güvenli olduğu söylenen, daha düşük D vitamini aralığı, A ve K2 vitaminlerinin dikkate alınmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu bilgiler, Karatay’ın önerdiği gibi daha yüksek miktarların, diğer vitaminlerin vücutta yeteri kadar bulunması veya takviye edilmesi durumunda, daha iyileştirici etkilere sahip olabileceğini gösteriyor. Bunun için, D vitamini takviyesi alırken A, D ve E vitaminlerine ek olarak EPA ve DHA da içeren balık karaciğer yağını seçmek, bunun yanı sıra K2 vitaminiyle de takviye etmekte fayda olabilir (12). Diğer yandan Chris Kresser gibi bazı doktorların ise bu yüksek D vitamini akımına katılmadıklarını belirtmekte fayda var. Chris Kresser, batılılaşmamış, bizden çok daha fazla güneşe maruz kalan ve diyetlerinde bol miktarda A ve K vitamini bulunan bazı Afrikalı kabilelerde ölçülen D vitamini değerinin 44-48 ng/mL civarında olduğunu belirtiyor ve büyük ihtimalle bu değerin ideal değer olduğunu söylüyor (15). Kişisel görüşüm, yukarıda bahsettiğim gibi bir genetik varyasyonu ve kronik bir rahatsızlığı olmayanlarda bu seviyenin ideal olabileceği yönünde. Ancak bazı hastalıklar için yapılan araştırmalarda yüksek doz D vitamini takviyesinin olumlu sonuçlar verdiğini de gözardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.

 

Kaynaklar:

1 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28697689

2 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28073128

3 – http://www.nuclmed.gr/magazine/eng/sept15/07.pdf

4 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/#!po=94.4444

5 – https://thyroidpharmacist.com/articles/hashimotos-and-tpo-antibodies/

6 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22285302

7 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28413173

8 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/

9 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20427238

10 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4616844/

11 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28733125

12 – https://chriskresser.com/the-role-of-vitamin-d-deficiency-in-thyroid-disorders/

13 – http://www.canankarataydiyeti.com/karatay-diyeti/karatay-diyeti-2/d-vitaminine-hayati-onem-verin.html

14 – https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/17145139

15 – https://chriskresser.com/vitamin-d-more-is-not-better/ 

 

Otoimmün Diyeti

(AIP – Autoimmune Paleo Diet, Autoimmune Protocol)

İkinci kez otoimmün diyeti yapıyorum ve sizlere bu diyet hakkında ayrıntılı bilgi vermek istedim. İlk denememde, yeterince hazırlıklı olmadığım için ve özellikle de bazı şikayetlerim daha da kötüleştiği için (sebebini burada anlattım) 30 günün sonunda oldukça sinirlerim bozulmuş bir halde çıkıp güzel bir pizzayı ve kocaman bir waffle’ı mideye indirmiştim. Daha önce glutensiz, sütsüz, mayasız hatta çay ve çikolatasız diyetler yaptığım halde… Bu yüzden sizi uyarmalıyım ki oldukça zor bir diyet ve eğer şimdiye kadar hiç diyet tecrübeniz olmadıysa, glutensiz ve sütsüz beslenmeyi hiç denemediyseniz, belki önce oradan başlayarak biraz alıştırma yapmanız işleri kolaylaştırabilir. Ayrıca birçok önemli doktor da otoimmün hastalığın seyrini değiştirmek için mutlaka otoimmün diyet yapmanın gerekmediği görüşündeler (Bunlardan ikisini İngilizce olarak burada ve burada bulabilirsiniz). Bu yüzden eğer çok daha temel olan uyku, egzersiz, stres yönetimi, temiz beslenme gibi konularda adım atmadıysanız otoimmün diyetle işe başlamak çok mantıklı olmayabilir. Otoimmün diyeti, daha çok, istediğiniz sonuçları bir türlü alamadığınız ve bazı gıdaların bunda etkisi olmasından şüphelendiğiniz durumlarda deneyebilirsiniz.

 

Neden otoimmün diyet yapıyoruz?

Otoimmün hastalıkların zemininden bahsettiğim yazımda, otoimmün hastalarının hemen hepsinde bağırsak geçirgenliğinde artış olduğundan şüphelenildiğini anlatmıştım. Bağırsak geçirgenliği otoimmün hastalıkların oluşması için gereken üç koşuldan biri ve otoimmün hastalık başlangıcından önce oluştuğu tahmin ediliyor. Bağırsak geçirgenliği, normalde kan dolaşımına girmemesi gereken yiyecek parçalarının, dolaşıma geçerek iltihabı tetiklemelerine sebep oluyor. Sağlıklı insanlarda ve bağırsağınızın geçirgenliği artmadan önce sizde de sorun oluşturmayan yiyecekler, bağırsak duvarından geçerek immün sistemin hücreleriyle karşılaştıklarında problemli hale gelebiliyor. Örneğin buğday, arpa, çavdar gibi bazı tahıllarda bulunan gluten, bağırsaktan vücuda geçerse, yatkınlığı olan kişilerde immün sistemi harekete geçirerek vücudun kendi dokularına karşı antikor oluşturmasına sebep oluyor. Bu da, bu dokularda hasara sebep oluyor(3) (4). Bağırsak geçirgenliği bir kez oluştuğunda, glutenden çok daha masum gıdalar bile vücutta sorun oluşturabiliyor. Sürekli bir saldırının olduğu bu ortamda vücut kendini iyileştirmeyi başaramıyor.

Bağırsak geçirgenliğinin artmasının yarattığı bu durumu tersine çevirmek için, bağırsağımıza iyileşmesi için gereken ortamı sağlamamız gerekiyor. Otoimmün diyetin amaçladığı da bu: Tepki yaratması muhtemel bütün gıdaları diyetten çıkarmak, iyileşme için gereken yapıtaşlarından zengin gıdaları diyete bol bol eklemek ve gerekirse birkaç takviyeyle bağırsağın iyileşmesine destek olmak. Önemli bir konu ise bu diyetin sadece sınırlı bir süre yapılması. Bu katı dönemden sonra, birer birer ve birkaç gün arayla, çıkarılan gıdaları tekrar diyetimize ekliyoruz. Her bir gıdaya karşı vücudun nasıl tepki verdiğini gözlemliyoruz. Ve sonuçta yalnızca bize özel bir gıda listesi elde etmiş oluyoruz. Burada amaç mümkün olduğunca çok gıdayı tekrar ekleyebilmek ve bol çeşitli, zengin bir beslenme düzenine kavuşabilmek.

Bu süreci bir bebeğin katı gıdaya geçme sürecine benzetebiliriz. Bebeğin sindirim sistemi olgunlaştıkça yeni yeni gıdaları tolere edebilir hale gelir. Üç gün kuralını bilirsiniz… Her yeni gıda tek başına bebeğin diyetine eklenir ve yeni bir gıda eklenmeden önce üç gün beklenir. Bu süreçte bebekte oluşabilecek değişimler gözlenir. Böylece bebeğin o gıdaya karşı bir duyarlılığı olup olmadığı anlaşılır. Biz de otoimmün diyetle işe bir yerde sıfırdan başlamış oluyoruz.

Şu da unutulmamalı ki sızıntılı bağırsağın gıdalar dışında da birçok sebebi var. Uyku düzensizliği(5), stres(6), D vitamini eksikliği(7), enfeksiyonlar(8) vb. birçok etken sızıntılı bağırsak gelişmesine zemin hazırlıyor. Bu yüzden diyeti harfiyen yerine getirseniz ve üç öğün “süper gıda”larla beslenseniz bile eğer uykunuza dikkat etmiyorsanız, güneşe çıkmıyorsanız, stres yönetiminiz zayıfsa olumlu sonuç elde edemeyebilirsiniz. Özellikle uyku konusunun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için Robb Wolf’un Wired to Eat adlı kitabından alıntı yapmak istiyorum: “Eğer sadece düzenli uyuyor olsaydık, büyük ihtimalle diyet konusunda fazla kafa yormamız gerekmezdi. Bütün gün istediğiniz kadar şeker yüklü, işlenmiş gıdalar yiyip hiç bir kötü sonuçla karşılaşmayacağınızı söylemiyorum. Ama düzenli uyku bize diyet konusunda büyük serbestlik kazandırıyor. Bunun tersi de geçerli: Zayıf uyku, tehlikeli sağlık sorunlarıyla karşılaşmamak için yediklerimize ciddi bir özen göstermemizi zorunlu kılıyor, ”(9). Bu yüzden diyet yapacağınız dönemi, aslında hayatınızda olumlu ve kalıcı değişiklikler yapacağınız bir dönemin başlangıcı olarak görürseniz, bu çok yönlü kronik hastalıkla her açıdan mücadele etmiş olur ve yetersiz bir tedaviyle zaman kaybetmemiş olursunuz.

Şimdi diyetin kendisine gelelim. Otoimmün diyeti kimin ortaya attığı bilgisine ulaşamadım ama otoimmün diyetle özdeşleşmiş, diyetin en büyük savunucularından biri Sarah Ballantyne; ve sitesinde diyetle ilgili oldukça kapsamlı bilgi bulmak mümkün. Bazı başka doktorların/araştırmacıların önerdikleri otoimmün diyetlerde küçük farklılıklar olabiliyor, ancak temelde başlıca yasaklı gıdalar konusunda hemfikirler. Ben de burada Sarah Ballantyne’ın diyet listesini sizinle paylaşacağım. Neyi neden yemiyoruz konusuna ayrı bir yazıda değineceğim, zira bu üzerine sayfalarca yazılabilecek bir konu.

Diyetten çıkarılacak gıdalar:

Bütün Tahıllar: Buğday, arpa, mısır, çavdar, yulaf, pirinç, kızıl buğday, durum buğdayı, irmik, bulgur, akdarı, sorgum(süpürge darısı), kavuzlu buğday, horasan buğdayı vb.

Tahıl benzeri tohumlar: Amarant, karabuğday, çia tohumu, kinoa gibi

Süt ürünleri: süt, yoğurt, peynir türleri, kefir, tereyağ, sadeyağ (ghee), sütten elde edilen takviye protein tozları, whey, peynir altı suyu,  sütten elde edilen kremalar, kaymak vb.

Baklagiller: Nohut, mercimek türleri, fasulye türleri (kuru fasulye, barbunya fasulyesi, adzuki fasulyesi, börülce, yeşil fasulye vb.), bakla, bezelye, soya fasulyesi (edamame, tofu, tempeh, diğer soya ürünleri, soya lesitini), yer fıstığı vb.

Yumurta: Tavuk, bıldırcın vb. bütün yumurta türleri

Patlıcangiller (Nightshades): Domates, bütün biber türleri, patlıcan, patates, goji beri, aşvaganda, güveyfeneri(yer kirazı olarak da biliniyor ve altınçilek de bu cinsin bir alt türü), cocona, bunlardan elde edilen baharatlar.

İşlenmiş bitkisel yağlar: Kanola yağı, mısırözü yağı, ayçiçek yağı, kolza tohumu yağı, pamuk çekirdeği yağı, soya fasulyesi yağı, palm çekirdeği yağı, yer fıstığı yağı vb.

Kuruyemişler: Badem, ceviz, fındık, kaju, fıstık, pekan cevizi, çam fıstığı, Brezilya cevizi, makademya fındığı vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler.

Tohumlar/Çekirdekler: Keten tohumu, susam, kabak çekirdeği, ayçekirdeği, kenevir tohumu (hemp seeds), haşhaş, kahve (Sarah Ballantyne’ın listesine göre nadiren bir fincan içilebilir), kakao (çikolata) vb. ile bunlardan elde edilen her türlü un, ezme, yağ vb. ürünler. Tohumlardan elde edilen anason, çörekotu, annatto, kereviz tohumu, kişniş, kimyon, dereotu tohumu, rezene tohumu, çemenotu, hardal, muskat gibi baharatlar.

İşlenmiş Şeker ve Tatlandırıcılar: Agave, agave nektarı, arpa maltı, arpa maltı şurubu, esmer pirinç şurubu, esmer şeker, şeker kamışı kristalleri, işlenmiş şeker kamışı şekeri, karamel, mısır tatlandırıcısı, mısır şurubu, mısır şurubu parçacıkları, kristalize fruktoz, dehidrate şeker kamışı suyu, demerara şekeri, dekstrin, dekstroz, diastatik malt, buharlaştırılmış şeker kamışı suyu, fruktoz, meyve suyu, meyve suyu konsantresi, galaktoz, glukoz, glukoz parçacıkları, altın şurup, yüksek fruktozlu mısır şurubu, invert şeker, inulin, laktoz, malt şurubu, maltodekstrin, maltoz, luo han guo, panela, panocha, rafine şeker, pirinç kepeği şurubu, pirinç şurubu, sorgum şurubu, sukroz (sakkaroz), şurup, treacle, turbinado şekeri, yacon şurubu

Diğer işlenmiş gıda içerikleri: Akrilamidler, yapay gıda boyaları, doğal ve yapay aromalar (burada doğal aromadan kasıt nedir bilemiyorum), otolize protein, bromine bitkisel yağlar, emülsifiye edici ajanlar (karageenan, selüloz gamı, guar gam, lesitin, xanthan gam), hidrolize bitkisel proteinler, monosodyum glutamat, nitratlar veya nitritler (doğal olarak oluşanları dışında), olestra, fosforik asit, propilen glikol, dokulu bitkisel protein, trans yağlar (kısmi hidrojenize bitkisel yağlar, hidrojenize bitkisel yağlar), maya ekstraktı, bilmediğiniz bir kimyasal isme sahip olan her türlü içerik

Tatlandırıcılar: Asesülfam potasyum (asesülfam K), aspartam, eritritol, mannitol, neotam, sakarin, sorbitol, stevia, sukraloz, xylitol(ksilitol)

Alkol

Burada sıralananların dışında size dokunduğunu kesin olarak bildiğiniz diğer bütün gıdalar!

Diyetten çıkarılan gıdaları okuyunca muhtemelen “Geriye ne kaldı ki, ne yiyeceğiz biz?” diye düşünüyorsunuz. Her ne kadar bunların çoğu her gün yemeye alışık olduğumuz gıdalar, bazıları da severek yediğimiz paketli atıştırmalıkların içinde bulunan maddeler olsa da onlar olmadan da gayet doyurucu ve lezzetli öğünleriniz olacağına emin olabilirsiniz. Şimdi yasaklıları unutalım ve yiyeceklerimize odaklanalım. Aslında bunları yiyebileceğiniz gıdalar olarak değil yemeniz gereken gıdalar olarak görmenizde fayda var. Bu gıdalardan diyetinizde bol bol bulundurmaya çalıştığınızda zaten klasik yeme alışkanlığımızdan gelen yiyeceklere pek yer kalmıyor.

Diyette olması gerekenler:

Sakatat: ciğer, yürek, böbrek, dalak, dil vb., kemik suyu. Haftada 5 veya daha fazla öğün tüketmeye çalışılmalı.

Balık ve diğer deniz canlıları: Avlanmış olanların tercih edilmesinde fayda var ama çiftlik ürünleri de olur. Haftada 3 veya daha fazla öğün yemeye çalışılmalı. Ne kadar çok yerseniz o kadar iyi.

  • Her türlü balık ve karides, ahapot, kalamar, midye, istridye, kerevit, ıstakoz, deniz tarağı gibi diğer deniz ürünleri

Kaliteli kırmızı ve beyaz etler: Dana, kuzu, koyun, tavuk, hindi, av hayvanları vb. Serbest dolaşan, doğal yemle beslenen hayvanlar tercih edilmeli. Tavuk, hindi ve benzerleri yüksek omega 6 içeriğinden dolayı nispeten az tüketilmeli (Bol bol balık yiyorsanız sorun yaratmayabilir.)

Her renk sebze: Günde 8-14 porsiyon yemeniz çok önemli. Tabağınızda her öğün bir miktar renkli sebze, bir miktar sülfürden zengin sebze, bir miktar da yeşil sebze bulundurmaya çalışın. Yediğiniz sebzeleri mümkün olduğunca çeşitlendirin. Deniz bitkilerini de dahil edebilirsiniz ancak klorella ve spirulina immün sistemi uyarıcı özellikte oldukları için bunları diyetin dışında tutmalısınız. Mantar da yenilebilecekler arasında.

  • Yeşil sebzeler: Roka, karalahana, ıspanak, tere, kıvırcık, pancar yaprağı, pazı, havuç yaprağı, kale, karahindiba vb.
  • Sülfür içeren sebzeler: Roka, brokoli, lahana, karnabahar, karalahana, kale, yer lahanası, turp, kırmızı hindiba, hardal otu, soğan, sarımsak, pırasa, yeşil soğan vb.
  • Renkli sebzeler ve diğerleri: Havuç, pancar, balkabağı, tatlı patates, enginar, kereviz, kuşkonmaz, limon, misket limonu, kabak, şalgam, cassava (manyok), arrowroot (ararot)

Baharatlar ve otlar: Kekik, biberiye, nane, fesleğen, defne yaprağı, melisa, kişniş, karanfil,lavanta, muskat, tarçın, zerdeçal, zencefil, adaçayı, safran, tarhun, (çok tükettiğimiz karabiberden başlangıçta bir süre uzak durulabileceği bildirilmiş.)

Sağlıklı yağlar: Kaliteli hayvansal yağlar, avokado, zeytin, zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, palm yağı (palm çekirdeği yağı değil)

Meyve: Fruktoz içeriği 10-20 gramı geçmemeli. Düşük fruktozlu yaban mersini, frambuaz, çilek gibi meyveler diyete zengin bir katlı olacaktır. Diğer meyveler de şeker oranına özen gösterilerek rahatlıkla yenebilir.

Probiyotikler/fermente gıdalar: Turşu, kombuça, su kefiri, hindistan cevizi yoğurdu, hindistan cevizi kefiri

 

Genel olarak her öğünde bir miktar protein yememiz gerekiyor ancak yumurta, süt, yoğurt, tohumlar, tahıllar ya da baklagiller gibi protein kaynakları otoimmün diyetinde yasak olduğu için et, balık, tavuk, ciğer ya da diğer sakatatlar ve kemik suları protein kaynağımız oluyor. Bu yüzden, diyet süresince kahvaltı da dahil her öğün bir miktar bunlardan yemeğe hazırlıklı olun. Aslında artık önde gelen paleocular (taş devri diyeti savunucuları) bile her öğün et yemenin ne dünya için ne de bizim için sürdürülebilir bir beslenme şekli olmadığı konusunda veganlarla hemfikirler. Bu konuda Mark Hyman’ın önerdiği pegan yaklaşımını ben de mantıklı buluyorum: Hem vegan hem paleo kesimin ortak olarak benimsediği temel ilkelere ek olarak paleo diyetteki hayvansal proteinleri de içeren ancak bunların miktarını çok aza indiren bir yaklaşım. Mark Hyman’ın bu konudaki oldukça kapsamlı (ingilizce) yazısını buradan okuyabilirsiniz. Biz şimdilik kırmızı ve beyaz etler, balık ve sakatat dışındaki protein kaynaklarını, vücutta enflamasyonu tetikleme ihtimallerine karşı bir süreliğine diyetimizden çıkarıyoruz. Gıdaları geri sokmaya başladığımızda, et dışındaki alternatif protein kaynaklarıyla diyetimizi çeşitlendirebileceğiz.

Yeri gelmişken gıdaları nasıl diyetimize geri ekleyeceğimizden de kısaca bahsedelim.

Gıdaları geri ekleme dönemi:

Ne zaman geri eklemeye başlıyoruz? Sarah Ballantyne, ideal olanın kendinizi müthiş hissedene kadar beklemek olduğunu belirtmekle birlikte, kendinizde olumlu değişmeler görmeye başladıysanız 3-4 hafta sonra yiyecekleri diyete geri almaya başlayabileceğinizi söylüyor. Şahsen ben bu sürenin biraz kısa olduğunu ve değişimlerin kalıcı olmaya başlamasına kadar beklememizde fayda olabileceğini düşünüyorum.

Yeni gıdaları eklemeye başladığınızda vücudunuzun bu gıdaya ne gibi bir tepki verdiğini gözlemlemeniz gerekiyor.

Bakmanız gereken işaretlerden bazıları şunlar:

  • Kendi otoimmün hastalık belirtilerinizin geri gelmesi
  • Sindirim sistemi bulguları: Karın ağrısı, kalp yanması, mide bulantısı, kabızlık, ishal, bağırsak hareketlerinin sıklığında değişiklik, gaz, şişkinlik, dışkıda tam olarak parçalanamamış besin artıkları görülmesi
  • Enerjinizin azalması, yorgunluk, öğleden sonra azalan enerji, veya enerjinizin gece bir anda artarak uyumanızı zorlaştırması
  • Şekerli, yağlı yiyecekler veya kafein tüketme isteği
  • Pika: Yiyecek olmayan kil, tebeşir, kum gibi maddeleri (mineral içeriklerinden dolayı) yeme isteği
  • Uykuya dalmada veya uykuda kalmada sorun yaşamak veya sabah dinlenmiş kalkamamak
  • Baş ağrısı (hafif veya migren düzeyinde)
  • Baş dönmesi veya sersemlik
  • Mukus salgısında artış, balgam, burun veya geniz akıntısı
  • Öksürme veya boğazınızı temizleme isteği
  • Gözlerde ya da ağızda kaşıntı
  • Hapşırma
  • Kaslarda, eklemlerde ağrı
  • Ciltte kızarıklık, kuruluk, akne, saçlarda kuruluk
  • Duygu durumunda dalgalanmalar, depresyon
  • Kaygılı hissetmek, stresle başa çıkmada sorun

Besinleri geri sokma yöntemi ise şu şekilde olacak:

Deneyeceğiniz bir yiyecek seçin. İlk denemenizde yarım çay kaşığı veya daha az alın. 15 dakika bekleyerek kendinizde her hangi bir değişiklik hissedip hissetmediğinizi kontrol edin. Bir sorun fark ederseniz bu yiyecekten tekrar yemeyin. Herhangi bir sorun oluşmazsa bu defa bir çay kaşığı kadar alın ve yine 15 dk bekleyin. 15 dk sonra biraz daha büyük bir lokma alarak tekrar gözlemleyin. Bu defa birkaç saat bekleyin. Sonrasında normal bir porsiyon büyüklüğünde son bir kez daha yiyin. 5-7 gün kadar tekrar bu yiyeceği yemeyi denemeyin. Bu dönemde yeni bir yiyeceği test etmeyin. Deneme gününüzde veya sonrasındaki dönemde hiç bir sorunla karşılaşmazsanız bu yiyeceği rahatlıkla tekrar diyetinize ekleyebilirsiniz.

Burada bence karşılaşabileceğimiz en büyük sıkıntı, sıralanan belirtiler için mutlaka yiyeceklerden kaynaklanır diyemememiz. Kas ağrısı spor yaparken yaptığınız yanlış bir hareketten, baş ağrısı hormonlardaki dalgalanmadan, ciltte kızarıklık kullandığınız yeni bir kozmetik üründen kaynaklanabilir. Bu yüzden oluşturduğunuz günlük rutininiz tamamen ön görülebilir sonuçlar vermeye başlayana kadar yeni yiyecek tanıtılmaması gerektiğini düşünüyorum. Uyku düzeninizin tam olarak oturmuş olması, toksik ürünlerden uzak duruyor olmanız, hayatınızda yeni bir stresli dönemin başlangıcı olmaması, yaptığınız sporun şiddetinde ve sıklığında değişiklik yapmamanız faydalı olabilir. Aksi takdirde kendinizde oluşacak değişikliklerin gerçekten yiyeceklerden mi kaynaklandığından emin olamayabilirsiniz.

Ayrıca gıdaları diyete geri alma vaktinin geldiğine karar verirken herhangi bir gıdayı özlemeniz etkili olmasın. Hatta gluten, süt, yumurta, mısır, soya ve şeker gibi en problemli olarak gösterilen gıdaları geri sokmadan önce çok daha uzun süre beklemenizde fayda olabilir. Özellikle glutenin normal insanlarda bile bağırsak hücreleri arasındaki bağlantıların açılmasına neden olduğu, otoimmün hastalarında ise bu etkisinin daha da yükseldiği biliniyor. Bunu detaylı anlattığım yazımı burada bulabilirsiniz.

Dikkat edilecek bazı noktalar:

Otoimmün diyetin temelleri bu şekilde ancak diyeti kendinize göre modifiye etmenizin gerekebileceği bazı durumlar var. Bunlardan biri SIBO. İnce bağırsakta olması gerekenden fazla bakteri bulunması anlamına gelen SIBO’da, otoimmün diyette izin verilen bazı sebzeler, zararlı bakterileri besleyerek durumunuzu kötüleştirebilir. SIBO’nun iyileşmesi için sadece bu karakterdeki sebzeleri diyetten çıkarmak maalesef yeterli değil. Bu bakteri artışının asıl sebebinin bulunması ve ilaç tedavisiyle bu durumun önüne geçilmesinde fayda var.

Zayıf insanların kalori hesabı yapması mantıklı olabilir çünkü yedikleriniz kalori yüklü olmadığı için tıka basa yeseniz de yeterli kaloriyi tutturmanız için biraz uğraşmanız gerekebiliyor. Kilo vermek isteyenler için bu bir avantaj olsa da kaybedecek kilosu olmayanlar için diyetten caydırıcı bir etki yapabilir. Kendi tecrübeme göre söyleyebilirim ki yediklerinizin kalorisine dikkat ettiğinizde ve biraz kaslarınızı çalıştırdığınızda, sadece kendi kilonuzu korumuyor, üzerine kilo bile alabiliyorsunuz.

Oldukça zor bir diyet olması ve bir çok alışık olduğumuz ve bize mutluluk veren gıdadan ayrı kalmamız dolayısıyla zaman zaman zor anlar yaşayabiliriz. Böyle durumlara karşı mümkün olduğunca dayanıklı olmak için öğün atlamamaya, aç kalmamaya dikkat edin. Evde her zaman yiyebileceğiniz bir şeyler bulundurmaya çalışın. Her gün yemek yapmaya çalışmaktansa birkaç gün boyunca yiyebileceğiniz pratik yiyecekler hazırlayın. Örneğin sebzelerinizi önceden yıkayıp doğrayın. Çiğ olarak tüketeceklerinizi kavanozlara doldurup saklayın. Havuç, tatlı patates, soğan, pancar gibi kök sebzeleri doğrayıp zeytinyağı ve tuzla karıştırarak fırınlayabilirsiniz. Kavurma gibi uzun süre dayanan ve yemek istediğinizde hemen hazırlanabilen etler bulundurabilirsiniz (Kendiniz yapmanız en güzeli). Konserve balıklar da bazen kurtarıcı olabilir (Cıva ve diğer toksik madde içeriği konusunda dikkat edilmeli, zeytinyağında veya suda olanları tercih edilmeli).

Bunun dışında yediklerinizin mineral içeriğini en azından başlangıçta gözlemlemeye çalışın. Örneğin tiroit hormonu yapımı için çok önemli olan iyot, morina balığı ve karides gibi deniz ürünlerini sıkça yemiyorsanız eksik kalabilir (işlenmiş iyotlu tuz kullanmadığınızı varsayıyorum). Bunun için yemeklerinize bir miktar kelp tozu serpiştirebilir veya iyot takviyesi alabilirsiniz. Yalnız iyot konusunda dikkatli davranmakta fayda var, çünkü fazla alırsanız ve vücutta yeterli selenyum yoksa Haşimato’yu tetikleyebiliyor(12), bu yüzden kullanma talimatlarına mutlaka uymak ve dozu yediğiniz diğer iyotlu gıdalara göre ayarlamak gerekebilir.

Bir başka eksik kalabilecek mineral ise başlıca kaynağı yasaklı süt ürünleri olan kalsiyum. Kalsiyum yeşil sebzelerin hemen hepsinde bol miktarda bulunuyor. Bunun dışında kılçıklı balıklar tüketerek ve kemik suyu yaptığınızda dipte kalan tortudan da bir miktar içmeye çalışarak aldığınız kalsiyumu artırabilirsiniz(13). Ayrıca tüketmemiz gereken kalsiyum miktarının abartıldığını ve neden takviye kalsiyum yerine yiyeceklerdeki kalsiyuma güvenmemiz gerektiğini anlatan ilginç bir Dr. Mercola makalesini (İngilizce olarak) burada okuyabilirsiniz.

Başarılar!

Vagus Siniri Uyarımıyla İltihabı Azaltmak Mümkün

Birkaç ay önce yayınlanan Izabella Wentz’in organize ettiği ve çok ses getiren “Thyroid Secret” belgeselinde beni en çok etkileyen konulardan biri ne beslenme, ne toksinler, ne de takviye gıdalardı. Sachin Patel adlı bir araştırmacının söylediği bir söz iyileşmeye yaklaşımımı değiştirdi diyebilirim: “Arabanıza iyi yakıt koymanız sizi iyi şöför yapmaz. Asıl önemli olan hücreye gönderdiğiniz mesaj. Eğer vücudumuza sürekli olarak yıkıcı bir stres sinyali gönderiyorsak ne yaparsak yapalım iyileşme elde edemeyiz!”. Bir anda, yaptığım onca şeye rağmen çok önemli bir noktayı atladığımı fark etmiştim: Rahatlamayı. Daha önce stresin kronik hastalıklar üzerindeki etkisine dair sayısız yazı okumuş olsam da “Stres çok zararlı” deyip geçiyor ve beslenmeme gösterdiğim özeni bu konuya göstermiyordum. Halbuki beslenmenin iyileşme getirmesi için öncelikle vücudun artık tehlike kalmadığını, savunmaya geçmesinin gerekmediğini anlaması gerekiyordu.

Bu fikrin biyolojik tarafına bakacak olursak vücutta “savaş ya da kaç*” veya “dinlen ve sindir*” komutlarını yöneten ve birbirleriyle karşılıklı çalışan iki ayrı sisteme değinmemiz gerekir: sempatik ve parasempatik sinir sistemleri. İkisi de temel düzeyde çalışarak vücutta belirli bir denge sağlarlar ancak vücut bir tehlikeyle karşılaştığında tabi ki beyin sindirime değil canını kurtarmaya öncelik verecek ve savaş ya da kaç komutunu veren sempatik sinir sistemi yönetimi ele alacaktır. Normalde tehlike geçince dinlen ve sindir sinyali gönderen parasempatik sinir sistemi baskınlık kazanır. Ancak bizimkiler gibi kronik strese maruz kalan hayatlarda bu denge bozulabilir. Vücut kendini sürekli tehlike altında görüyor olabilir. Günümüzde bu tehlike çoğu zaman hayati de değildir. Patronunuz, yetiştirmeniz gereken ödev, çocuklarla ilgili problemler, trafik, ülkenizin durumu, takımınızın durumu vb. bir çok sebep vücudumuzu sürekli bir alarm haline sokabilir.

Stresin kronik hastalıklarla ilişkisine dair çok söz söylenebilir söylenmesine ama bütün yaşadığımız stresin bize ne kadar zarar verdiğini düşünüp, daha da çok strese girmektense, vücudumuza her şeyin yolunda olduğu sinyalini nasıl verebileceğimize odaklanalım diyorum. Bunun yollarından biri son zamanlarda sık sık karşılaştığım vagus siniri tonusunu** artırarak parasempatik sinir sistemimizi aktive etmekten geçiyor. Henüz bu blogda Haşimatonun zararını durdurmakla ilgili ilk akla gelebilecek glutensiz beslenmek veya selenyum takviyesi almak gibi konulardan bile bahsetmemişken bu konuyu paylaşıyorum çünkü öncelikle bu benim için güncel bir konu. Ama daha önemlisi, pratikte sizin yapabilecekleriniz çok çok kolay, nefes almak kadar kolay olduğu için, hem de diyet gibi zahmetli ve stresli başka hiç bir şeye başlamadan önce vücudunuzu iyileşmeye direnmeyecek, tam tersine bunu kabul edecek bir hale getirmenizin güzel bir ilk adım olabileceğini düşündüğüm için bu konuyu ele almak istedim.

Vagus siniri parasempatik sinir sisteminin önemli bir bileşeni ve birçok önemli organa uğrayarak beyin ve bu organlar arasında iletişim sağlıyor. Beyinden çıkarak boyun, kulaklar, dil, kalp, akciğerler, mide, bağırsaklar, karaciğer, pankreas, safra kesesi, böbrekler, dalak ve kadınlarda üreme organları gibi uzun bir organ listesini gezerek Latince’de “gezgin” demek olan “vagus” ismini fazlasıyla hak ediyor.

Sağlıklı vagus siniri tonusu nefes alırken kalp atımının hafifçe hızlanması ve nefes verirken yavaşlamasıyla anlaşılıyor(1). Evet, kalbimiz sürekli aynı tempoyla atmıyor ve aslında kalp atım hızındaki bu çeşitliliğin fazla olmasının (heart rate variability) daha sağlıklı olduğunuzun belirtisi olduğu söyleniyor. (Mark Hyman’ın dediği gibi en az çeşitliliğe sahip olanı ise en kötüsü: düz bir çizgi!)

Stresin fazla algılanması veya uzun sürmesi vagus tonusunu azaltıyor. Bu ise şu problemlerle ilişkilendirilmiş (2):

  • Kaygı
  • Doygunluk hissinin azalması
  • Zihin-beden ilişkisinin azalması
  • Düşük mide asidi
  • B12 emiliminin azalması
  • Safra üretiminin düşük olması veya yavaşlaması sonucu yağların sindiriminin azalması, toksinlerin atılamaması
  • Kabızlık
  • Böbreklere giden kan akımının zayıflaması
  • Kalp atım hızı çeşitliliğinin azalması ve kalp krizi riskinin artması
  • Dinlenme kalp atım hızının yüksek olması
  • Şeker kontrolünün zayıf olması
  • Sık idrara çıkma
  • Orgazm olma kapasitesinin azalması veya ortadan kalkması

Vagus sinir tonusunun yüksek olması ise daha kuvvetli insani bağlarla ve daha yardımsever bir kişilikle ilişkilendirilmiş(2).

Ancak vagus sinirinin bunların dışında bizler için çok önemli bir işlevi daha var: bağışıklık sisteminin verdiği yanıtı dengelemesi.

Enflamatuar refleks ve bizim için önemi:

Dikkatlice dengelenmiş bir bağışıklık yanıtı bizler için hayati önem taşır. Bunu, immün yanıtı bozularak kendine saldırmaya başlamış biz otoimmün hastalık sahiplerinden daha iyi kimse anlayamaz sanırım. İmmün sistemimizin yabancı tehditlere karşı yeterli yanıtı verecek kadar güçlü olması, ancak bir yandan da bunlarla savaşmakta kullandığı ve vücut için yıkıcı olabilecek elemanları ihtiyaç dışında kullanmayacak, hassas çalışan bir sisteme sahip olması gerekir. İşte bu hassas sistem büyük kısmını vagusun oluşturduğu enflamatuar refleksle dengelenir.

Nedir bu enflamatuar refleks? Enflamasyon yani iltihapla ilgili görev alan ajanların, vagus tarafından algılanarak beyne bilgi verilmesi ve yine vagus tarafından gerekli organlara iltihabı durdurması sinyalinin gönderilmesidir (3). Böylelikle vücutta fazla kalması durumunda yıkıma sebep olarak faydadan çok zarar verecek iltihabi elemanlar ortadan kaldırılmış olur.

O halde sağlıklı vagus tonusuna sahip olmayanlarda, bu iltihabi yanıtın dengelenmesinde de aksaklıklar olacağını ve iltihabın başlama sebebi ortadan kalktıktan sonra bile iltihabi elemanların vücutta cirit atmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Bozulan bu iltihabi yanıtla birlikte seyreden durumlardan biri obezite. Bir makalede, metabolizma ve immün sistemdeki aksaklıklarla seyreden obezitede, vagus siniri aktivasyonuyla olumlu sonuçlar alınabileceği, bu yüzden de bu yöntemin obezite kaynaklı tip2 diyabet ve metabolik sendrom gibi durumlarda önemli bir tedavi alternatifi olabileceği bildirilmiş (4).

Vagusun iltihabı durdurmadaki etkisi romatoid artrit hastalarında yapılan bir çalışmayla da ortaya konmuş. Bildiğiniz gibi romatoid artrit, iltihabi yanıtın bozulduğu, ağrılı eklemlerle kendini gösteren, kronik bir otoimmün hastalık. Bir grup RA hastasına vagus sinirlerini uyaracak minik bir cihaz yerleştirilmiş. Bu hastalarda iltihabi elemanlardan olan TNF (tümör nekroz faktörü) ciddi seviyede düşüş göstermiş. Araştırmanın bir yerinde vagusa yapılan uyarılar kesilmiş ve TNF tekrar yükselmeye başlamış. Uyarılara tekrar başlanınca olumlu etki yeniden görülmeye başlanmış. Bunun dışında standart klinik değerlendirmelerde de hastalığın şiddetinde iyileşme tespit edilmiş (5).

Görüldüğü gibi vagus siniri aktivasyonu oldukça ümit vaat eden yeni bir terapi alanı olarak ortaya çıkıyor. Pekiyi, olumlu sonuçları görmek için biz de mi çip taktiracağız? Güzel haber: eğer arada sırada durup derin bir nefes almayı unutmazsanız buna gerek yok. Vagus sinirinizi aktive etmek için yapabileceğiniz en basit şey diyaframdan, derin bir nefes almak ve yavaşça vermek. Aldığınız bu nefes kalp atım hızınızı yavaşlatacak ve kan basıncınızı düşürecek. Vücudunuz savaş ya da kaç komutunun değil, dinlen ve sindir komutunun etkisi altına girecek. Vagus sinirinin sağlıklı olarak çalışması, vücutta var olan kronik iltihabın azalmasını sağlayacak.

Bu yazıyı yazmadan (yazı için okuduğum onca makaleyi okumadan) önce telefonuma bir uygulama yüklemiştim. 3 dakikalık farkındalık (mindfulness) egzersizlerinin yanında, uygulamayı ayarlayarak gün içinde size nefes almanızı söyleyen küçük uyarılar da yapıyor. Bu uyarıları dikkate alarak gerçekten durup nefes aldığımda kendimi bir anda daha farklı hissediyordum. Şu anda bunun arkasındaki bilimsel dayanağı da anlamanın verdiği tatmin duygusuyla daha bir şevkle nefes alacağım kesin. Siz de belki bunun gibi bir uygulamayla, nefes egzersizlerini yoğun gününüzün bir yerlerinde hatırlayabilir ve bir süre sonra bunu bir alışkanlık haline getirebilirsiniz. Bu egzersizlerin güzel bir tarafı da, farkında olmadan sürekli içinde bulunduğunuz gergin halin dışında da farklı bir ruh halinin mümkün olduğunu keşfetmeniz.

Derin nefes almak dışında yoga, meditasyon, kahkaha atmak, şarkı söylemek gibi vagus aktivasyonuna katkısı olan başka eylemler de sayılıyor. Hatta bir sitede vagus aktivasyonu sağlayan 35 uygulamayla ilgili bir yazı bile gördüm! Bunun dışında bir de vagusun kök hücreler üzerine etki ederek, ileri yaşta bile organ yenilenmesini uyarması konusu var ki bu da oldukça ilgi çekici. Ancak şimdilik yazıyı burada noktalıyorum. İleride vagus konusuna geri dönmemiz kuvvetle muhtemel…

*savaş ya da kaç – İngilizce’de “fight or flight” olan bu sözün aslı “fight or flight or freeze”dir. “Savaş, kaç ya da donakal” demektir. Uzun olduğu için ben kısa versiyonunu kullandım.

**tonus – Bir organın bilinçli olduğu sürede bütün kaslarının biraz kasılı olma hali (http://www.sozce.com/nedir/313227-tonus). Burada sürekli çalışan bir sinirden bahsettiğimiz için tonusu bazal çalışma miktarı olarak düşünebiliriz. (https://en.m.wikipedia.org/wiki/Vagal_tone)

Referanslar:

1 – https://www.psychologytoday.com/blog/the-athletes-way/201607/vagus-nerve-stimulation-dramatically-reduces-inflammation

2 – GOTTFRIED, SARA. YOUNGER. Place of Publication Not Identified: VERMILION, 2017. Print.

3 – Andersson, Ulf, and Kevin J. Tracey. “Neural Reflexes in Inflammation and Immunity.” The Journal of Experimental Medicine 209.6 (2012): 1057–1068. PMC. Web. 3 May 2017. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3371736/

4 – Pavlov, Valentin A., and Kevin J. Tracey. “The Vagus Nerve and the Inflammatory Reflex—linking Immunity and Metabolism.” Nature reviews. Endocrinology 8.12 (2012): 743–754. PMC. Web. 3 May 2017.  https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4082307/

5 – Frieda A. Koopman, Sangeeta S. Chavan, Sanda Miljko, Simeon Grazio, Sekib Sokolovic, P. Richard Schuurman, Ashesh D. Mehta, Yaakov A. Levine, Michael Faltys, Ralph Zitnik, Kevin J. Tracey, and Paul P. Tak
“Vagus nerve stimulation inhibits cytokine production and attenuates disease severity in rheumatoid arthritis”
PNAS 2016 113 (29) 8284-8289; published ahead of print July 5, 2016, doi:10.1073/pnas.1605635113 http://www.pnas.org/content/113/29/8284.full

Zayıf ama Haşimato mu?

Haşimato belirtilerine dair internette kısa bir arama yaptığınızda genelde hipotiroidi yani tiroit bezinin yavaş çalışmasına ilişkin bulguların listelendiğini görüyorsunuz. Evet Haşimato bir çeşit hipotiroidi ancak ortaya çıkan tablo her zaman bu kadar basit olmuyor. Haşimatonun sadece hipotiroidi bulgularıyla özdeşleştirilmesi bazen doktorların bile karmaşık hasta şikayetlerini değerlendirirken bu hastalığı elemesine yol açabiliyor. Oysa Haşimatoda hipotiroidinin sebep olduğu şikayetlerin yanında tam tersi şikayetler de görülebiliyor. Normalde Haşimato belirtileri gibi kolaylıkla bulabileceğiniz bir konu üzerine yazmayı düşünmüyordum ancak gördüğüm bu eksiklik yüzünden bu konuya dikkat çekmek istedim.

Vücuttaki hücrelerin her birinde tiroit hormonu için reseptör bulunuyor. Başka bir deyişle, tiroit hormonun bütün vücut üzerinde etkisi var. Yine aynı sebepten, tiroit hormonu düzenini bozan rahatsızlıklar vücudun çok farklı bölgelerini ilgilendiren şikayetlere neden olabiliyorlar. Bu şikayetler bazen yaşlanmaya, diyete, strese, spor yapmamaya bağlanarak altta yatan başka bir sorun olabileceği düşünülmüyor. Bazen tiroitten şüpheleniliyor ancak sadece tek bir kan değerine, TSH’a bakılıyor. Tek başına TSH sağlıklı bir değerlendirme aracı olmayabiliyor, çünkü Haşimato’nun başlangıç döneminde TSH hala “normal” sınırların içinde kalabiliyor(1). Bir de şu anda kullanılan referans aralıklarının çok geniş olma sorunu var. Değerleriniz ideal seviyede olmasa bile “normal” kabul ediliyorsunuz. (Kan testleri ve ideal değerler ileriki bir yazıda.)

Haşimato tiroiditi aslında bir hipotiroidi türü olsa da (normalden az tiroit hormonu üretilmesi) hipertiroidi (normalden fazla tiroit hormonu üretilmesi) belirtilerine de aynı anda sebep olabiliyor. Bazen de dönüşümlü olarak hipo ve hiper dönemlerinden geçebiliyorsunuz. Bunun nedenine geçmeden önce belirtileri vermek istiyorum. Hipo ve hiper belirtilerini ayrı ayrı yazıyorum. Bu belki kendi sisteminizi anlamanızda ipuçları verebilir.

Hipotiroidi belirtileri:

  • Üşümek, terleyememek
  • Kabızlık
  • Kilo almak, kilo verememek
  • Bilinç bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü, hafıza sorunları
  • Motivasyon kaybı, isteksizlik
  • Yorgunluk, normalden fazla uyuma
  • Depresyon, duygusal dalgalanmalar
  • Saç dökülmesi
  • Cansız cilt, kuru cilt
  • Hormonal düzensizlik
  • Kısırlık, düşük
  • Guatr, boyunda şişlik
  • Kendine yabancılaşma, kendinden kopmuş hissetme
  • Yavaş kalp atış hızı
  • Yüksek kolesterol

Hipertiroidi belirtileri:

  • Genelde sıcak hissetme, fazla terleme
  • Kaygılı, gergin olma, duygusal dalgalanmalar
  • Uykusuzluk
  • Panik ataklar
  • Hızlı atan kalp, çarpıntılar
  • İshal
  • Titreme
  • İstenmeyen kilo kaybı
  • Kas güçsüzlüğü
  • Yuvalarından dışarı çıkan gözler
  • Guatr, boyunda şişme
  • Adet düzensizliği, kısırlık
  • Kızarıklık, kaşıntı,döküntü
  • Kronik ürtiker
  • Saç dökülmesi

Bu listeyi Amy Myers’ın “The Thyroid Connection” kitabından aldım(2). Kapsamlı bir liste olduğunu düşünüyorum, ancak tabi burada sayılmayan ama bunlarla ilişkili, benzer başka semptomlar da görülebilir.

Bu belirtiler tiroit hormonlarının düzensizleşmesine sebep olabilecek diğer tiroit hastalıklarında da (Graves’ hastalığı gibi) görülebilir. Yukarıda da bahsettiğim gibi Haşimato aslında bir hipotiroidi türü olsa da çoğu zaman hipo ve hiper bulgularından oluşan karışık bir tabloya sebep olabiliyor. Örneğin bir yandan herkesin sıcakladığı bir yerde üşürken (hipotiroidi belirtisi), diğer yandan uykusuzluk çekiyor olabilirsiniz (hipertiroidi belirtisi). İşin kötüsü doktorunuz da belirtileri tek taraflı değerlendirebilir, örneğin çok zayıf olduğunuz için şikayetlerinizin hipotiroididen kaynaklanamayacağını düşünüp tiroit hormonlarınızı kontrol etmeyebilir, çünkü genelde hipotiroidi metabolizmayı yavaşlatarak kilo alımına sebep olur. Sadece belirtilerinize bakarak hangi grupta yer aldığınızı kesin olarak bilemeyebilirsiniz. Tutarsız belirtiler olması, sorunun tiroitte değil de başka bir yerde olduğu anlamına da gelmeyebilir. Bu yüzden belirtilerle birlikte kandaki hormon düzeyleri, otoantikor varlığı, USG bulguları gibi birçok değişkene de bakılarak tiroit hastalığı ihtimali ele alınmalıdır.

Peki tiroit hormonu hücrelere az etki ediyorsa bu nasıl oluyor da bazen fazla etki ediyormuş gibi belirtilere yol açıyor? Bunun sebeplerinden biri vücudun tiroit hormonlarındaki eksikliği adrenal hormonlarla kapatmaya çalışması olabilir. Az hormon üreten bir tiroit bezinin sebep olduğu yorgunluk ve konsantrasyon güçlüğünü yenmek için adrenal bezlerden fazla stres hormonu salgılanıyor olabilir. Kilo alma, yorgunluk gibi belirtilerin yerine tam tersi hızlı bir kilo kaybı, sinirlilik ve uyuyamama görülebilir(2). Başka bir nedense tiroit hücrelerinin hasarı sonucu hücrelerde depolanan tiroit hormonunun kan dolaşımına katılarak vücutta toksik bir seviyeye gelmesi olabilir. Bu da aslında hipotiroit olan birinde hipertiroidi belirtilerinin görülmesine yol açar. Buna aynı zamanda haşitoksikoz veya tirotoksikoz da denir(1). Genelde haşitoksikoz bir kaç ay süren geçici bir dönem olarak tanımlanır ancak hastadaki şikayetlerin ciddi seviyelerde olmaması haşitoksikoz dönemlerinin gözden kaçıyor olabileceği ve aslında sanıldığından daha yaygın görülüyor olabileceğini akla getirmektedir (3). Bunların dışında vücutta bir hormonun dengesinin bozulmasının diğer bütün hormonları da etkileyebileceği, ve herkeste bunu telafi etmek için verilen tepkinin farklı olabileceği de unutulmamalı. Üstelik yaşam şekillerimiz, uykumuz, stres düzeyimiz, yediklerimiz, toksinlere maruz kalma miktarımız, geçirdiğimiz hastalıklar hepimizde farklı bir sahne hazırlıyor. Burada tabi ki genetik faktörlerin bu değişkenlere verdiği yanıt da devreye giriyor. Herkese uyacak tek bir reçete olmaması da bundan kaynaklanıyor. Doktorlardan hepimizi laboratuvarda tek tek incelemelerini bekleyemeyeceğimize göre yine kendimizi tanımakta bize iş düşüyor.

1 – Wentz, Izabella, and Marta Nowosadzka. Hashimoto’s Thyroiditis: Lifestyle Interventions for Finding and Treating the Root Cause. United States: Izabella Wentz, 2015. Print.

2 – Myers, Amy. “The Thyroid Connection EBook by Amy Myers,.” Kobo. Little, Brown and Company, 27 Sept. 2016. Web. 28 Mar. 2017.

3- http://www.touchendocrinology.com/articles/hashitoxicosis-three-cases-and-review-literature/page/2/0

Otoimmün Hastalık Neden Bizi Seçti?

Daha önceki yazımda otoimmün hastalıklara bir giriş yapmış, ortaya çıkmalarıyla ilişkilendirilmiş en bilinen teorileri saymıştım. Ancak bu saydığım sebeplerle otoimmün hastalıklar arasında direkt bir sebep sonuç ilişkisi yok, yani belirli bir enfeksiyona yakalanan herkeste otoimmün hastalık gelişeceğini asla söyleyemeyiz. Enfeksiyonlar ve diğer etkenler ancak vücutta uygun zemin olduğunda, başka bir deyişle kişide buna yatkınlık olduğunda otoimmün hastalığa sebep oluyorlar. Bu yazıda bu yatkınlığın nasıl bir ortamda geliştiğinden ve bunu bilmenin bize ne kazandıracağından bahsedeceğim.

Yakın zamanda dünyaca ünlü pediatrik gastroenterolog Alessio Fasano ve arkadaşları yaptıkları bilimsel çalışmalarla bütün otoimmün hastalıkların ortaya çıkmasında hastada aynı üç temel koşulun bulunması gerektiğini ortaya koydular:

  1.  Genetik yatkınlık
  2.  Tetikleyici bir etken
  3.  Bağırsak geçirgenliği (sızıntılı bağırsak sendromu)

Bu üç etkeni açıklamak için sebepleri iyi bilinen bir otoimmün hastalık olan çölyak hastalığını ele alalım:

Genetik yatkınlık: Çölyak hastalığının ortaya çıkması için HLA isimli genin iki çeşidinden DQ2 veya DQ8’in birinin veya her ikisinin, çok nadir görülen istisnalar dışında, o hastada bulunması gerekiyor.

Tetikleyici etken: Çölyak hastalığı için tetikleyici nedeni net olarak biliyoruz: buğdayda bulunan gluten. Normal koşullarda gluten büyük bir molekül olduğu için bağırsaktan vücuda geçmemesi, bağışıklık sistemiyle karşılaşmaması ve immün sistemi tetiklememesi gerekiyor. Glutenin bağırsaktan vücuda geçebilmesi için bağırsak geçirgenliğinin bozulması gerekiyor, bu da bizi üçüncü koşula getiriyor.

Artan bağırsak geçirgenliği: Normalde bağırsakların iç yüzeyini örten hücreler, sindirilmemiş büyük proteinlerin ve zararlı maddelerin vücuda geçmesini engelleyecek şekilde sıkıca dizilmişlerdir ve sadece vücut için gerekli maddelerin geçişine izin vardır. Eskiden bu hücrelerin aralarının tamamen kapalı olduğu, sindirilmiş besinlerin bağırsaktan vücuda hücrelerin içinden geçtiği düşünülürdü. Daha sonra 80’lerde Japon bilim adamları aslında hücreler arasında kapı görevi gören yapılar olduğunu ve bu kapıların da geçişte görevi olduğunu buldular. Alessio Fasano ise bu kapıların açılmasını kontrol eden bir proteini şans eseri ortaya çıkararak sadece çölyak değil, diğer otoimmün hastalıkların gelişmesinde de kafalardaki en büyük soru işaretlerinden birine cevap bulmuş oldu. Bulduklarına göre, “zonulin” adı verilen bu protein salgılandığında “sıkı bağlantılar”(tight junctions) adı verilen bu kapılar daha uzun süre açık kalarak,  geçmemesi gereken yabancı maddelerin geçişine olanak sağlıyorlar. Fasano’ya göre zonulin dışında geçirgenliği artıracak daha bir çok mekanizma olabilir ancak sadece zonulini ele alırsak salgılanmasını uyaran iki etken var. Bunlardan biri, bağırsağın bakterilerin pek olmadığı ince bağırsak bölgesinde bakteri artışı olması. Bu durumda salgılanan zonulin vücuttan bağırsağa su geçmesine ve bu bakterilerin yıkanıp gitmesine yarıyor. Zonulin salınımını artıran ikinci unsur ise gluten. Çölyak örneğimize dönecek olursak tetikleyici unsur olan glutenin bağırsaktan vücuda girmesi yine glutenin kendisinden kaynaklanıyor. Gluten zonulin salgısını çoğaltarak kapıların uzun süre açık kalmasını tetikliyor. Bu sırada vücuda giren gluten, immün sistemle karşılaşarak yabancı madde olarak işaretlenip iltihabi olayların başlamasına sebep oluyor. Genetik olarak farklı kodlanmış immün sistem, glutene karşı savaşırken vücudun kendi dokularında da hasara sebep oluyor.

Normal bir insanda da gluten zonulin salgısını artırıyor ve açılan kapılardan içeri sızıyor, ancak immün sistem sorunsuz bir şekilde gluteni vücuttan temizlemeyi başarıyor. Çölyak hastalarında ise sıkı bağlantıların açık kalma süresi daha uzun oluyor, daha fazla gluten geçiş yapıyor ve immün sistem hatalı çalıştığı için sadece glutene değil vücut hücrelerine de saldırıyor.

Bunun dışında sızıntılı bağırsak olarak da adlandırılan bağırsak geçirgenliğinin artmasıyla ilişkilendirilmiş stres, toksinler vb. başka etkenler de var. Bu konu otoimmün hastalığın iyileştirilmesinde çok önemli bir yere sahip olduğu için oldukça geniş bir konu. İlerleyen yazılarda sızıntılı bağırsak sendromunun diğer muhtemel sebeplerinden ve tedavi için önerilmiş farklı yaklaşımlardan bahsedeceğim.

Şimdi genel bir çerçeve çizecek olursak:

  • Otoimmün hastalıkların genetik bir yönü olduğu için şanssız bir tarafımız var!
  • Ancak genler tek söz sahibi olmadığı için gerçek genetik hastalıklardaki kadar şanssız değiliz!
  • Genetik etken dışındaki diğer iki etkeni değiştirerek hastalıkların seyrini değiştirmek mümkün!
  • Buna göre tetikleyici olabilecek etkenleri bularak hayatımızdan çıkarmamız ve bağırsak geçirgenliğini artırabilecek sebepleri ortadan kaldırmamız gerekiyor!

Bunun söylendiği kadar kolay gerçekleşmediğini itiraf ediyorum. Oldukça karmaşık sistemlerin birbirleriyle ahenk içinde çalışıyor olması gerekiyor. Hormonlardan vitamin/mineral eksikliklerine, stresten bilinmeyen hastalıklara, çevresel toksinlerden uykuya birçok oyuncu birbirini etkiliyor. Bu yüzden de bu hastalıkların tedavisinde kişiye özel bir yaklaşım şart. Kendimizi tanımamız ve kendi sağlığımız için sorumluluk almamızın gerekliliği burada bir kez daha ortaya çıkıyor.

Kaynaklar:

  1. Fasano, Alessio. “Zonulin, Regulation of Tight Junctions, and Autoimmune Diseases.”Annals of the New York Academy of Sciences1258.1 (2012): 25-33. Wiley Online Library. Web. 14 Feb. 2017.
  2. https://chriskresser.com/pioneering-researcher-alessio-fasano-m-d-on-gluten-autoimmunity-leaky-gut/
  3. Karin de Punder and Leo Pruimboom. “ The Dietary Intake of Wheat and other Cereal Grains and Their Role in Inflammation”. Nutrients. (2013) Mar; 5(3): 771–787.

 

Otoimmün Hastalığınızı Tanıyın

Otoimmün hastalık vücudun immün yani bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırarak tahribata neden olduğu hastalıkların tümüne verilen ortak bir isim. Normal koşullarda yabancı tehditleri belirleyip onlarla savaşması gereken bağışıklık sistemi, bilinmeyen bir nedenden ötürü kendi vücudunun proteinlerini “yabancı” olarak görüp etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Bu kendi kendine saldırının hangi dokulara yapıldığı hangi hastalığın ortaya çıkacağını belirliyor. Otoimmün olduğu kesinleşmiş veya otoimmün olduğuna yönelik çok kuvvetli bilimsel çalışmalar yapılmış onlarca hastalık bulunuyor (liste için tıklayın). Bunlardan en bilinenlerinden birkaç örnek vermek gerekirse MS, Haşimoto, Graves hastalığı, Tip 1 diyabet, romatoid artrit, lyme hastalığı, çölyak gibi vücudun çok farklı yerlerini ilgilendiren hastalıkları sayabiliriz.

Bugün geleneksel tedavilerin çoğu hala hastalıkların nedenini ortadan kaldırmaktan çok ortaya çıkan semptomları iyileştirmeye yönelik. Ancak bilim bir yandan hastalıklara hücresel düzeyde bakarak ne gibi mekanizmalarda aksaklıklar ya da farklılıklar olduğunu tespit etmeye çalışıyor. Elde edilen bulgular otoimmün hastalıklarda immün sistemi baskılayıcı ya da semptomatik tedavilerin dışında da yapılabilecekler olduğunu gösteriyor. Bu yapılabilecekleri anlamak için bağışıklık sistemim neden kendi dokularıma yabancı ve tehlikeli gözüyle bakıp saldırmaya başlıyor sorusuyla başlayabiliriz.

Bir teoriye göre kendi dokularımızdaki proteinler çeşitli etkenlerle şekil değiştirerek “yabancı” hale geliyor. Bu etkenler bir şeker molekülü, cıva veya kurşun gibi bir ağır metal iyonu veya virüs ya da bakterilerden gelen bir parçanın proteinlerimize bağlanması olabilir. Örneğin yüksek kan şekerinin proteinler üzerinde oksidatif etkisi olabiliyor (2). Bu etki proteinlerin şekillerinin değişmesine sebep oluyor.

Bunun dışında immün sistemin fazla aktif olması da işleri daha karışık hale getirebilir. İmmün sistemin aşırı çalışmasını tetikleyebilecek birçok neden olduğu biliniyor. Bunlardan bazıları diyetteki antioksidanların yetersiz oluşu, diyetle alınan omega 6’nın omega 3’e göre çok yüksek olması, karbonhidrat tüketim miktarı, besin intoleransları, vücuttaki toksik birikim, hormon düzeyleri ve var olan kronik enfeksiyonlar.

Moleküler taklit (molecular mimicry) adı verilen başka bir mekanizmanın da otoimmün hastalıkların tetiklenmesinde rolü olabileceği düşünülüyor. Buna göre vücuda giren zararlı mikroorganizmalara ait parçalar bizim dokularımızla çok benzer protein veya peptit dizilimlerine sahip olabiliyor. Savunma sistemi bu zararlı mikroorganizmaları yabancı ve tehdit olarak işaretlediğinde kendinde bulunan çok benzer yapıları da yabancı ve tehdit olarak görmeye başlıyor. Örneğin S. pyogenes bakterisindeki m proteini ve kalpteki miyozin proteinleri birbirine benzedikleri için bu bakteriye karşı savaşan savunma hücreleri kalpteki miyozini de tehdit olarak görüp saldırıyorlar ve sonucunda kalpte hasara yol açıyorlar.

İmmün sistemi yanılttığı düşünülen başka bir durum yine enfeksiyonların sebep olduğu “seyirci etkisi” (bystander effect). Burada viral bir enfeksiyon immün sistemi aktive ediyor. İmmün sistem virüsle enfekte olan hücreleri öldürüyor. Bu sırada ölü hücrelerden yayılan çeşitli sinyaller çevrede bulunan sağlam “seyirci” hücrelerin de zarara uğramasına sebep oluyor.

Bakteri ve virüslerin rolü bu kadarla sınırlı değil. Bazıları immün sistemin verdiği yanıtı kendi lehlerine değiştirebiliyorlar. İmmün sisteme kendilerini yok etmemelerini sağlayacak mesajlar gönderirken bir yandan da vücut hücrelerine saldırmasını tetikleyebiliyorlar(4).Bu şekilde saldırıya uğramadan yerleştikleri dokuya zarar verdiklerinde en sonunda immün sistem bu zararı tespit edip ona karşı savaşmaya çalışıyor ancak bu sırada kendi dokularına da zarar veriyor (5).

Yukarıda saydıklarım otoimmünite gelişmesinde en çok bahsedilen sebeplerden bazıları. Bunların pratikte bize ne gibi faydaları dokunabileceğine gelirsek… Örneğin immün sistemin aşırı aktive olmasına sebep olabilecek bir diyetiniz varsa bunu değiştirmek hastalığın semptomlarını rahatlatabilir. Omega 3’lerden ve antioksidanlardan zengin bir beslenme, duyarlılığa sebep olduğu tespit edilen gıdaların diyetten çıkarılması ilk akla gelenler. Bunların dışında varlığını bile bilmediğiniz kronik bir enfeksiyon hastalığınızın kontrol altına alınmasına engel oluyor olabilir. Bu enfeksiyonların tespit edilmesi ve gerek antibiyotik tedavisiyle gerekse bitkisel tedaviler ve çeşitli besin takviyeleriyle baskılanması oldukça olumlu sonuçlar sağlayabilir. Burada çok önemli bir noktayı atlamak istemiyorum. Genelde otoimmün hastalıklar sadece tek bir nedenle ortaya çıkmıyor. Bu hastalıklara sahip olanlarda vücutta bir çok sistemde aksaklık olduğunu söyleyebiliriz. Ben bu yazıda genel bir başlangıç yapmak istedim ama bundan sonraki yazılarımda otoimmüniteyi tetikleyebilecek bunlara benzer sebepler ve bunlarla baş etme yollarıyla ilgili çok daha detaylı bilgiler bulabileceksiniz.

Bir de şu soru akla gelebilir. Bu virüs ve bakteriler, ya da kötü beslenme neden herkeste otoimmün hastalığa sebep olmuyor? Bu sorunun cevabını bir sonraki yazımda, otoimmünite gelişmesi için gereken üç koşulda bulabilirsiniz…

Kaynaklar:

  1. Wahls, Terry. The Wahls Protocol. New York: Penguin Group, 2014. Print.
  2. Jain AK1, Lim G, Langford M, Jain SK. “Effect of high-glucose levels on protein oxidation in cultured lens cells, and in crystalline and albumin solution and its inhibition by vitamin B6 and N-acetylcysteine: its possible relevance to cataract formation in diabetes.”. Free Radic Biol Med. (2002) Dec 15;33(12):1615-21.
  3. Robert S. Fujinami,1,*Matthias G. von Herrath,2Urs Christen,2 and J. Lindsay Whitton3. “Molecular Mimicry, Bystander Activation, or Viral Persistence: Infections and Autoimmune Disease.” Clin Microbiol Rev. (2006) Jan; 19(1): 80–94.
  4. Anna Dittfeld, 1 Katarzyna Gwizdek,2 Marek Michalski,1 and Romuald Wojnicz1. “A possible link between the Epstein-Barr virus infection and autoimmune thyroid disorders.” Cent Eur J Immunol. 2016; 41(3): 297–301. Published online 2016 Oct 25.
  5. Wentz, Izabella. Hashimoto’s Thyroiditis: Lifestyle Interventions for Finding and Treating the Root Cause. Great Britain: Amazon, 2015. Print.