All Posts By

Tuğba Duymaz

Doğal Tiroid Hormonu – NDT Tecrübem

Hipotiroidi için sentetik hormonlar yerine doğal tiroid hormonu deneyimleyen var mı aranızda sevgili okurlarım? Bu yazımda sizlerle NDT de denen bu ilaçla ilgili kendi deneyimimi paylaşmak istiyorum. 

Açılımı “Natural dessicated thyroid” olan NDT, sığır ya da domuzdan elde edilen tiroid bezinin, toz haline getirilip kapsüle doldurulmasıyla üretiliyor. Bizde bulunmasa da Batı’da senelerdir kullanılan bir ilaç. Yalnizca T4 değil, T3 ve hatta T1 ve T2 gibi çok üzerinde durmadığımız tiroit hormonlarını da içeriyor. Doğal olması ve özellikle de T3 içermesi sebebiyle, özellikle naturopatlar, fonksiyonel tıp doktorları gibi alternatif yaklaşıma açık doktorlar tarafından öneriliyorlar. Klasik tıbbın önerdiği, ülkemizde de neredeyse tek seçeneğimiz olan sentetik ilaçlar (Euthyrox, Levotiron gibi) ise yalnızca T4 hormonu içeriyor ve vücudun bunu asıl kullanılan aktif hormon formu olan T3’e çevirmesi bekleniyor. Birçok Haşimato hastası çeşitli sebeplerle T4’ü aktif formu olan T3’e dönüştüremedikleri için aldıkları sentetik ilaç , TSH’ı normal sınırlar içerisinde tutsa da vücut hala asıl kullanacağı T3’ten mahrum kalmış olabiliyor. Kontrollerde yalnızca TSH ve T4’e bakılıyorsa hastadaki düşük T3 gözden kaçabilir, her şey normalmiş gibi görünebilir. T3’e bakıldığı zaman da sadece normal değerler içinde olması değil, referans değerinin üst sınırına yakın seyretmesi daha ideal bir durum. (Bu arada eskiden sağlık ocaklarındaki tahlillerde T3’e bakılırdı, şimdi bunu kaldırmışlar. İleri gideceğimize geri gidiyoruz!)

İşte ben de hep o T3’ü düşük seyredenlerden oldum, normal değerin içinde olsa bile… T3’üm yalnızca otoimmün diyeti yaptığım dönemde çok iyi bir seviyeye çıkmıştı. Hemen ardından, 1 buçuk yıl için gittiğimiz sakin, huzurlu Bulgaristan’dan karmakarışık İstanbul’a geri dönme, yeni iş, kızıma yeni okul vs. vs. derken çok iyi bir seviyeye getirdiğim sağlığım garip sinyaller vermeye başladı. Türkiye’ye ve çalışmaya geri döndüğümde, amalgam dolgu sökümü de yapmaya başladım – tabi SMART protokolüne göre. O dönemde uzun yıllar önce yaşadığım kalbimdeki düzensiz atımlar çok daha siddetli bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Amalgam sökümü sırasında kullandığım maskeden şüphelenip hemen daha güvenilir bir gaz maskesine geçtim. Ama aritmiler gitmiyordu. Kahveyi minimuma indirdim, hatta hiç içmediğim dönemler oldu ama aritmiler azalsa da gitmedi… 

Sonra bir gün, uzun zamandır denemek istediğim ama Türkiye’de bulamadığım, internet üzerinden satın alma imkanı olmadığı için de yurt dışından alamadığım NDT’yi yeniden araştırdım. Thyrovanz adlı bir ilaç markasına ulaştım. Bu ilaç sığır tiroit bezinden elde ediliyordu. Arjantin ya da Yeni Zelanda kaynaklı, hiç GDO’ya ya da antibiyotiğe maruz kalmayan hayvanlardı bunlar. Amerika’dan gelecek olan bir arkadaşım sayesinde ilacı aldım. Sentetik ilaçtan direkt olarak doğal ilaca geçiş yapanların tecrübelerine dayanarak, Euthyrox’u bir anda bırakıp Thyrovanz’a geçtim. Çok düşük doz bir Euthyrox da kullanmıyordum hani! (125mcg). Biraz doz denemeleri yaptıktan sonra Thyrovanz’ın düşük bir dozunda kendimi harika hissetmeye başladım (50mg). Bir ay kadar kullandıktan sonra ise değerlere baktırdığımda durum aslında hiç de harika değildi. TSH’ım fırlamıştı! (25 seviyelerine!!!) Serbest T3’üm çok düşüktü. Ancak işin garip yanı kalbimde düzensiz atım falan kalmamıştı!

Sonra ben korkuyla yeniden Euthyrox’a geçtim. Bir süre sonra TSH’ım T3, T4’üm yeniden eski değerlerine döndü. Ancak düzensiz atımlar da geri geldi! O zaman Euthyrox’tan duyduğum şüpheler iyice arttı. Zaten Euthyrox kullanılmasını önermeyen ve bu fikirleriyle tepki çeken doktorlar da olduğunu biliyordum. Ama yapılan çalışmalara göre subklinik hipotiroidi denen, tiroit kan değerlerinin normal sınırlar içerisinde ancak ideal değerlerin dışında olduğu durumlarda bile doku düzeyinde hipotiroidi belirtileri olabiliyor. Yani kan değerleri sınırlar içinde olsa bile ideal değillerse, hücresel fonksiyonların en iyi şekilde yürümesine yetecek kadar iyi olmayabilir. Bu yüzden de bu gibi durumlarda eksik tiroit hormonlarının yerine konması daha iyi bir yaklaşım gibi görünüyor. Hele de benim gibi ilaç kullanmadığında değerleri bu kadar değişen eski tiroit hastaları için ilacı bırakmak biraz iddialı ve riskli bir yaklaşım bence.  

Hikayeme dönecek olursam… Euthyrox’la geri gelen aritmilerden sonra Thyrovanz’ı mutlaka yeniden denemeye karar verdim. Thyrovanz kullanıcılarının bir Facebook grupları olduğunu gördüm. Grupta yazılanları, diğer insanların tecrübelerini, önerilen dozları ve bu doza ne hızla çıkılması gerektiğini okudum. Gerçekten de Euthyrox ve Thyrovanz’ın birlikte kullanılması önerilmiyordu. Ani bir geçiş yapmakla hata etmemiştim. Ancak dozu daha yüksek kullanmam gerekiyordu. Benim kullandığım kadar Euthyrox kullanan biri için 200mg Thyrovanz’a çıkılabileceği öneriliyordu. Ben de öyle yaptım… Bir ay kadar sonra yapılan testimde TSH’ım 0,18 gibi çok düşük bir değere düşmüştü… Bu değerin elbette biraz yükselmesi gerekiyor. O yüzden ilaç dozumu biraz azalttım. Birkaç hafta içinde değerlerimi yine gözden geçirip bu yazıyı güncelleyeceğim. 

Ancak bence asıl can alıcı nokta Euthyrox’u yeniden bırakıp Thyrovanz’a başladığımda aritmilerimin de yeniden ortadan kaybolmalarıydı. Farklı seviyelerdeki TSH’a ve ilk denememdeki düşük serbest T3’e rağmen iki denemede de aritmilerin yok oluşu, bana ilaç dozlarının değil Euthyrox’la ilgili bir durumun bu aritmilere sebep olduğu izlenimini veriyor. Zaten ilaçla ilgili bilgilere baktığımızda, bu tarz yan etkileri olabileceğini görüyoruz (1).

Thyrovanz dışında başka NDT markaları da var. Ancak ben bu markayı internetten reçetesiz satın alabildiğim için ve bazı başka Uzak Doğu ilaçları gibi şüpheli görünmediği için tercih ettim.  Firma ilacı Türkiye’ye kargoladığını söylüyor ancak ben hiç bu şekilde getirtmedim, gümrükte sorunla karşılaşılır mı bilmiyorum. Büyük ihtimalle iHerb’de olduğu gibi reçeteniz olması gerekecektir. Ayrıca benim başıma geldiği gibi TSH’ınız büyük dalgalanmalar gösterebilir ve bunun ciddi yan etkileri de olabilir. Doz ayarlaması yapmakta zorlanabilirsiniz. Ayrıca demir seviyesinin düşük olması, kortizol seviyelerinin ideal seyretmemesi gibi sebeplerin de doğal tiroit ilaçlarıyla başarılı sonuçlar alınamamasına yol açabilecekleri söyleniyor (“Stop the Thyroid Madness” sitesini hiç görmediyseniz, bir göz atmanızı öneririm.) O yüzden doğal tiroit hormonlarını denemeye karar verirseniz, anlaşabileceğiniz bir doktor bulup onunla ilerlemenizi tavsiye ederim.

Pekiyi o zaman bunları neden paylaştım? Çünkü biz bunları konuştuğumuzda bir talep yaratmış oluyoruz ve bu sayede bu ilacı önermeyi düşünecek doktorlamızın sayısı artabilir. Belki ileride ilacı direkt Türkiye’den satın almak mümkün olabilir. Hatta ülkemizde antibiyotiksiz, GDO’suz hayvanlar yetiştiren çiftliklerimizden kendi doğal tiroit hormonu takviyemizi üreten birileri çıkabilir belki bir gün, ne dersiniz?

Kaynaklar
  1. https://www.drugs.com/euthyrox.html

Kanal Tedavisi Tartışması

Kanal tedavili dişlerin kronik hastalıkların altında yatan nedenlerden biri olabileceğini iddia eden Root Cause belgeseli, kanal tedavileri konusunda alevli bir tartışma yarattı. Bu iddialar aslında yeni değil, temeli 1900’lerin başında Weston Price’ın yaptığı deneylere dayanıyor. W. Price, kanal tedavili dişleri çekip tavşanların derilerinin altına yerleştirdiğinde, dişin çekildiği kişide hangi sorunlar varsa tavşanlarda da bu sorunların geliştiğini gözlemlemiş. Price’ın çalışmaları çok eski olduğu için steril ortamda yapılmamış olabileceği şeklinde eleştirilmiş ancak tartışmalar son bulmamış.

Kanallar neden sorunlu olabilir?

  • Birincisi, kanal yapısı çok değişkenlik gösterebildiği için mükemmel temizlenmeleri çok zor. Örneğin büyük azı dişleri “çoğunlukla” üç kanallı, bilemediniz 4 kanallı kabul edilip tedavi edilir. Halbuki bunların dışında birbiriyle bağlantı yapan, dallanan başka kanallar olabiliyor.  Aşağıdaki fotoğrafta kanalların bu karışık morfolojileri boyayla gösterilmiş.

  • İkinci ve asıl sorun ise dişin yapısını oluşturan binlerce mikrotübül. Ana ve yan kanalları mükemmel şekilde temizlesek bile dişin kendisi binlerce incecik kanalcıktan oluşuyor. Canlı bir dişte bu kanalcıkların içlerinde bir sıvı akışı bulunuyor. Kanal tedavili, ölü bir dişte ise bu ortadan kalkıyor. Bu alan mikroorganizmaların yerleşebileceği ideal bir ortam haline dönüşüyor. Mikrotübülleri gözünüzde canlandırabilmeniz için aşağıda bir çizim paylaştım. 

Aşağıdaki fotoğrafta ise mikrotübüllerin ve içlerindeki mikroorganizmaların elektron mikroskobu görüntüleri yer alıyor.

  • Gerek ana ve yan kanalların, gerekse mikrotübüllerin içindeki bu mikroorganizmalar, metilmerkaptan ve thioeter gibi gazlar üretebiliyorlar. Bu gazların bağışıklık sistemini uyararak verilen yanıtın sistemik olmasına yol açtığı düşünülüyor (1)

Yapılan bazı çalışmalar kanal tedavili dişlerin vücutta hastalıklara yol açabildiklerini düşündürüyor. Örneğin kalp krizi geçiren 101 hastadan alınan pıhtılar incelenmiş ve %78,2’sinde kanal tedavili dişlerde bulunan bakteriler olduğu görülmüş (2). Ayrıca bu trombüslerdeki bakteri DNA’ları, hastaların kanlarında bulunanlardan 16 kat fazlaymış.

Ancak kanal tedavisi konusunda direkt bir karara varmadan önce bazı başka noktaları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. 

Kanal Tedavisi ve Başarısız Kanal Tedavisi 

Kanal tedavisi ve sistemik hastalıklarla ilgili yapılan araştırmaların çoğunda köklerinin ucunda kronikleşmiş iltihabi alanlar bulunan kanal tedavili dişler kullanılmış. Röntgende “başarılı” görünen kanal tedavili dişler değil… Yukarıda örnek verdiğim araştırma bunlardan biriydi. 

Mikrotübüllerin temizlenememesi ve doldurulamaması olayı, başarılı görünen kanal tedavileri için de geçerli olsa bile bunlarla ilgili yayınlanmış pek çalışma yok.

Başarılı Kabul Edilen Kanallar Gerçekten Başarılı Mı?

Klasik diş hekimliğinde kanal tedavili dişin durumunu yorumlamak için röntgene başvurulur. Son yıllarda tomografi görüntüleriyle kıyaslandığında röntgenlerin bu patolojileri tespit etmede çok yetersiz kaldığı anlaşıldı. Bu yüzden röntgende “başarılı” görünmesi kanal tedavisinin sorunsuz olduğu anlamına gelmeyebilir. 

Soldaki ve sağdaki görüntüler aynı dişe ait. Soldaki röntgen görüntüsü dişin sorunsuz olduğunu düşündürebilir. Oysa sağdaki tomografide kökün ucundaki iltihaplı alanı rahatlıkla görebiliyoruz.

Aşağıdaki çalışmada(3) sistemik hastalığı olan ve olmayanların kanal tedavileri kıyaslanmış. Diyor ki: “Sistemik hastalığı olan 98 kişilik grupta, sayılan bütün kanal tedavilerinin %95’inde kronik lezyon da tespit edilmiş (tomografi kullanılmış). 

Aynı çalışmada, sağlık sorunu olmayan kontrol grubundaki kanal tedavileri de pek iç açıcı çıkmamış: 631 tomografide tespit edilen 656 kanal tedavili dişin 444’ünde kök ucunda kronik iltihap varmış. “Başarısız” kanal tedavilerinin oranının yüksek olması büyük ihtimalle teşhiste tomografi kullanılmış olmasından kaynaklanıyor. 

Yani sistemik hastalıklarla ilişkilendirilen kanal tedavileri başarısız olan kanal tedavileri olabilirler ama bunların oranı sandığımızdan daha yüksek olabilir. 

Hangisi Başlattı?

Sistemik hastalığı olanlarda daha fazla kronik iltihaplı kanal tedavisi görüldüğüne dair daha birçok çalışma mevcut (4, 5, 6, 7). Ama bu ilişkiden yola çıkarak bu sorunlara kanal tedavisi sebep olmuştur diyebilir miyiz? Yoksa bu hastalıkların görüldüğü kişilerde kanal tedavisinin başarısız olmasına yol açacak bir zemin mi var? Sistemik hastalıklara yol açan durum her neyse kanal tedavisinin başarısız olmasına da mı yol açıyor?

Köklerin ucunda bu tarz bir lezyon oluşmasının genetik yatkınlıkla ilgisi olabileceğine ilişkin çalışmalar var (8, 9). Fotodaki çalışmada klinik olarak başarısız olan kanal tedavilerinin olduğu insanlarda iltihabi yanıtları artıran türde bir genetik değişiklik gözlenmiş.

Sonuç olarak?

Şimdilik yazıyı daha fazla uzatmamak için kısaca yorumumu yazarak bitirmek istiyorum. Kanal tedavili dişlere yakından baktığımızda vücutta çok barındırmak isteyeceğimiz türde bir ortam olmadıklarını görebiliriz. Diğer yandan elimizdeki verilerle “Kanal tedavileri herkeste hastalıklara yol açar” da diyemiyoruz. Hani bazı insanlar sigara içer, doğru düzgün uyumaz, kötü beslenir ve siz bu konuların hepsine titizlikle yaklaşırken, o kişiden daha sağlıksız hissedersiniz ya… Kanal tedavilerinde de benzer bir durum olabilir. Kişi kanalın yol açabileceği sorunları kontrol altında tutmayı başaran avantajlı bir yapıya sahip olabilir. Veya henüz herşey bir araya gelmemiştir! Bardak taşmamıştır… Bilemiyoruz. Bazı biyolojik diş hekimleri kesinlikle bütün kanal tedavili dişlerin çekilmesinden yanalar. Yalnızca diş hekimleri değil, onkolog, kardiyolog ve başka branşlardan doktorlar arasında da yine bu görüşü savunanları bulmak mümkün. Diğer yandan, henüz noktayı koyamayacağımızı düşünen, daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanan hekimler de var. Amalgam dolgular ve flor konusunda tavrı çok net olan IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) de kanal tedavileri konusunda net bir öneride bulunmuyor.

Bu yüzden kanal tedavisi yapılıp yapılmamasına, kanallı dişlerin çekilip çekilmemesine karar vermek için hastanın genel sağlık durumunun, beklentisinin, yerine yapılacak işlemlerin, dişin yalnızca röntgen değil tomografi görüntülerinin vb. birçok faktörün değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca hastaya bu konudaki bilgilerin aktarılmasının ve işlem yapılmadan onayının alınmasının gerektiğine inanıyorum. 

Tabi bundan da önemlisi canlı dişlerin sağlığını korumak! Bunun için toplumun özellikle beslenme konusunda bilinçlendirilmesi, düzenli kontrole gitmenin toplumda alışkanlık haline getirilmesi, dişlerin kanal tedavisi noktasına gelmemesi için hastaların erken teşhisi sağlayabilecek belirtiler konusunda eğitilmesi ve rejeneratif tedavilere daha fazla şans verilmesi gibi önlemler alınabilir. Gerek olmayan yerlerde kanal tedavisinden mümkün olduğunca kaçınılabilir (Örneğin estetik amaçla kaplanacak çapraşık bir diş, kanala gideceği öngörülüyorsa, ortodonti ile tedavi edilebilir.) 

İlerleyen günlerde bütün bu bahsettiğim önlemlerle ilgili daha detaylı bilgiler paylaşmaya çalışacağım…

Sağlıcakla!

 

Kaynaklar
  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25864743
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/23418311
  3. https://www.omicsonline.org/open-access/impact-of-endodontically-treated-teeth-on-systemic-diseases-2161-1122-1000476.pdf
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3448330/
  5. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC6164509/
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4856634/
  7. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26174809
  8. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21419289
  9. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29306532 

Soru – Cevap: Amalgam Dolgular Sökülmeli mi?

İnstagram hesabımda bana sıkça sorulan sorulardan biri şu oluyor:

“Amalgam dolgu söktürmek istediğim diş hekimi bunun gerekli olmadığını, sadece ilk dolgu yapılırken ve sökerken cıvanın yayıldığını, halihazırdaki dolgumun bir sağlık sorunu yaratmayacağını, bu konuda bilimsel bir çalışma olmadığını söyledi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

Amalgam dolgu ilk yapılırken ve çıkarılırken en fazla miktarda civa açığa çıkar, bu doğru (Bu yüzden zaten dolgu yapmıyoruz ve yapılmışları çıkarırken önlem alıyoruz). Ama dolgunun içindeki civa çiğneme, fırçalama, diş gıcırdatma, ağız ısısı, korozyon vb. ile de sürekli vücuda karışır. Fotoğrafta 17 farklı çalışmaya göre amalgam dolgulardan alınan günlük civa miktarları görülüyor. Kırmızı çizgiler, Kaliforniya Çevre Koruma Ajansının ve Amerika Çevre Koruma Ajansının belirledikleri referans limitler. Dolgulardan günlük alınan civa oranlarının bu limitlerden çok daha yüksek olduğunu görüyorsunuz. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise civa için kabul edilebilecek minimum güvenli bir doz zaten bulunmuyor.

Yani ağzınızda amalgam dolgular olduğu müddetçe sürekli civaya maruz kalıyorsunuz. Dolgulardan alınan civa buharının %80’inin akciğerler yoluyla vücuda dağıldığı tahmin ediliyor ve bu civa özellikle de beyin, böbrek, karaciğer, akciğer ve gastrointestinal sistemde birikiyor.

Aşağıdaki videoda düşük dozda cıvanın sinir hücrelerinde nasıl bir hasara yol açtığını izleyebilirsiniz. Calgary Üniversitesi’nde yapılan bu çalışmada,  cıvanın,  Alzheimer hastalarının %80’inin beyinlerinde görülen lezyonları açıklayabileceği söylenmiş. Bu hasar alüminyum, kadmiyum gibi başka metaller kullanıldığında ortaya çıkmamış.

Civayla şu hastalıklar arasında tespit edilmiş ilişkiler bulunuyor: Allerjiler, Alzheimer, ALS, antibiyotik rezistansı, kalp hastalıkları, kronik yorgunluk sendromu, böbrek rahatsızlıkları, multipl skleroz, ağız lezyonları, Parkinson, dişeti hastalıkları, depresyon ve kaygı, intihara eğilim, üreme bozuklukları, Otizm, otoimmün hastalıklar (1). Ve duyma güçlüğü, unutkanlık, baş ağrısı, metalik tat, uykusuzluk, koordinasyon bozukluğu, seyirme/titreme, aşırı utangaçlık, sosyal fobi, sinirlilik gibi 250’den fazla semptomla ilişkisi olduğu düşünülüyor(2). Amalgam dolguların sökülmesi sonrasında ALS, kronik yorgunluk sendromu, dermatit, fibromiyalji, MS, ağız lezyonları ve başka sağlık sorunlarında iyileşme olduğunu gösteren çalışmalar çok sayıda. Amalgam sökümüne dair bazı çalışmalarda sökümlerin önlem alınmadan yapıldığını da belirteyim. Bu gibi durumlarda bile yaşanan sorunlar önce artış gösterse de daha sonra ilk haline göre azalmış veya tamamen ortadan kalkmiş.

Ve bunlar işin sadece çalışmalara dayanan kismi…

Kaynaklar
  1. https://iaomt.org/resources/dental-mercury-facts/amalgam-fillings-danger-human-health/
  2. https://iaomt.org/resources/dental-mercury-facts/mercury-poisoning-symptoms-dental-amalgam/

Uykudan Önce Takviye Almak Doğru Mu?

Son yazımda metiyonin kısıtlamasının, bazı tümör kök hücrelerinde tümörleşme kabiliyetini ortadan kaldırdığını anlatmıştım. Ayrıca fazla metiyoninin atılmasında glisinin rolü olduğu için, yediklerimizdeki metiyonin-glisin dengesinin önemli olabileceğinden bahsettim. Glisin daha çok kemik, kıkırdak gibi yapılarda bulunduğu için beslenmemize bunları daha fazla katmamız önemli olabilir.

Sirkadyen konulu yazılarını çok sevdiğim Dave Mayo, bir yazısında (1) bazı tümörlerde glisin kısıtlamasının da metiyonin gibi olumlu sonuç verdiğini yazmış (Şu çalışmadan bahsetmiş: https://www.nature.com/articles/nature22056). Düz mantıkla ilk akla gelen soruyu sormuş: Glisini kısıtlayalım mı? Cevap tabi ki hayır!

Ama bu bilgiyi kullanarak, daha iyi bir uyku için yatmadan önce 3-5gram kadar alınması önerilen glisin takviyesinin iyi bir fikir olmayabileceğini öne sürmüş. Böyle bir takviye zaten almıyor olabilirsiniz ama Dave Mayo’nun açıklamasını okuduğumuzda bu fikri bence başka takviyelere de genelleyebiliriz. Şimdi ne dediğine bakalım:

“Sağlıklı hücrelerde hücresel metabolizma ve hücresel döngü bir sirkadyen ritmi takip eder. Hücre bölünmesinin hücre metabolizmasından ayrılması gerekir, çünkü mitokondriyal enerji metabolizması, hücre bölünmesi sırasında DNA’ya zarar verebilecek reaktif oksijen türleri ortaya çıkarır.

“Mitokondriyal metabolizma, sağlıklı hücreler için gereken enerjinin %90’ından fazlasını karşılar.

Kanser hücrelerinin ise buna ihtiyacı yoktur çünkü onlar farklı bir enerji metabolizmasını kullanırlar(Warburg metabolizması). Bu sayede çok daha hızlı çoğalabilirler. […]

“Ayrıca kanser hücreleri, saat geninin çalışmasını baskılayarak sirkadyen ritimden etkilenmezler. […]

“Kanser hücrelerinin farklı metabolizması ve sirkadiyen saati inhibe etmesi, onlara sağlıklı hücrelere karşı bir üstünlük sağlar. Gün içinde sağlıklı hücreleriniz bir noktada bakım onarım çalışmaları için kapanmak ister. Kanser hücreleri ise yalnızca büyümek ister ve bunun için sürekli bir enerji kaynağına ihtiyaç duyar.

“Varsayımsal olarak, gün içinde glisin tüketmek sağlıklı hücrelerle kanser hücrelerinin glisin için yarışmasına sebep olacaktır. Yatmadan hemen önce alınan glisin ise normal tokluk penceresinin dışında alındığından problem yaratabilir.”

Anladığım kadarıyla Dave Mayo, yatmadan önce alınan glisinin direkt kanser hücreleri tarafından kullanılabileceğini düşünüyor.

Bununla ilgili yapılan bir çalışma olmadığını da belirtmiş. Yani vücuttaki durum gerçekte böyle olmayabilir.

Yine de bu fikir bana çok mantıksız gelmiyor. Sirkadyen ritmi bozmamak adına olduğu kadar, vücuda izole edilmiş bir maddeyi vermenin etkileri açısından da takviyelerin gün içinde, ya yemeklerle birlikte ya da beslenme vaktine yakın alınmalarının daha iyi olabileceği görüşündeyim. Bu sayede diğer besinlerle sinerjistik etkilerinden faydalanılabilir, vücut için fazla olabilecek kısımları alınan besinlerdeki diğer maddelerce dengelenebilir. Aynı yemek yerken aldığımız vitamin ve minerallerde olduğu gibi…

Bazı takviyelerden maksimum faydayı sağlamak için aç karna ve diğer takviyelerden uzak alınması önerilir. Takviyenin kullanılma sebebine bağlı olarak en azından durum düzelene kadar bunun daha avantajlı olduğu yerler olabilir. Yine de bu alınma zamanını gündüz beslenmemiz gereken zamanın içerisinde tutmak, vücudun normal çalışma seyriyle daha uyumlu olabilir görüşündeyim.

Bazı kaynaklarda gece yatmadan önce içilmesi önerilen takviyelerden, glutamin ve kollajeni de bu vesileyle burada analım… Bunlar da aynı glisin gibi protein takviyeleri oldukları için geç saatte yemek yemenin yarattığı etkileri yaratabilirler diye düşünüyorum.

Metiyoninle Beslenen Kanser Hücreleri Bize Ne Ders Verebilir?

Metiyonin, vücudumuzun birçok fonksiyon için ihtiyaç duyduğu temel bir aminoasit. Yumurta, balık, et, tavuk, hindi, süt ürünleri, bakliyat ve bazı kuruyemişlerde bol bulunuyor. Esansiyel bir aminoasit olarak kabul ediliyor, yani dışarıdan alınması gerekiyor. Ancak vücut kullandığı metiyonini, bazı yardımcı maddelerin varlığında yeniden üretebiliyor. Bu döngüde homosistein, SAM, metil folat gibi maddeler kullanılıyor.

Nature dergisinde yayınlanan çok taze (6 Mayıs 2019 tarihli) bir makaleye göre (1) tümör kök hücrelerinin vücuttaki diğer hücrelerden farklı olarak yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlaka dışarıdan aldıkları metiyonine ihtiyaçları var ve metiyonin yokluğunda tümör oluşturma kabiliyetlerini kaybediyorlar.

Tümörler çok heterojen bir yapıya sahiptirler ve içlerinde farklı kanser hücre grupları bulunur. Kanser kök hücreleri de bu gruplardan biridir. Bu kök hücreleri tümörün oluşmasından sorumludurlar ve geleneksel kemoterapiye oldukça dirençlidirler. Agresif kanserlerde, kanserin yeniden ortaya çıkmasında ve metastaz yapmasında bu hücreler rol oynarlar (1).

Nature’da yayınlanan çalışmada, akciğer kanseri kök hücreleri alınıp vücut dışında bir kültür ortamında çoğaltılmışlar. Vücuttaki aktivitelerinin gözlemlenebilmesi için aynı zamanda bağışıklık sistemleri zayıflatılmış farelerin vücutlarına da yerleştirilmişler. Bu hücrelerin tümörleşme faaliyetinin çok yüksek olduğu, hızlı bir şekilde kolonileşmeleriyle ve farelerin vücutlarına yerleştirildiklerinde hemen tümörleşmeleriyle onaylanmış.

Daha sonra kanser kök hücrelerinin yerleştirildiği ortamdan metiyonin 48 saat boyunca uzaklaştırılmış. Metiyonin yokluğunda hücrelerin koloni oluşturma kabiliyetleri oldukça azalmış. Bu hücreler farelere yerleştirildiğinde hücrelerin tümör oluşturma kabiliyetlerinin oldukça azaldığı, oluşan tümör kütlesindeki %94’lük azalmayla görülmüş. Daha sonra aynı deney 24 saatlik süreyle tekrarlanmış ve bu süre bile kanser kök hücrelerinin tümör oluşturma potansiyelini geri dönüşümsüz olarak ortadan kaldırmaya yetmiş.

Hücreler yeniden metiyonin bulunan ortama yerleştirildikleri halde tümör oluşturma potansiyelleri geri gelmemiş.

Fig. 2
Farklı aminoasitlerin kısıtlanmasıyla farelerde oluşan tümör boyutlarındaki fark etkileyici…

Metiyonin temel bir aminoasit olduğu için kısa süreli olarak azalması bile hücre canlılığını olumsuz yönde etkileyebilir. Araştırmacılar “Acaba başka bir temel aminoasiti ortadan kaldırsak aynı etkiyi görür müydük?” sorusuna cevap verebilmek için, threonin, lösin ve triptofan aminoasitlerini ayrı ayrı besi yerinden kaldırarak aynı deneyleri uygulamışlar. Bunların kısa süreli olarak verilmemesi tümörojenik faaliyeti etkilememiş, hücreler canlı kalmaya devam etmişler ve tam besi yerine geri yerleştirildiklerinde tümör oluşturmaya devam etmişler.

Ayrıca metiyoninden fakir hücreleri üç farklı şekilde kurtarmayı denemişler.

Birinci gruba homosistein takviyesi verilmiş. Normalde vücutta homosistein ve bazı yardımcı maddelerle metiyonini yeniden oluşturabiliriz. Ancak bu hücrelerde homosistein verilmesi hücreleri kurtaramamış. Yani sağlıklı vücut hücrelerinin aksine mutlaka dışarıdan gelen metiyonine ihtiyaç duyuyorlarmış.

İkinci gruba SAM takviyesi verilmiş, metilasyon için metiyonine olan ihtiyacı ortadan kaldırabilir miyiz diye anlamaya çalışmışlar. Bu yöntem tümör oluşturma potansiyelini yeniden biraz artırmış.

Üçüncü grup ise tüm aminoasitlerin bulunduğu bir ortama yeniden yerleştirilmiş. 48 saat sonra tümör oluşturma potansiyeli geri gelmemiş. Bu da metiyoninin ortadan kalkmasının bu hücrelerde uzun süreli epigenetik bir değişikliğe neden olmak suretiyle tümör oluşturma potansiyellerinin ortadan kalkmasına yol açtığını düşündürmüş.

Araştırmacılar, bu sonuçların laboratuvar ortamında olduğunun, insan vücudundaki kanser kök hücrelerinin farklı davranış sergileyebileceğinin de altını çizmişler.

Metiyonin sınırlandırmasının kanser üzerine olumlu etkilerine dair başka çalışmalar da var…

2015 tarihli bir derlemede metiyoninin azaltılmasının farklı kanser türlerine etkilerine dair çalışmalara yer verilmiş (2):

  • Bir çalışmada meme kanseri kök hücrelerinin çoğalması, metiyonin kısıtlamasıyla azalmış.
  • Prostat ve beyin kanserli kemirgenlerde yapılan çalışmalarda metiyonin kısıtlaması olumlu sonuç vermiş.
  • 2002’de yapılan bir klinik çalışmada metastatik kanseri olan 8 kişi metiyonini azaltılmış proteinle beslenmiş. Dolaşımdaki metiyonin %58 oranında azalmış. Hormonal olmayan prostat kanseri olan bir katılımcıda 12 haftanın sonunda PSA’da %25 azalma görülmüş.
  • Bir çalışmaya göre tek bir günlük metiyonin kısıtlamasıyla bile vücutta dolaşan metiyonin seviyesi ortalama %41 azalabiliyormuş.
  • Metiyonin alınmadığında, yeterli kalori alınsa bile kilo kaybı olabildiği görülmüş.

Neden Metiyonin konusundaki bu makale ilgimi çekti?

Metiyonin, yıllardır yalnızca kanser değil, uzun ömrün sırlarını araştıran çalışmaların da konusu olmuştur ve yüksek proteinli diyetlerin eleştiriye uğradıkları noktalardan birini oluşturmuştur. Özellikle de hayvansal proteinlerin ömrü kısalttıkları ve kansere yol açtıkları söylenir. Ve bunun altında yatan nedenlerden birinin de metiyonin olabileceği düşünülür.

O halde metiyonini kısıtlamalı mıyız?

Başlangıçta da bahsettiğim gibi metiyonin vücutta önemli hücresel işlevlerde görev alıyor, bu yüzden aslında korkmamız gereken bir aminoasit değil.

Chris Kresser’ın bir yazısında belirttiği gibi sorun metiyonini fazla tüketiyor olmamız değil, onu dengeleyen glisin aminoasitini az alıyor olmamız olabilir (3). Glisin, fazla metiyoninin karaciğer yoluyla atılmasında rol oynuyor (4). Kresser’ın bahsettiği 2011 yılına ait bir çalışmaya göre (4), glisini artırmak da metionini kısıtlamakla aynı ömrü uzatıcı, sağlıklı etkileri sağlıyor. Mart 2019’a ait başka bir çalışma da glisinin bu olumlu etkilerini doğrulamış (5).

Glisinin hangi gıdalarda bol bulunduğuna baktığımızda bizim çok da fazla tüketmediğimiz, hayvanların kıkırdakları, kemikleri, ligamentleri, derileri gibi bölgelerinde olduğunu görüyoruz.

İnsanlığın avcı-toplayıcı olduğu zamanlardaki beslenmesine baktığımızda bu bilgiler tam da yerine oturuyor! O zamanlarda şimdi yaptığımız gibi hayvanların sadece kırmızı etleri, derisiz, yağsız parçaları değil, her yeri yenilir, belki günlerce aç kalma ihtimaline karşın hiçbir parçası ziyan edilmezdi. Büyük ihtimalle onların tükettikleri protein çeşitleri bizimkinden çok daha fazlaydı. Dolayısısyla protein kaynaklarımızı çeşitlendirmek, kırmızı et, yumurta, süt ürünlerinin dışında kemik suları, kıkırdak, hatta yumuşak kemik parçalarını, kılçıklı balıkların kılçıklarını ve sadece glisin için değil, genel faydaları için ciğer, dalak, yürek vb. kısımları da dönüşümlü olarak tüketmek daha zengin ve aldığımız besinlerin birbirlerini dengelediği bir beslenme şekli oluşturabilir. (Bunların mümkünse GDO’suz, antibiyotiksiz beslenen, serbest dolaşan veya avcılıkla elde edilen hayvanlardan olmasına dikkat ederek…)

Ayrıca yine bu toplumların büyük ihtimalle böyle hayvansal gıdalara erişimleri şimdi olduğu kadar kolay değildi ve zaman zaman da olsa bunlardan uzak kaldıkları dönemler oluyordu. Belki hayvansal gıda bulamadıkları dönemlerde otlarla, meyvelerle besleniyorlar, belki de bunları bile bulamıyor ve aç kalıyorlardı. Yukarıda 1 gün kısıtlandığında bile dolaşımdaki metiyoninin %41 azalabildiğini yazmıştım. Bu yüzden her gün aynı yiyeceklerle beslenmek yerine zaman zaman bazı grupları bir iki günlüğüne beslenmemizden çıkarmanın faydaları olabilir.

Açlık uygulamalarının sayısız faydası olduğunu hepimiz biliyoruz. Metiyonin kısıtlamasıyla ilgili bu tarz çalışmalar da bu faydalarla örtüşüyor aslında. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı dolayısıyla oruç tutuyorsanız veya sağlık faydalarından dolayı aralıklı (fasılalı) oruç uyguluyorsanız, orucunuzu bir iki günlüğüne sebze meyvelerle bozabilirsiniz. Yine zaman zaman yapılan sadece sebze-meyve sularının tüketildiği birkaç günlük “detoks”ların da benzer etkileri olabilir.

Uzun süre aç kalmanın herkese iyi gelmediğini, bazı insanlarda kan şekerini, adrenal bezleri, kadın hormonlarını, tiroid hormonlarını kötü etkileyebildiğini hatırlatmakta fayda var. Bu yüzden böyle sorunları olanlarda tamamen aç kalmak yerine zaman zaman bazı yiyecek gruplarını çıkarmak daha mantıklı olabilir.

Kaynaklar:
  1. https://www.nature.com/articles/s41591-019-0423-5
  2. https://www.naturalmedicinejournal.com/journal/2015-12/role-methionine-cancer-growth-and-control
  3. https://chriskresser.com/do-high-protein-diets-cause-kidney-disease-and-cancer/
  4. https://www.fasebj.org/doi/abs/10.1096/fasebj.25.1_supplement.528.2
  5. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/acel.12953#acel12953-bib-0016

Civa Toksisitesine Karşı Genetik Yatkınlık

Bazı insanlar, yaşadıkları sağlık sorunlarının, amalgam dolguları yapıldıktan ya da gerekli önlemler alınmadan söküldükten sonra başladığını gözlemlerken, diğerleri senelerdir amalgam dolguları olduğu halde kendilerini sağlıklı hissedebiliyorlar.

Tabi ki herkesin sağlıklı olma kriteri farklı olabilir. Vücudu ciddi alarmlar veren biri, bu belirtilerle yaşamaya o kadar alışmıştır ki kendini sağlıklı olarak addediyordur.

Yine de civaya maruz kalan herkeste aynı sorunların görülmediğini söylemek yanlış olmaz. Bazı insanlar civa ya da başka toksinlerle daha kolay baş edebiliyor gibi görünürken, diğerlerinde bu tip toksinler birçok sağlık sorununa yol açabiliyor.

Neden bazı insanlar diğerlerine göre civadan daha fazla etkileniyor? 

Bunun birçok sebebi olabilir: Maruz kalınan toksinlerin miktarı, bu miktarın zaman içerisinde mi biriktiği yoksa bir anda mı maruz kalındığı, aynı anda birden fazla toksine maruz kalınması ve birbirlerinin etkisini kat kat artırmaları, vücutta var olan patojen bakteri toksinlerinin de işin içine girmesi gibi…

Giderek daha çok dikkatleri çeken başka bir sebep ise kişinin genetik diziliminde görülen bazı normalden sapmaların (polimorfizm veya SNP’lerin) o kişiyi toksinlerin etkilerine karşı daha hassas hale getirmeleri.

2015 yılında Amerikan Diş Hekimleri Birliği üyeleri üzerinde yapılan bir çalışmayı anlatan makalenin giriş kısmında şu yoruma yer verilmiş:

“ Cıvanın risk değerlendirmesini yaparken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, benzer cıva miktarlarına maruz kaldıkları halde, […] saçta ölçülen cıva miktarları açısından toplulukların bireyleri arasında çok büyük farklar olması (Canuel ve arkadaşları, 2005).” Yani kişiler aynı miktarda civaya maruz kalıyor gibi görünse de atabildikleri civa miktarları farklı olabiliyor. Devam edelim… “Bireyler arasındaki cıva miktarındaki farkı, maruz kalınan cıvanın kaynağı ve dozu bir derece açıklasa da, cıvanın emilim, dağılım ve atım süreçlerindeki (başka bir deyişle toksikokinetiğindeki) farklılıklar da bu ayrımın oluşmasında önemli bir rol oynuyor olabilir. Cıva toksikokinetiği, örneğin cıvayı taşıyan, oksitleyen veya indirgeyen fonksiyonel enzimlerdeki ve proteinlerdeki değişikliklerden etkilenebilir(Gundacker ve arkadaşları, 2010).” (1)

Woods 2013 yılında 500 çocuk üzerinde yaptığı çalışmanın sonucunda demiş ki:

  • Vücutta metallotionein üretilmesini sağlayan genlerdeki anormallikler (SNP’ler), çocukların civa nörotoksisitesine yatkınlığını artırıyor.

  • Civa ve nörodavranışsal performans arasındaki ilişki en fazla erkek çocuklarda gözlemlenmiş.

  • 2 metallotionein SNP’ine sahip çocuklarda, civanın performans üzerindeki kötü etkisi en yüksek seviyede ölçülmüş. (2)

Şimdi bir de metallotioneinin vücutta ne iş yaptığına bakalım:

Metallotioneinler, sülfhidril grupları içeren çinko, bakır, demir, kadmiyum, civa ve başka metallere bağlanan küçük proteinlerdir (3). Bu özellikleriyle çinko metabolizmasını düzenlemekle birlikte aynı zamanda vücutta doğal şelatör görevi de görürler ve toksik metallerin vücuttan atılmasında rol oynarlar (4).

Metallotioneinlerin görevini daha iyi anlayabilmek için yapılan bir deneyde, araştırmacılar farelerin MT-I ve MT-II genlerini susturmuşlar. Bunun farelerde gelişimsel olarak hiçbir etkisi olmamış gibi görünse de kadmiyum zehirlenmesine karşı daha duyarlı hale gelmişler. Öte yandan MT genlerinin arttırılması ise kadmiyuma dirençlerini artırmış (5).

Kısacası yalnızca bir proteini üreten bir gendeki farklılık bile metallerin ve dolayısıyla civanın atılımını kötü yönde etkileyerek vücudun baş edemeyeceği kadar çok toksin birikmesine yol açabilir.

Daha önce yazdığım “Amalgam Konusu” başlıklı yazımda civa araştırmalarında öne çıkan başka genetik varyasyonları da bulabilirsiniz.

Genetik olarak şanssızsak…

Artık genlerimizin kader olmadığını biliyoruz. Epigenetik bilimi gösterdi ki çevresel faktörler, genlerin nasıl dışa vurulacağı konusunda oldukça büyük rol oynayabiliyor. Vücudunuz için yarattığınız ortam, genlerin açma kapama düğmelerini kontrol edebiliyor. Yedikleriniz, uykunuz, güneş ışığı almanız, doğada zaman geçirmeniz, iyi sosyal ilişkilerinizin olması, doğru nefes almanız gibi birçok etken bu ortamın daha iyi olmasını sağlayabilir. Bunların alakasız olduğunu düşünebilirsiniz ancak her biri vücuttaki biyokimyasal olayların tıkır tıkır yürümesini kolaylaştıran unsurlar.

Tabi vücudun toksinlerle baş edebilme gücünü artırmaya çalışırken, dışarıdan maruz kalınan toksinleri elimizden geldiğince azaltıp bedenin yükünü hafifletmemiz gerektiğini de hatırlayalım…

Woods 2013 yılında 500 çocuk üzerinde yaptığı çalışmanın sonucunda demiş ki:

  • Vücutta metallotionein üretilmesini sağlayan genlerdeki anormallikler (SNP’ler), çocukların civa nörotoksisitesine yatkınlığını artırıyor.
  • Civa ve nörodavranışsal performans arasındaki ilişki en fazla erkek çocuklarda gözlemlenmiş.
  • 2 metallotionein SNP’ine sahip çocuklarda, civanın performans üzerindeki kötü etkisi en yüksek seviyede ölçülmüş. (2)

Şimdi bir de metallotioneinin vücutta ne iş yaptığına bakalım:

Metallotioneinler, sülfhidril grupları içeren çinko, bakır, demir, kadmiyum, civa ve başka metallere bağlanan küçük proteinlerdir (3). Bu özellikleriyle çinko metabolizmasını düzenlemekle birlikte aynı zamanda vücutta doğal şelatör görevi de görürler ve toksik metallerin vücuttan atılmasında rol oynarlar (4).

Metallotioneinlerin görevini daha iyi anlayabilmek için yapılan bir deneyde, araştırmacılar farelerin MT-I ve MT-II genlerini susturmuşlar. Bunun farelerde gelişimsel olarak hiçbir etkisi olmamış gibi görünse de kadmiyum zehirlenmesine karşı daha duyarlı hale gelmişler. Öte yandan MT genlerinin arttırılması ise kadmiyuma dirençlerini artırmış (5).

Kısacası yalnızca bir proteini üreten bir gendeki farklılık bile metallerin ve dolayısıyla civanın atılımını kötü yönde etkileyerek vücudun baş edemeyeceği kadar çok toksin birikmesine yol açabilir.

Daha önce yazdığım “Amalgam Konusu” başlıklı yazımda civa araştırmalarında öne çıkan başka genetik varyasyonları da bulabilirsiniz.

Genetik olarak şanssızsak…

Artık genlerimizin kader olmadığını biliyoruz. Epigenetik bilimi gösterdi ki çevresel faktörler, genlerin nasıl dışa vurulacağı konusunda oldukça büyük rol oynayabiliyor. Vücudunuz için yarattığınız ortam, genlerin açma kapama düğmelerini kontrol edebiliyor. Yedikleriniz, uykunuz, güneş ışığı almanız, doğada zaman geçirmeniz, iyi sosyal ilişkilerinizin olması, doğru nefes almanız gibi birçok etken bu ortamın daha iyi olmasını sağlayabilir. Bunların alakasız olduğunu düşünebilirsiniz ancak her biri vücuttaki biyokimyasal olayların tıkır tıkır yürümesini kolaylaştıran unsurlar.

Tabi vücudun toksinlerle baş edebilme gücünü artırmaya çalışırken, dışarıdan maruz kalınan toksinleri elimizden geldiğince azaltıp bedenin yükünü hafifletmemiz gerektiğini de hatırlayalım…

[/vc_column_text][/vc_column] [/vc_row]

Hamileler, Emzirenler ve Bebek Sahibi Olmak İsteyenlerde Güvenli Amalgam Dolgu Sökümü

“Hamile ve emzirenlerde güvenli amalgam dolgu sökümü yapılabilir mi?”, “Bebek sahibi olmak istiyorum, güvenli amalgam dolgu sökümünden ne kadar süre sonra hamile kalmalıyım?” Bu sorular sık sık aldığım sorular… Bu yazımda bunlara cevap vermeye çalıştım. Bunu yaparken cıvanın atılmasıyla ilgili bazı çalışmalardan da örnekler verdim. Bence bu örnekler yalnızca hamileler, emzirenler ve hamile kalmak isteyenler için değil, amalgam dolgularla ilgili soruları olan herkes için ilginç bilgiler taşıyor. Bu yüzden hem hastaların hem de hekimlerin faydalanabilecekleri bir yazı olduğunu düşünüyorum.

IAOMT (Uluslararası Ağız Sağlığı ve Toksikolojisi Akademisi) amalgam dolguların hastaya, hekime ve yardımcı personele zarar vermeden sökülebilmesi için oldukça detaylı önlemlerden oluşan SMART protokolünü oluşturmuş (Detaylarını ve dikkat edilmesi gereken noktaları bu yazımda anlatmıştım). Bu protokolü inceleyecek olursanız, hastanın cıvaya maruz kalabileceği bütün yolların hesap edildiğini ve buna karşı oldukça titiz tedbirlerin önerildiğini görebilirsiniz. 

Bütün bu önlemlere rağmen IAOMT, SMART protokolüne uyulsa bile asla cıvaya maruz kalınmaz gibi bir iddiada bulunamayacağımızı söylüyor. Akla şu soru gelebilir: Ağzında çok fazla amalgam dolgusu olan birinin her gün dolgulardan aldığı cıva mı daha fazladır yoksa önlem alınarak sökülse bile işlem sırasında maruz kalınabilecek olan cıva mı? Bu soruya cevap vermek güç. Bu, işlem sırasındaki bazı küçük detaylara (rubber-dam’in sızdırmazlığı sağlandı mı, dolgular büyük parçalar halinde mi çıktı, burnu tam kapatan bir oksijen maskesi kullanıldı mı vb.) ve sökümü yapılacak dolgu sayısına ve büyüklüğüne göre değişir büyük ihtimalle. Yine de işlem sırasında gelişebilecek herhangi bir aksaklık ihtimaline karşın, hamile ve emzirenlerde hiç amalgam sökümü yapmamak daha güvenli kabul edilebilir.

Hamile veya emziren birinde amalgam dolgulu bir dişe acil müdahale edilmesi gerekirse?

Elbette dişte, tedavisi ertelenemeyecek bir sorun gelişirse (amalgam dolgunun bir parçasının kırılması ve kalan parçanın yutulma riski olması gibi) hamilelik ve emzirme dönemlerinin bitmesi beklenemez. Bu durumda, yukarıda bahsettiğim SMART protokolünün titizlikle uygulanmasına ek olarak, işlemden itibaren 3-4 gün boyunca annenin sütünü sağıp atması, bunun için de işlemden önce bebeğe bu sürede yetecek kadar sütün sağılıp saklanması öneriliyor (Bu öneriler Chris Shade ve Andy Cutler gibi amalgamın zararları ve şelasyon yöntemleri üzerine çalışan araştırmacılara ait). Bu süre boyunca bebeği ya da artık meme bağımlısı olmuş bir ufaklığı emzirmemek çok güç biliyorum… Ama dişte ağrı gibi ertelenemeyecek bir durum varsa alınabilen bütün önlemleri alarak dolguyu sökmekten başka çare yok…

Şimdi gelelim hamilelikle ilgili ikinci konumuza…

Amalgam dolgular hamile kalmadan en geç ne kadar önce sökülmeli?

Bu konuya ilişkin farklı öneriler var. Örneğin cıva toksisitesi konusunda sadık bir hayran kitlesi olan kimyager Andy Cutler’a göre, ağızdaki amalgam dolgular tamamen çıkarıldıktan birkaç ay sonra, organlarda birikmiş olan cıva, atılmak üzere kana geçmeye başlıyor. Andy Cutler’a göre hamile kalmadan önce cıvanın atıldığı bu dönemin geçmesi beklenmeli ve bu da yaklaşık 18 ay sürüyor (12 ay şelasyon ve 6 ay bekleme dönemi).

Andy Cutler’ın bu iddiası doğru mudur bilmiyorum çünkü kendi yorumundan başka kaynak yok. Ancak tabi ki hamile kalmadan ne kadar uzun süre önce sökülürse o kadar iyi olacağını söylemek herhalde yanlış olmaz. 

Ama bazen bu kadar beklemeye vakti olmayan hastalarımız oluyor. Onlar amalgam dolguları söktürmeden hamile kalsalar daha mı iyi?

Kişisel fikrim, amalgam dolgularla hamile kalıp hem hamilelik hem de emzirme döneminde bebeği her gün dolgulardan gelen cıvaya maruz bırakmaktansa hamilelik öncesi dolgulardan kurtulmanın daha iyi olacağı yönünde. 

Söküm sonrasında, uzun dönemdeki kan ve idrar cıva değerlerini gösteren aşağıdaki çalışma bu fikri değerlendirmemize yardımcı olabilir (1)

Bu çalışmada amalgam dolgu sökümü sırasında bir grup hastaya ağızda lastik örtü (rubber dam) kullanılmış, diğer gruba ise lastik örtü olmadan söküm yapılmış. Lastik örtü, sadece çalışılan dişlerin açıkta kalmasını sağlıyor ve genel diş hekimliğinde dişlerin tükürük ve kan olmadan tedavi edilmesi için kullanılıyor. Amalgam dolgu sökümünde ise amalgam parçalarının yutulmasını engelliyor.  

 

Bahsettiğim çalışmada önlem olarak yalnızca lastik örtü uygulanmış, SMART protokolünün diğer önlemleri alınmamış (Bütün önlemlerin listesine şu sayfadan ulaşabilirsiniz). Söküm öncesinde, sökümden hemen sonra ve devamındaki 1 yıl içerisinde çeşitli zamanlarda hastalardan kan ve idrar örnekleri alınmış.

Kan seviyelerini gösteren aşağıdaki grafiği incelerseniz, lastik örtü kullanılmayan grupta diğer gruba göre cıva seviyesinde çok ciddi bir yükselme olduğunu görebilirsiniz. Sonrasında ise önlem alınanlarda yaklaşık 50 gün içinde, alınmayanlarda ise 50-100 gün arasında kan cıva seviyeleri amalgamların ağızda olduğu dönemdekinden aşağıya iniyor. Kısacası kandaki cıva seviyesinin ortalama 3 ay içerisinde başlangıçtakinden daha düşük ve stabil bir noktaya geldiğini söyleyebiliriz.

Düz çizgi lastik örtü kullanılanları, kesik çizgiler kullanılmayanları gösteriyor.

Bir kez civaya maruz kalındığında, şelasyonla kan seviyeleri azaltıldığı halde 17 yıl sonra bile hala dokularda cıvaya rastlandığını kadavra çalışmalarından biliyoruz (2). Bu yüzden hamilelik öncesindeki amaç, dokularda biriken cıvayı sıfırlamak değil, vücutta dolaşan cıvayı stabil hale getirmek aslında. 

Kandaki cıva seviyelerinin ne kadar sürede azaldığına dair başka bir örnek de 1970’lerde Irak’taki elim kazanın bulgularından geliyor. Irak’taki olayda, çiftçiler kendilerine ekmeleri için dağıtılan ve koruyucu olarak metil cıva içeren (!!!) buğday ve arpayı yemeye başlamışlar. Bundan birkaç ay sonra hastaneler ciddi sağlık sorunlarıyla gelen hastalarla dolmaya başlamış. 

Bu kaza sırasında yapılan bir çalışmada cıvanın kan seviyesinin yarılanması için gereken süre 40 ile 105 gün arasında bulunmuş (3).

Cıva konusunda çalışan başka bir araştırmacı olan Chris Shade’in referans gösterdiği (4) (ama orijinalini bulamadığım) çalışmaya göre ise hassas gruplarda bu süre 120 güne kadar çıkmış. (Bu sürelerin, kan seviyesinin tam olarak eski haline gelmesi için değil, başlangıçta ölçülen miktarın yarılanması için gereken süreler olduğunun altını çizmek istiyorum.) 

Sağdaki grafikte zehirlenenlerden bazılarında civanın kanda ölçülen yarılanma ömrünün 120 güne kadar çıkabildiği görülüyor.

Tabi bu tarz zehirlenmelerde cıva seviyeleri o kadar çok yükseliyor ki cıvanın yarısı vücuttan atıldığında bile kalan miktar hala çok yüksek oluyor. Yine de cıvanın vücuttan atılma süresini anlamamıza yardımcı olmaları açısından önemli örnekler. 

Bana kalırsa tüm bu bilgilere rağmen hala herkese önerilebilecek net bir süreden bahsedemeyiz.  Bu süre, maruz kalınan cıva miktarı, kişinin detoks sistemlerinin ne kadar iyi çalıştığı, destekleyici diyet ve yaşam tarzı müdahaleleriyle değişebilir. Bu yüzden bu sürenin kişiye özel olarak belirlenmesi daha doğru olabilir. Tek bir dolgusu olan, çok titiz bir şekilde bunu söktüren, belirgin sağlık sorunları olmayan biriyle, 8 tane dolgusu gelişigüzel sökülmüş, zaten halihazırda sağlık sorunlarıyla boğuşan birinin dolaşımlarındaki cıva seviyeleri aynı olmayacaktır. Hamilelik öncesinde dolgular sökülmeden önce ve sonra kan testleri yaptırıp değişimi gözlemlemek de mümkün olabilir. 

Özetle…

Bence amalgam dolgular ileride hamile kalma ihtimali olan bütün kadınlarda sökülmeli, yakın zamanda hamile kalmak isteyenlerde sökülüp en azından 3 ay kadar beklenmeli, hamile veya emzirenlerde ise ancak çok acil bir durum olursa sökülmeli. Tabi bütün hepsinde mutlaka cıvaya maruz kalmayı en aza indirecek şekilde önlemler alınmalı. Ve kişinin detoks sistemlerini destekleyecek bir diyet ve yaşam tarzı unutulmamalı…

Kaynaklar
  1. Ref. Berglund, A., & Molin, M. (1997). Mercury levels in plasma and urine after removal of all amalgam restorations: The effect of using rubber dams. Dental Materials, 13(5-6), 297–304. doi:10.1016/s0109-5641(97)80099-1 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/9823089
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/8793247
  3. Bakir, F., Damluji, S. F., Amin-Zaki, L., Murtadha, M., Khalidi, A., Al-Rawi, N. Y., … Doherty, R. A. (1973). Methylmercury Poisoning in Iraq. Science, 181(4096), 230–241. doi:10.1126/science.181.4096.230 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/4719063
  4. https://www.youtube.com/watch?v=20b7y9tTY3E&t=1360s

Terlemeyle Ağır Metalleri Atmak Mümkün mü?

Terleme, toksinleri atmak için iyi bir yöntem olarak bilinir ve detoks için genel tavsiyeler arasında sayılır. Pekiyi konu ağır metallere gelince terleme ne kadar etkili? Benim gibi yuvarlak laflar duyduğunda “Acaba binlerce kez tekrar edildiği için mi doğru kabul ediyoruz, yoksa gerçekten böyle mi?” diye düşünenlerdenseniz, terlemeyle ilgili araştırmalardan bahsedeceğim bu yazım ilginizi çekebilir. Bu yazıyı geçenlerde greenmedinfo.com sitesinde, kurucusu Sayer Ji’nin yazdığı bir yazı üzerine yazdım. Ancak o, yazısında, terlemenin yalnızca vücut sıcaklığını ayarlamaya yaramadığını, toksinleri de atmada önemli olduğunu vurgularken, ben yazının kaynakçasından ulaştığım ve birçok araştırmayı derlemiş olan bir çalışmadan dikkatimi çeken noktaları paylaştım.

Özetle

Çalışmalardaki bireylerde terlemeyle atılan ağır metallerin miktarı, genel olarak, idrar ve kanlarında tespit edilen ağır metal miktarlarından daha fazla bulunmuş. Hatta bazı bireylerde terde ağır metal tespit edilirken kanda ya da idrarda tespit edilememiş. Katılanları terletmek için egzersiz, sauna ya da terlemeyi uyarıcı ilaçlar kullanılmış.

 

Bu arada Sayer Ji, yazısında, plastiklerde bulunan ve birçok sağlık sorunuyla ilişkisi olan bisfenol-A (BPA) ve fitalatların da terdeki ölçümlerinin, idrar ve kan serumundaki miktarlarından daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalara yer vermiş. Hatta burada da bazı katılımcılarda idrarda veya kanda bu maddeler tespit edilemezken terde tespit edilmiş. Yani ter, bu maddeler için de iyi bir atılım yöntemi olabilir.

Şimdi ağır metallere dönelim. Civa, kurşun, kadmiyum ve arseniğin ölçüldüğü 20’den fazla çalışmayı içeren bir analizden dikkatimi çeken çalışmaların sonuçları şu şekilde (2):

Civa:

  • Kanada’da yapılan, 10 sağlıklı, 10 da kronik sorunları olan bireyin incelendiği çalışmada ortalama kan, idrar ve ter civa miktarları, terde bir parça yüksek olsa da birbirine yakın çıkmış diyebiliriz (sırasıyla 0.61, 0.65, 0.86 mcg/L). Ancak her üç örneğinde de civa tespit edilen kişilerin sayısı 16 iken, geri kalan 4 kişide yalnızca terde civa görülmüş. Yani bu kişilerde teşhis amaçlı kan ve idrar civa testleri yapılsaydı, sonuç negatif çıkacağı için vücutlarında civa olmadığı düşünülecekti.
  • 1978’de paylaşılan bir vakada, 13 yıl boyunca termometre üreten bir yerde çalışarak günde bir saat civa buharına maruz kalan bir işçinin tedavisi anlatılmış. Son 6 ayında artık iş göremez duruma gelen hastaya, önce iki ay boyunca çeşitli şelasyon ajanları verilmiş. Ardından da birkaç ay boyunca hergün terleme ve fizyoterapi seansları uygulanmış. Tedavi boyunca terde civa atıldığı yapılan ölçümlerle görülmüş. Tedavi sonunda ise, hastada herhangi bir yan etki oluşmadan, kan, idrar ve terde ölçülen civa miktarları normal seviyelere inmiş (3).

Kurşun:

  • Yukarıda bahsettiğim Kanada çalışmasında, ter, kan ve idrardaki kurşun miktarları ortalama olarak şöyle bulunmuş: 31, 0.12, 1.8 mcg/L. Burada terde atılan miktarın oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Bütün katılımcılarda kurşun her üç örnekte de tespit edilmiş. Kurşun her yerde!
  • 1991’de İngiltere’de çok ilginç bir çalışma yapılmış. İki gönüllü toplamda 20mg olmak üzere 1 veya 2 kez kurşun klorür içmişler! Bu nasıl bir bilim aşkıdır? Veya doktoralarını tamamlamak için zehir içmeye bile razı iki araştırmacı mıydı bunlar? Bunları bilemiyoruz… Ama sonuç olarak akut dönemde ölçülen bu kurşun bileşiği bu defa terde fazla atılmamış. Kurşunu içtikten sonraki 4. saatte kanda en yüksek seviyesine ulaşmış. Ilk 24 saatte bu yüksek seviyesini korumuş ve sonraki birkaç hafta içinde yavaş yavaş düşüş göstermiş. İdrarda da buna paralel miktarlar tespit edilmiş. Bu çalışma o kadar ilgimi çekti ki açıp okudum ve bunun aslında ilk olmadığını gördüm! Birçok başka çalışma daha varmış. Bunlardan birinde, bir araştırmacı, 16 -başlangıçta- sağlıklı deneğe nikel içirmiş! Ve sonrasında terde anlamlı bir atılım görememiş. Kanda ve idrardaki nikelde artış olduğu halde… Bizim kurşun içiren araştırmacılar, daha önceki başka çalışmaları da hesaba katarak bunlardan şu sonucu çıkarmışlar: Bu tip ağır metaller akut safhada dokulara henüz geçiş yapmadığı için kan ve idrarda daha fazla görülüyor. Kronik olarak maruz kalındığında ise dokularda birikim artıyor ve dolayısıyla terle atılımları da artıyor (4).
  • 1986’da Almanya’da yapılan çalışmada, aerobik dayanıklılık antrenmanlarıyla (kürek çekme) atılan kurşun miktarı, daha kısa süreli ama daha yoğun antrenmanla (bisiklet sürme) atılan kurşun miktarından daha fazla bulunmuş (değerler kanda ölçülmüş). Yani bu çalışmaya göre daha uzun süre boyunca terlemek, daha kısa sürede aynı (veya daha fazla?) oranda terlemekten daha avantajlı olabilir.

Kadmiyum:

  • Kanada’da, yukarıda bahsettiğim çalışmada, katılanların sadece üçünde kan, idrar ve ter olmak üzere bütün örneklerde kadmiyum tespit edilebilirken, 17’sinde ise terde kadmiyum görülmüş. Yani ter, kadmiyum tespiti için iyi bir yöntem olabilir. Tespit edilen ortalama miktarlara bakıldığında ise kadmiyumun terle diğer yollara göre daha iyi atıldığı görülüyor. Kan, idrar ve terdeki ortalama miktarlar, sırasıyla: 0.03, 0.28, 5.7 mcg/L.
  • ABD’de 28 öğretim görevlisinin gönüllü olduğu çalışmada terde tespit edilen kadmiyum miktarı 11-200mcg/L arasında değişirken, idrarda ise 0-67mcg/L arasındaymış. Terlerinde fazla kadmiyum olanların idrarında da fazla kadmiyum olması gibi bir durum çıkmamış ortaya. Buradan da tek başına yapılan bir idrar testinin her zaman vücuttaki durumu yansıtmayacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Arsenik:

  • Bangladeş’te arsenik zehirlenmesi geçiren ve cilt belirtileri gösteren bir grup, içme suyunda arseniğe maruz kalan başka bir grup ve hiç arseniğe maruz kalmayan üçüncü bir grup karşılaştırılmış. Bekleneceği üzere arseniğe maruz kalanlarda terdeki arsenik miktarı, maruz kalmayanlardan birkaç kat fazla bulunmuş. Arsenik zehirlenmesi grubuyla içme suyundan arsenik alanlar arasında herhangi bir fark görülmemiş. Acaba terde atılabilecek maksimum bir arsenik miktarı mı var, yoksa içme suyuyla alınan arsenik de belki uzun döneme yayıldığı için cilt belirtilerine yol açmasa da çok mu yüksekti diye merak ettim açıkçası…  Burada bildiklerimizi onaylayan başka bir bilgi de, arsenikle birlikte çinko ve E vitaminin de atıldığının görülmesi. Bu, diğer ağır metallerde olduğu gibi, arsenik toksisitelerinde de bu vitamin ve minerallere olan ihtiyacımızın arttığını gösteriyor.
  • Yine Kanada’daki çalışmada, 20 katılımcının 17’sinde arsenik tespit edilmiş. Bu defa en fazla arsenik idrarda ölçülmüş. ( Ortalama miktarlar idrar, ter ve kanda sırasıyla 37mcg/L, 3.1mcg/L, 2.5mcg/L)

Bu bulgulardan bence iki önemli sonuç çıkarabiliriz:

Birincisi; egzersiz, sauna veya başka bir yolla terlemeyi rutin olarak uygulamak, zaman içerisinde vücut ağır metal yükünü sandığımızdan daha fazla azaltabilir. Yazının başında da söylediğim gibi  “Terlemek toksinleri atar,” deriz ama ağır metal şüphesi duyduğumuzda ilk aklımıza gelen detoks yöntemi genelde şelasyon ajanları ya da takviyeler almak olur. Bu ajanlarla atılan metal miktarını terle atılan miktarla kıyaslayamam ama bu tarz ilaçların en hafiflerinin, en bitkisel olanlarının bile yan etkileri olabiliyor. Bu yüzden dokuda biriken ağır metali kana geçirip atmaya çalışmakla kıyaslandığında terlemek bana daha güvenli bir yöntem gibi geliyor. Dediğim gibi etkinliklerini kıyaslayamam ama en azından diğer yöntemlere ek olarak uygulanması işleri hızlandırabilir görüşündeyim.

Çıkarabileceğimiz ikinci sonuç ise ter testlerinin, vücut birikimini ölçmede genelde pek işe yaramayan kan ve idrar testlerine yeni bir alternatif olabilecek olması. Bu yükü ölçmede kullanılan saç, eritrosit, hücre içi spektrofotometre analizleri (oligoscan, zell-check) gibi başka testler de var. Saç testleri idrar ve kana göre daha güvenilir bulunsa da bazen direkt olarak durumu yansıtmayabiliyor ve mineral oranlarından yorum yapmak gerekebiliyor. Zell-check ise çok pratik bir test olsa da bazı araştırmacılar tarafından doğru olmadığı yönünde eleştiriliyor (5) (6). Kısacası vücuttaki ağır metal yükünü tam olarak anlamak için henüz herkesin geçerli gördüğü bir yöntem bulunabilmiş değil. Bu yüzden terdeki miktarın ölçülmesi de başvurabileceğimiz başka bir yöntem olabilir.

Terleyemiyorsanız…

Kalıtsal ya da sonradan gelişen, ter bezlerine, cilde veya sinirlere hasar veren bir rahatsızlığınız yoksa terleyememe zaman içinde düzelebilir. Özellikle de toksinlere maruz kalan insanlarda, otonom sinir sisteminin vücut ısısını dengeleyici özelliği azalabildiği için terlemenin de zorlaşabileceği belirtilmiş(2). Bunu düzenleyebilmek için beslenme ve gıda takviyeleri yardımıyla biyokimyasal süreçlerin düzeltilmesi, ayrıca lenf drenajını uyarıcı yöntemler ve sauna öncesi egzersiz önerilmiş (2). Lenf drenajını uyaran yöntemlere örnek olarak masaj, kuru fırçalama, trombolinde zıplama ve her türlü başka egzersizi gösterebiliriz. Daha önce düzenli egzersiz yapan biri değilseniz, ilk antrenmanınızda çok iyi sonuç almayı beklemeyin. Daha uzun süredir düzenli egzersiz yapanların daha iyi terleyebildikleri görülmüş. Bu yüzden vücuda uyum sağlaması için biraz zaman vermek gerekiyor… Ve tabi bol su içmek de terlemenin başka bir püf noktası. Bol su içip egzersiz konusunda ısrarcı olduğunuzda yavaş yavaş daha kolay terleyebildiğinizi göreceksiniz. Terlediğinizde artan mineral atılımını telafi edebilmek için beslenmenize de özen göstermeniz gerektiğini de küçük bir hatırlatma olarak yazayım.

Fırçasız, Macunsuz, Taş Devrinde Ağız Sağlığı

2007 yılında İsviçre Ulusal Televizyonu, Zürih ve Bern Üniversitelerinden akademisyenlerle iletişime geçerek, 1 ay boyunca, korunmaya alınmış bir doğal yaşam bölgesinde, yapay bir taş devri ortamında yaşayacak olan 10 gönüllüyü gözlemlemelerini istemiş (1). Katılımcı grup, anne, baba ve birer çocuktan oluşan iki aile ve iki genç erkek bireyden oluşuyormuş. Barınma, giyinme ve beslenme konusunda İsviçre’deki arkeolojik bulgulardan faydalanılarak MÖ 4000-3500 yılları arasında bu bölgede var olan koşullar olabildiğince taklit edilmeye çalışılmış. Yiyecek olarak yalnızca işlenmemiş arpa, bölgeye özgü buğday türleri, biraz tuz, yabani otlar, bal, süt ve yerel olarak yetişen keçi ve tavuk stokları varmış. Ve bu stok tam olarak 4 haftalık bir beslenme ihtiyacını karşılamayacağı için katılımcılar doğadan meyve ve yenebilen bitkiler toplamak ve ağları olmadan balık tutmak gibi yöntemlere başvurmak zorundalarmış. Ayrıca rafine şekere erişimleri yokmuş. Modern mutfak gereçleri ve ocakları da yokmuş ve kendi ateşlerini kendileri yakmak zorundalarmış.

Deneyde tüm beden sağlığıyla ilgili bulguların öncesi sonrası değerlendirilmiş ama benim bu yazıda sizlerle paylaşmak istediğim kısmı ağız diş sağlığı bulguları. Çünkü bence deneyin en ilginç kısımlarından biri, katılımcıların bir ay boyunca hiç diş fırçası, diş macunu, diş ipi veya benzeri modern bir diş temizleme aracına erişimi olmaması! Araştırmacılar katılanlara dişlerini nasıl temizlemeleri gerektiği hakkında hiçbir yönlendirmede de bulunmamışlar. Ağaç dalları veya başka doğal malzemeleri kullanmalarına yasak yokmuş. Sizce bir ayın sonunda diş sağlıkları ne hale gelmiş olabilir? Bir ay boyunca dişlerinizi fırçalamadığınızı düşünebiliyor musunuz?

Katılanlara ağız içi ve dışı muayeneler yapılmış. Diş ve dişetlerinin birleşim yerlerindeki boşlukların (dişeti ceplerinin) derinlikleri ölçülmüş. Bu derinliğin artması dişeti iltihabına ve ilerleyen aşamalarda dişi tutan kemikte yıkım olduğuna işaret eder. Katılanların ağızlarının iki farklı bölgesindeki plak miktarları da belli bir standart ölçme sistemine göre kaydedilmiş, yani plak indeksleri alınmış. Dişlerin üzerinde biriken plak, yiyecek artıkları, mikroorganizmalar ve tükürük elemanlarının oluşturduğu bir tabakadır ve çürük ve diştaşı oluşumuyla ilişkinlendirilir. Bunun dışında katılımcıların dişeti sağlıkları yine standart bir ölçme sistemine göre ölçülerek kaydedilmiş, kısaca gingival indeksleri alınmış. Dişetlerinin kolayca kanayıp kanamaması, ödemli ve kırmızı olup olmaması dişeti sağlığının ne durumda olduğunu gösteren başlıca özelliklerdir. Ayrıca dilden, dişlerinin üzerinden ve yukarıda bahsettiğim dişle dişeti arasındaki oluklardan örnekler alınarak mikrobiyolojik olarak incelenmiş.

Bir ay sonunda ne olmuş?

Bir ay boyunca tabi ki hiç dişlerini fırçalayamayan katılımcıların plak indeksleri artmış, yani dişlerinin çevresindeki plak birikimi ilk halinden daha fazlaymış. Ama bu artışla birlikte görülmesi beklenen dişeti iltihabı bulgularına rastlanmamış. Hatta 4 haftanın sonunda “sondalamada kanama” %34.8’den %12.6’ya düşmüş! Sondalamada kanama olması dişetlerinin sağlıklı ve sıkı olmadığını, iltihaplı ve hassas olduğunu gösterir. Bir ay boyunca hiç dişlerini fırçalamadıkları halde katılımcılarda bu indeks ciddi şekilde düşüş göstermiş. Dişetleri daha dirençli hale gelmiş. Diğer değerlerde ise kötüleşme değil çok küçük oranlarda da olsa iyileşmeler olmuş.

Mikrobiyolojik olarak incelendiğinde, hem diş çevresinde hem de dildeki bakteri sayılarında artış görülmüş ama diş çürüğü ve dişeti hastalıklarıyla ilişkilendirilen patolojik türlerde artış gözlemlenmemiş. Daha fazla bakteri olması klinik olarak dişeti iltihabı bulgularına yol açmamış. Demek ki bu yeni beslenme şekline göre şekillenen ekosistem, konağa da zarar vermeyecek bir denge yakalamayı başarmış.

Bu bulgular ne anlama geliyor olabilir?

Daha önceden Weston Price’ın çalışmalarına aşina olanlar için bu sonuçlar aslında çok da sürpriz değil. Weston Price, 1870-1940 yılları arasında yaşamış, diş çürüğü ve çapraşık dişlerin sebebini araştırmak için, modernleşmemiş ve dünyadan izole bir şekilde yaşayan toplumları gözlemlemek üzere dünyayı dolaşmış bir diş hekimi. Birçok bölgeden farklı kabileler üzerinde yaptığı gözlemler sonucunda, kendi geleneksel beslenme şekilleriyle beslenen bu toplumların diş çürüğü ve çapraşık dişlerinin olmadığını, çenelerinin çok daha iyi geliştiğini, ayrıca vücutlarının da daha dayanıklı ve hastalıklara karşı daha dirençli olduğunu görmüş. Bu toplumlardan çıkıp modern bir hayatı benimseyen üyelerde ise bu özelliklerin kaybolduğunu gözlemlemiş. Weston Price’a göre bu geleneksel diyetlerin ortak özellikleri, günümüz beslenme şekline göre 4 kat daha fazla kalsiyum ve diğer mineralleri ve en az 10 kat daha fazla yağda çözünen vitaminleri içermeleriymiş (2).

İsviçre’deki araştırmada tabi ki dişlerin ve çenelerin gelişimini etkileyebilecek kadar uzun bir zaman diliminden söz edemeyiz. Ancak işlenmiş şeker ve başka hazır gıdaları içermeyen ve bölgenin en eski beslenme şeklini yansıtan bir diyetin dişeti sağlığına olumlu katkılarının olması, Weston Price’ın bulguları ışığında değerlendirildiğinde gayet normal. Ayrıca işlenmiş karbonhidratların ağız sağlığı üzerindeki etkilerine dair daha birçok çalışma bulunuyor. Bununla birlikte araştırmacılar sonucun böyle olmasında, katılımcıların diyetlerindeki bal, meyve ve tahılların antibakteriyel, antiviral ve antifungal özelliklerinin ve yedikleri mantarların immün sistemi değiştirici etkilerinin payı olabileceğini vurgulamışlar.

Bana kalırsa katılımcıların yaşadıkları değişimi yalnızca diyet açısından da değerlendirmemeliyiz. Gün ışığına maruz kalmaları, gündüz yiyecek toplamak için hareket etmek ve doğada vakit geçirmek zorunda olmaları, gece olduğunda sirkadyen ritimlerini bozacak ekranlara sahip olmamaları, uyku düzenlerinin ister istemez doğal ritimlerini düzenleyecek şekilde olması vücutlarındaki birçok biyokimyasal olayı düzene sokmuş olmalı. Doğru zamanda sindirim enzimleri, kortizol, insülin, melatonin vb. hormonları, safra salgıları salgılandı. Yiyeceklerinde kimyasal ilaçlar değil, doğal probiyotik canlılar vardı. Belki farklı bir ortamda olmanın verdiği bir stres oluştu ama bu büyük ihtimalle günlük yaşantımız içerisinde farkında olmadan sürekli yaşadığımız kronik stres gibi değildi. Bütün bu etkenler de dişeti sağlıklarında gördüğümüz olumlu değişikliklerde dolaylı yoldan da olsa bir paya sahip olabilir.

O halde diş fırçalamak önemsiz mi?

Bu yazdıklarımdan, eğer tamamen doğal bir diyetle besleniyorsanız dişlerinizi fırçalamanıza gerek yok sonucunun çıkarılmasını tabi ki istemem. Günümüzde diş fırçası ve diş ipi gibi lükslerimiz varken bunları elbette kullanacağız. Ancak belki gerçekten çok saf beslenen biri hiç diş macunu kullanmamayı düşünebilir. Yani bence amacımız plağı ortadan kaldırmak ancak sağlıklı bir flora varsa bunu rahatsız etmemek olmalı.

Zaten diş macunu kullanımının herhangi bir fayda sağlayıp sağlamadığına dair yapılan birçok çalışmada da böyle bir faydası olmadığı sonucuna ulaşılmış (3). Bu yüzden, “Aktif karbonlu mu olsun, bentonitli mi?” tartışmasını artık bir kenara bırakalım diyorum.

Sağlıklı ağız, diş ve çene gelişimi ve bunun korunması için fırça ve macundan çok, beslenme ve hayat tarzımızın ilk sıraya oturması gerekiyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, ağız sağlığımız fırçamızın tasarımı kötü olduğu veya yanlış macunu kullandığımız için bozulmuyor. Diş ve dişetlerimize zarar verecek bir ortamın oluşmasını beslenme şeklimizle destekleyen bizler oluyoruz ve fırçayla macun yalnızca bu ortamla baş etmek için kullandığımız yöntemler oluyor. Yani bir yandan sandalda delikler açıyoruz, bir yandan da suyu boşaltmaya çalışıyoruz.

Beslenmeye bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Örneğin sadece şeker yememek de yetmiyor maalesef. Birçok anne, sırf evde yaptığı için kekin böreğin zararlı olmadığını düşünüyor (çocukları çürüklerle dolu gelen annelerden biliyorum). Aynı şekilde okullarda da maalesef çocuklar en iyi ihtimalle haftada birkaç kez bu tarz gıdalar yiyorlar. Ve asıl ihtiyaç duydukları besin değeri yüksek gıdaları çoğu zaman yeterince alamıyorlar. Sonra da çürüğe eğilimleri var diye koruyucu önlem(!) olarak florlanıyorlar.

Sanırım başka bir yazıda Weston Price’ın bulgularını daha detaylı inceleyip sağlıklı ağız ve çene gelişimi için önerdiği beslenme şeklinden bahsetmek yerinde olacaktır.

Her zaman olduğu gibi yorum ve sorularınızı bekliyor olacağım…

Antibiyotik sonrası probiyotik kullanımı yanlış mı?

Eylül 2018 tarihli çok yeni bir çalışma yine kafalarımızı karıştırdı! Probiyotiklerin önemini anlamış birçok doktor artık antibiyotik kullanımı sırasında veya sonrasında probiyotik kullanılmasını da öneriyor. Özellikle de çocukluk döneminde kullanılan antibiyotikler ileride obezite, allerji, otoimmün hastalıklar, iltihabi bağırsak hastalıkları gibi durumların gelişmesine zemin hazırlayabiliyorlar. Bu yüzden probiyotiklerle, antibiyotiklerin yok ettiği faydalı bakteri mikrobiyomunu olabildiğince yeniden inşa etmeye çalışılıyor. Antibiyotiklere bağlı gelişen başka bir sorun da antibiyotik ishali ve probiyotikler fırsatçı patojenlerin yaratabileceği bu durumu engellemek ve düzeltmek için de kullanılıyor.

Bahsettiğim bu yeni çalışma ise antibiyotik sonrası probiyotik kullanımının, mikrobiyomu yeniden inşaa etmede faydadan çok zarar getirebileceğini göstermiş!

Cell’de yayınlanan çalışma, hem fareler hem insanlar üzerinde yapılmış. Deneklere antibiyotik verildikten sonra gruplar üçe ayrılmış: antibiyotik sonrası herhangi bir işlem yapılmayanlar, probiyotik verilenler, bireylerin kendinden işlem öncesi alınan dışkı nakline tabi tutulanlar.

Farelerde yapılan kısmı anlatmıyorum ancak sonuçların hemen hemen benzer olduğunu söyleyebilirim. Şimdi insanlar üzerinde yapılan kısma geçelim.

Nasıl yapılmış?

Normalde probiyotik kullanmayan 21 sağlıklı gönüllüye 7 gün süreyle, geniş spektrumlu (birçok türe karşı etkili) antibiyotikler olan siprofloksasin ve metronidazol grubu antibiyotikler kullandırılmış (zavallı gönüllüler diyorum!).

Katılımcılardan 7’si bu süre sonunda sadece gözlenmiş. 6’sı antibiyotik öncesi kendilerinden alınan dışkı kullanılarak dışkı nakline (aFMT – otolog fekal mikrobiyota transferi) tabi tutulmuş. 8’i ise 4 hafta boyunca günde 2 kez, 11 bakteri suşundan (alt türlerden) oluşan ticari bir probiyotik kullanmış. Merak edenler için bu suşlar: Lactobacillus acidophilus, L. casei, L. casei sbsp. paracasei, L. plantarum, L. rhamnosus, Bifidobacterium longum, B. bifidum, B. breve, B. longum sbsp. infantis, Lactococcus lactis ve Streptococcus thermophilus.

Bütün katılımcılara antibiyotik kullanımından hemen sonra ve 3 hafta sonra iki kez derin endoskopi ve kolonoskopi yapılmış. 6 ay boyunca birçok kez dışkı örnekleri ve mide ve bağırsakların farklı bölgelerinden birçok biyopsi örnekleri alınmış. Bu örnekler bakteri sayısı, çeşitliliği, bakterilerin hangi biyokimyasal süreçlere katkısı olduğu ve hangi epigenetik değişikliklerde rol oynadıkları gibi soruları araştırmada kullanılmış. Kısacası, kişi sayısı fazla olmasa da oldukça kapsamlı ve çok yönlü bir araştırma yapılmış.

Sonuçlar:

Bekleneceği gibi antibiyotik kullanımı, dışkı mikrobiyomunda yaygın bir azalmaya sebep olmuş. Mikroorganizma çeşitliliği de antibiyotikten payını almış tabi.

Antibiyotik sonrası probiyotik kullananlarda dışkıda görülen mikroorganizma sayısı diğerlerine göre daha fazla artış göstermiş. Ama bu istediğimiz sonucu vermiş mi? Maalesef hayır…

Araştırmacılar çalışma sırasında alınan dışkılardaki türleri, antibiyotik kullanımı öncesindeki türlerle kıyaslamışlar ve bu kıyaslamayı özel bir indeksle sayısal hale getirmişler. Bu indekse göre antibiyotik kullanımı sonrası durumla, başlangıç durumu arasındaki farklılık üç kattan fazlaymış. Yani antibiyotik kullanımı mikrobiyotayı oldukça değiştirmiş.

  • aFMT (kendilerinden alınan dışkı nakli) yapılanlarda antibiyotikten hemen sonraki günde başlangıç durumundan farklılık neredeyse tamamen yok olmuş.
  • Hiçbir şey yapılmayanlarda bu farklılık 21 gün sonra neredeyse yok olmuş (ama aFMT’deki kadar iyi seviyeye gelmemiş).
  • Probiyotik verilenlerde ise manzara 28 gün sonra bile başlangıç durumuna dönememiş. 180. Günde bile bu gruptaki bütün dışkılar ilk hallerinden farklıymış.

Görülen türler arasındaki farklılık yalnızca alınan probiyotiklerle de açıklanamıyormuş çünkü probiyotik çeşitleri analizden çıkarılsa bile bu fark yok olmuyormuş. Probiyotikler antibiyotikle bozulmuş bağırsağı yeniden kolonize etmeyi başarmışlar başarmasına ama ortaya çıkan tablo, antibiyotik öncesi hakim olan durumdan çok farklıymış.

Bu arada aFMT ile tamamen eski haline dönen 3 grup, kendi haline bırakılanlarda geri gelmemiş. Bu gruplar: Alistipes shahii, Roseburia intestinalis, and Coprococcus. Bunlardan Roseburia intestinalis, gözüme oldukça tanıdık geldiği için bu bilgiyi paylaşmak istedim. Antibiyotik kullanımı sonrası hemen hemen eski haline gelmeyi başaran bir grupta bile bu türün geri gelmemesi bana kalırsa oldukça önemli. Kendisi bağırsaktaki bütirat üretimini sağlayan ve bağırsağı koruyan müsin tabakasında bulunan bir bakteri. Bu yüzden bağırsak sağlığı için büyük öneme sahip (2). (Diğer türlerin de benzer görevleri olabilir, ben henüz araştırmadım.) Müsin tabakasının yok olmasının nasıl bir kısır döngüye sebep olabildiğiyle ilgili bir yazı yazmıştım daha önce. Adeta salgın haline gelen bütün kronik sorunlarda bağırsak sağlığının bozulduğu ve neredeyse her birimizin hayatının bir döneminde antibiyotik kullandığı düşünülürse, bu bakteri türünün kayboluşunun önemi daha iyi anlaşılabilir bence.

Çalışmaya dönecek olursak… Yalnızca türler arasındaki farklılık değil, görülen türlerin sayısı da probiyotik alanlarda oldukça düşük kalmış ve 5 aya varan süre boyunca eski haline veya diğer gruplardaki sayıya yaklaşamamış. Yine aFMT alanlarda ve kendi haline bırakılanlarda bu sayı 1-2 günde eski haline yaklaşmış.

Mikroorganizmaların rol oynadığı biyokimyasal süreçler açısından yapılan değerlendirmede de en iyi sonuçlar, aFMT ve kendi haline bırakılanlarda elde edilmiş. Probiyotik alanlarda ise özellikle metabolizma ile alakalı işlevlerde eksiklikler tespit edilmiş. En büyük uyumsuzluk da galaktoz metabolizmasında olmuş. Bu durumun ise laktat üretimine yol açarak bazı türlerin baskılanmasına sebep olabileceği düşünülüyor.

Yukarıda bahsettiğim gibi, araştırmacılar incelemelerinde yalnızca dışkı testlerine bağlı kalmamışlar çünkü dışkıdaki durumun her zaman bağırsağın içindeki durumu yansıtmayabileceğini biliyoruz. Bu yüzden bağırsak mukozasını ve lümenini de incelemişler. Ve bu incelemelerde de yine benzer bir tabloyla karşılaşmışlar.

Türlerin antibiyotik öncesi duruma benzerliği açısından, tür sayısının fazlalığı açısından ve biyokimyasal yolaklar açısından yapılan bütün değerlendirmelerde en iyi sonuçlar aFMT ile alınmış, kendi haline bırakılanlar aFMT’ye yakın bir başarı elde etmiş, probiyotik alanlar ise başlangıç durumundan oldukça uzakta kalmışlar.

Gastrointestinal sistemin farklı yerlerinden alınan biyopsiler üzerinde genetik dizilim analizleri de yapılmış. Antibiyotikten hemen sonra yapılan analizde transkripsiyonel manzaranın oldukça değiştiği, yani antibiyotiklerin genetik dışavurumumuzu (genlerimizde yazılı olan kodun nasıl dışarı yansıtılacağını) ciddi olarak değiştirdiği görülmüş. Antibiyotikten 3 hafta sonra yapılan ikinci analizde ise önceki sonuçlarda olduğu gibi aFMT ve kendi haline bırakılanlarda manzara eski haline yaklaşmayı başarırken, probiyotik alanlarda başlangıç noktasına dönüş olmamış. Probiyotik alanlarda özellikle iltihabi yanıtla ilgili genlerde artan aktivite görülmüş ve bunun da yerli floranın çoğalmasını engelleyen durumlardan biri olabileceği yorumu yapılmış.

Araştırmacılar çalışmanın sonuna adeta bir bonus deney daha eklemişler ve sorularımıza yanıt olabilecek bazı sonuçlar elde etmişler.

Kullandıkları probiyotikleri alıp 4 farklı türden birinin çoğalmasını teşvik edecek, birbirinden ayrı 4 besiyerine eklemişler. Bu türler Laktobasiller, Bifidobakteriler, Laktokokkuslar ve Streptokokkuslarmış. 24 saat sonra probiyotiklerin etrafında oluşan maddeyi antibiyotik kullanmamış birinden alınan dışkının anaerob kültürlerine eklemişler. Ve laktobasillerin daha fazla ürediği kaptan alınan maddenin, dışkıda bulunan doğal bakterileri en fazla rahatsız eden madde olduğunu görmüşler. Yani laktobasillerin ürettikleri metabolik ürünler, hem bağırsak sakinlerinin çeşitliliğini bozmuş hem de sayılarını azaltmış. Bu deneyde özellikle de Prevotella ve Clostridiale’lerin sayısında azalma olmuş; tıpkı insan ve fare deneylerinde olduğu gibi…

Buradan da anlaşılabileceği gibi bu negatif sonuçlara yol açan şey deneklere kullandırılan probiyotik mikroorganizmaların türleri olabilir. Farklı mikroorganizmalar ve farklı kombinasyonlar kullanılması durumunda bu kötü sonuçlar alınmayabilir. Örneğin S. boulardi gibi mayalar veya toprak bazlı probiyotikler nasıl sonuçlar verirdi görmek isterdim. Ayrıca kullanılan antibiyotikler değiştirildiğinde de farklı sonuçlarla karşılaşılabilir.

Bu arada, bu çalışmada alınan sonuçlar, yakın zamanda antibiyotik almamış ve mikrobiotası bu kadar azalmamış insanlar için geçerli olmayacaktır. Yani normalde probiyotik almak mikrobiotamıza zarar verir çıkarımını yapmamalıyız.

Bence bu çalışmadaki en güzel bulgu ise aFMT ile başlangıçtaki mikrobiotaya neredeyse tamamen geri dönülebilmesi. Daha fazla sayıda insanda yapılacak deneylerle veya antibiyotik alması gereken insanlardaki klinik çalışmalarla benzer sonuçlar elde ediliyor mu diye görülmesi gerek elbette. Ama ileride rutin olarak uygulamaya geçmesinin büyük faydasını görebileceğimize inanıyorum.

Lütfen yorum veya sorularınızı yazmaktan çekinmeyin. Paylaşarak yazımın daha çok insana ulaşmasına yardımcı olursanız mutlu olurum!

Kaynaklar
  1. Suez, J., Zmora, N., Zilberman-Schapira, G., Mor, U., Dori-Bachash, M., Bashiardes, S., … Elinav, E. (2018). Post-Antibiotic Gut Mucosal Microbiome Reconstitution Is Impaired by Probiotics and Improved by Autologous FMT. Cell, 174(6), 1406–1423.e16. doi:10.1016/j.cell.2018.08.047 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/30193113
  2. https://www.futuremedicine.com/doi/full/10.2217/fmb-2016-0130
  3. https://ngmedicine.com/are-probiotics-useless-a-microbiome-researchers-perspective/